Cumhuriyet Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhuriyet Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2016 Salı

Bedeli Çanakkale'de ödenecektir!


Birinci Dünya Savaşı esnasında garbın ve şarkın en çetin güçleriyle savaşmak zorunda kaldık. Dünya üzerine doğan bu son güneşin, son dinin son koruyucusunun evlatları vatanları, dinleri için kanlarının ve canlarının son demine dek birçok cephede aynı anda birçok düşmanla savaştılar. Kimi zaman gırtlak gırtlağa, kimi zaman süngü süngüye... Bu cephelerden biri var ki, herkesin gözü onda, yüreği onda. Nefesler tutulmuş, savaş başladı, başlayacak. Osmanlı diyarında gençler sıra sıra dizilmiş. Eli silah tutanlar Trablusgarp’ta, Şam’da, Yemen’de çoktan yerini almış. Kaderinde şehitlik mertebesi olanlar çoktan mertebelerine kavuşmuş. Sıra gelmiş gönüllülere. Kimi mektepte, kimi medresede talebe. Çoğu henüz çocuk, çoğunun boyu silahından kısa. Ama hepsi sabırsız, hepsinin çakmak çakmak gözleri. Bir şeyler yapmak istiyorlar ve ölmek, vatanları için ölmek…

Gönüllülerin kaydedildiği sırada bekleyenlerden biri de Mekteb-i Sultânî talebelerinden Mehmed Muzaffer. Üç aylık talimden sonra artık cephedeki yerini almaya hazır hale gelen Mehmed Muzaffer, Mart 1916’da zabit namzedi olarak Çanakkale’ye gönderilir. O, Çanakkale’ye vardığında İngilizler ve Fransızlar tarihlerine bir tokat gibi inen o büyük yenilgilerini almışlar, kaçıp gitmişlerdir.

İmroz ve Bozcaada’da üs kuran düşman, tayyareleri ve gemilerindeki uzak menzilli toplarıyla ara sıra yoklasa da, o gırtlak gırtlağa çarpışılan sekiz ay çoktan geçmiştir. Çanakkale’deki Osmanlı birlikleri ise Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevk edilecektir. Birlikler hazırlanmak ve noksanlarını gidermek üzere emir almışlardır. Mehmed Muzaffer’in bulunduğu birliğin kamyon ve otomobil lastiği ile birtakım malzemeye ihtiyacı vardır. Bu tür ihtiyaçlar ancak İstanbul’dan sağlanabilmektedir. İhtiyaçların giderilebilmesi için askerlerden birinin İstanbul’a gönderilmesi gerekir. Bunun üzerine birliğin komutanı uyanık ve becerikli İstanbul çocuğunu, Mehmed Muzaffer’i gerekli malzemenin temini için İstanbul’a gönderir. Malzemenin temini için lüzumlu paranın kendisine temini için Erkan-ı Harbiye Nezareti’ne yazdığı mektubu da Mehmed Muzaffer'e verir. O yıllarda İstanbul yollarında otomobil veya bir kamyona rastlamak neredeyse imkânsızdır. Bu tür vasıtaların azlığı bu vasıtalara ait alet, edevat ve malzemenin de ender bulunmasına neden olmaktadır. Olanlar ise karaborsadadır. Mehmed Muzaffer İstanbul’a ayak basar basma düşer peşine malzemelerin ve sonunda Karaköy’de bir Yahudi’nin dükkânında istediklerini bulur. Yahudi tüccarla pazarlığını yapar. İstanbul’daki ikinci durağı, alacağı malzemelerin parasını tahsil etmek için Erkan-ı Harbiye Nezareti olur. Harbiye’deki muhatabı yaşlı bir yarbaydır. Yarbay uzatılan belgeyi alır ve okur. Okuduktan sonra Mehmed Muzaffer’e sorar. “Ne alınacak?” Hazır olda bekleyen Mehmed Muzaffer cevaplar, “Otomobil ve kamyon lastiği efendim.” Cevabı alan yarbay “Bana bak oğlum! Ben askerimin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun! Haydi, yürü git; insanı günaha sokma. Para mara yok!" cevabını verir.


Beklemediği bu sert ama bizzat hakikat olan cevabı alan Mehmed Muzaffer ağır adımlarla Harbiye Nezareti’nden ayrılır. Bulunduğu birliğin o malzemelere ihtiyacı vardır. Ancak malzemeleri alacak parası yoktur. Komutanı ona güvenmiş, onca arkadaşının içinden onu seçmiştir. Ne yapıp etmeli ama eli boş birliğine dönmemelidir. Ama nasıl yapacak, onca parayı nerden bulacaktı. Bu düşünceler içerisinde Harbiye Nezareti’nden çıkmış Beyazıt Meydanı’na varmıştır. Tam bu sırada durakladı. Aradığı sorunun cevabını bulmuştu.

Koşar adımlarla Yahudi tüccarın dükkânına giden Mehmed Muzaffer tüccara; “Paranın bana ödenme işlemleri akşamüstü bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam, gece koyacak yerim de yok. Yarın öğleden evvel vapurum Çanakkale’ye kalkıyor, yetişmem lazım. Onun için, sabah ezanında geleceğim. Malları o vakte mutlaka hazır edin.” der. Tüccardan “Pekâlâ” cevabını alır. Tam dönmüş uzaklaşacakken geriye doğru dönüp “Altın para vermiyorlar, kâğıt para verecekler.” diye de ekler. Yahudi tüccarın buna da bir itirazı yoktur. Mehmed Muzaffer, Merkez Komutanlığı’ndan tahsis ettiği araba ile bir sonraki günün sabahında Yahudi tüccarın dükkânına gelir. Gün henüz aydınlanmamıştır. Mallar hazırdır ve alelacele araca yüklenir. Alınacaklar kamyona yüklendikten sonra Mehmed Muzaffer elindeki yüzlük kaimeyi Yahudi tüccara uzatır. Yahudi tüccar gaz lambasının sönük ışığında Mehmed Muzaffer’in uzattığı kâğıt parayı alır. Ya bakmaya gerek duymaz ya da çok nadir kullanılan kâğıt paraların gerçek olup olmadığını bilemez.

Mehmed Muzaffer Çanakkale’ye doğru yola çıkan vapurdadır birkaç saat sonra. Yanında kendisinden istenen malzemeler, yüreğinde kendisine verilen emri yerine getirmenin ve birliğine eli boş dönmemenin huzuru... Muzaffer, Çanakkale’ye vardıktan kısa süre sonra birliği Sinâ Cephesi’ne yollanır. Birinci ve ikinci Gazze muharebelerinde en öndeki cengaver Muzaffer’dir. Mehmed Muzaffer Gazze’den geri dönemez. Bu zeki ve becerikli vatan evladı Gazze’de İngilizlere karşı verdiği mücadelede şehit düşmüştür.


Mehmed Muzaffer’in Yahudi tüccara verdiği parayı nerden bulduğuna gelecek olursak. Mehmed Muzaffer önce Osmanlı’da o gün için paraların basıldığı kâğıdın aynısını Karaköy'deki kırtasiyecilerinden temin etmiş, bütün gece çini mürekkebi ve boya ile ilk bakışta gerçeğinden ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmayı başarmıştır. Dönemin "kaime" ismi verilen kâğıt paralarının en büyüğü elli kaimedir. Ancak Muzaffer’in alacağı malzemelerin tutarı bundan fazladır. Bir gecede iki elli kaime çizmeyi yetiştiremeyecek olduğundan olsa gerek Muzaffer’in Yahudi tüccara verdiği para yüz kaimedir. O dönemde basılan kâğıt paraların altında “Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye edilecektir” ibaresi bulunmaktadır. Mehmed Muzaffer bunu değiştirerek “Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye edilecektir!” ibaresini yazmıştır.

Yahudi tüccar birkaç gün sonra elindeki yüzlük kaimeyi altın olarak tesviye etmek üzere Osmanlı Bankası’na gittiğinde olayın farkına varır. Zira elindeki para çoktan Çanakkale’de Mehmetçiğin kanıyla tesviye edilmiştir! Yahudi tüccar bu olayı pek mesele etmedi. Ancak olay kısa bir süre sonra tüm İstanbul’da duyuldu. Şimdiye kadar yeryüzünde emsali görülmemiş ve bir daha da görülmesi imkân haricinde olan bu hadise, Şehzade Abdülhalim Efendi tarafından duyulunca, şehzade bir adamını yollayarak Yahudi tüccarı buldurdu. Karşılığını altın olarak ödeyerek aldı. Çok zarif, sedef kakmalı ve içi kadife döşeli bir çekmeceye yerleştirerek İstanbul Polis Okulu’ndaki Emniyet Müzesi'ne hediye etti. Bu değerine paha biçilemez eser, 1917’den 1979’a kadar bu müzede muhafaza edildi. 1970’lerde Polis Okulu’nun Ankara’ya taşınması ile Ankara'ya nakledildi. Bugün Ankara Gölbaşı’ndaki Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü bünyesindeki Belge İnceleme Laboratuvarı’ndaki çelik bir kasada koruma altında tutulan tarihi paranın, Emniyet Genel Müdürlüğünün açmayı planladığı polis müzesinde sergilenmesi planlanıyor. O enfes sedef kakmalı çekmecesi hakkında ise maalesef malumat bulunmamaktadır.

Not: Yazıda bahsi geçen hadise ilk defa, kahramanımız Mehmed Muzaffer gibi kendisi de Galatasaraylı (Mekteb-i Sultânî) olan gazeteci – yazar Ziyad Ebüzziya (1911-1994) tarafından ortaya çıkarılmış ve Lale Mecmuası’nın Temmuz 1984 tarihli 2. sayısında yayınlanmıştır. Bu yazı, Ziyad Ebüzziya’nın Lale Mecmuası’nda yayınlanan yazısından istifade edilerek kaleme alınmıştır.

21 Mart 2012 Çarşamba

İstiklal Mahkemesi, sanıkları asabilmek için yürürlüğe girmemiş kanuna sarılmış


Nobel Ödüllü romancı William Faulkner öyle demiş: "Biz tarihe doğru gitmeyiz, tarih dalgalar halinde üstümüze gelir ve bizi geleceğe doğru iter."

Türkiye'nin son yıllarda içine girdiği tarihe dönüş eğilimi, bu sözün ışığında yeniden düşünülmeli. Uzun bir süre tarihin önüne set çekilebileceği sanıldı, lakin sular artık barajın üstünden boşalmakta, bizi de beraberinde sürüklemekte.

Ne demek mi istiyorum? Şunu:

"Muhteşem Yüzyıl" dizisinin izlenme rekorları kırmasının ardından "Fetih 1453"ün tüm zamanların gişe rekorlarını alt üst etmiş olması, tarihin üstümüze doğru dört nala geldiğinin en somut göstergesi oldu. Ardından TRT, bu yarışa Kemal Tahir'in "Kurt Kanunu" romanını diziye uyarlayarak katıldı. İzmir Suikastı ve İttihatçıların temizlenmesi operasyonu çevresindeki olayları işleyen "Kurt Kanunu", kaçınılmaz olarak yakın tarihin kara deliklerinden birini daha tartışmaya açmış oldu. İyi de oldu.

"Kurt Kanunu" Kemal Tahir'in İttihatçı-Kemalist kapışmasının son raundunu ortaya sermesi bakımından olduğu gibi yakın tarihin önemli dönüm noktalarına ilişkin yalın ve keskin eleştirilerini de gündeme getirmesi bakımından cesurca kaleme alınmış bir eserdir. Romanın bazı cümlelerinin altını ısrarla çizmek gerekir. Mesela idam edilen Kara Kemal şöyle diyor romanda:

"Halifeyi İngilizler alıp gittiler de halifeliğini neden sürdürmediler?... Bu halifeliğin kaldırılması işi, görünürde, bizden çok Müslüman sömürgeleri olan büyük devletlerin işine gelse gerek... Halifelik sürüp çıkarılırken, Fener Patrikhanesi'nin İstanbul'da bırakılmasına akıl erdirmek zordur."

Nasıl? Geçen hafta "Hilafetin kaldırılmasını İngilizler mi istemişti?" başlığı altında yazdıklarımı üç cümlede özetleyiveriyor, değil mi? Kemal Tahir, içinden geçenleri Kara Kemal'e cesaretle söyletmeye devam eder:

"Hakkımızda karar çoktan verilmiş... Yani Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma, halifeliği ortadan kaldırma kararı... Ama ne olursa olsun, bir dünya imparatorluğu bizim (İttihatçıların) elimizde parçalandı. 400 milyon İslamlığın halifeliği kaldırıldı ortadan... Sorumlusu biziz. Suç ne kadar büyükse çekilecek cezanın da o kadar büyük olması gerekir... Bu anda, yüzüme vuran darağacı gölgesi, suikast suçlusu olduğumdan değildir Emincim... Büyük suçun gölgesidir bu..."

Kemal Tahir'in "büyük suç" dediği, Osmanlı'nın batırılması ve hilafetin kaldırılmasıdır ve Kara Kemal farkına varmadan buna hizmet ettiğinin vicdan azabını yaşamaktadır.

Bu kadar net... Ona göre İttihatçılar gerçekte bu suçun cezası olarak asılacaklardır!

Aynı suikast davasında asılan Ziya Hurşid'in ağabeyi Ahmet Faik Günday'ın geçen yıl Bengi Yayınları tarafından çıkarılan "İki Devir Bir İnsan" adlı hatıratı (Hazırlayan: Süleyman Beyoğlu) İzmit Suikastı davası hakkında ilginç açıklamalarda bulunur. Faik Bey aynı davada yargılanıp beraat etmiştir. Suikast davası hakkında şu ilginç açıklamaları yapıyor (sadeleştirdim):

İzmir Suikasti davası görülürken henüz yürürlüğe girmemiş olan yeni Ceza Kanunu'na göre asılanların fotoğrafları 16 Temmuz 1926 tarihli gazetelerin ilk sayfasını boydan boya kaplamıştı.

"Bu İstiklal Mahkemesi'nin hükümleri tamamen yasa dışıdır. Öncelikle yürürlükte bulunan eski Ceza Kanunu'na göre hüküm vermek mecburiyetinde olan mahkeme, henüz yürürlüğe girmeyen yeni Ceza Kanunu'na göre idam hükmü veremezdi. Yürürlükte olmayan Ceza Kanunu'nda idam hükmü olduğu için mahkeme ona göre hüküm vermiştir."

Faik Günday'ın kastettiği hukuksuzluk şudur:

İstiklal Mahkemesi, İzmir Suikastı davasında idam kararını verdiği tarihte, yani Temmuz 1926'da Şubat ayında kabul edilen yeni Ceza Kanunu henüz yürürlüğe girmiş değildi. Yürürlüğe girme tarihi, 4 Ekim 1926 olarak belirlenmiştir kanunda. Fakat mahkeme, bir hukuksuzluk şaheseri ortaya koymuş, yürürlükteki Ceza Kanunu'na göre idam hükmü veremeyeceği için henüz yürürlüğe girmemiş olan ve yürürlüğe girmesine daha 3 ay bulunan yeni Ceza Kanunu'na göre vermiştir idam hükümlerini. Böylece aynı yılın Şubat'ında İskilipli Atıf Hoca'yı kanundan 1,5 yıl önce yazdığı kitabından dolayı idam eden mahkeme, bu defa da yürürlüğe girmemiş bir kanuna dayanarak (!) adam asmakta bir sakınca görmemiştir!

Faik Günday, kardeşi dahil idam edilenlerin 'demokrasi şehitleri' olduğunu yazmakta ve bu hakikatin bir gün ortaya çıkacağını savunmaktadır.

Bu kadar da değil. Sonradan Muhasebat Umum Müdürlüğü de yapmış olan Selanik doğumlu İhsan Pırnar, hatıralarında İzmir Suikastı davasının arkasındaki gerçek niyeti ortaya koyar. Pırnar'a göre mahkeme sürecinde şu gariplikler yaşanmıştır:

1) Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa mahkeme süresince İzmir Çeşme'dedir. Başta İsmet Paşa olmak üzere hükümet üyeleri ve mahkeme başkanı ile sık sık görüşmekte, Ali Çetinkaya, ondan aldığı emre göre mahkemeyi yürütmektedir.

2) Mahkemenin konusu suikast iken, Terakkiperver Partisi'nin kurulması, muhalefetleri, vaktiyle Mustafa Kemal Paşa'nın isteği üzerine İttihatçıların Cavid Bey'in evinde toplanarak seçim beyannameleri hazırlamaları suikast tertibi olarak yorumlanmakta, amacın bütün rakiplerin yok edilmek istendiği anlaşılmaktadır.

Yargılamaları bizzat takip ettiğini söyleyen İhsan Pırnar'ın edindiği kanaat de önemlidir:

"Suikast tamamen ve yalnızca Ziya Hurşit tarafından tertip edilmiş, kandırdığı ve hırslandırdığı bir- iki serseri de bu teşebbüse katılmış; bu fırsattan istifade edilerek siyasî rakiplerin bertaraf edilmesine gidilmiş ve bu maksat da büyük ölçüde temin olunmuştur." (Baba Oğul Anıları 1, İzmir, 2010, s. 103.)

İhsan Pırnar'a göre,

"Bu olaydan sonra Mustafa Kemal Paşa artık hudutsuz bir kudret ve otorite kazanmıştır. Fiiliyatta o, milletin yegane temsilcisidir. Milli irade denen kudret, onun şahsında ve kullanımındadır... Bu şekilde Meclis, Mustafa Kemal Paşa'nın tayin ettiği memurlardan oluşan bir hal almıştır. Görevleri, hükümetin, daha doğrusu Mustafa Kemal Paşa'nın, bütün isteklerini yerine getirmekten ibarettir."

Son hükmü şudur: "Mustafa Kemal'in Milli Mücadele'deki hizmeti birinci derecededir. Yaptığı devrimler de övülmeye değer. Fakat Mücadele'de beraber çalıştığı... arkadaşlarını bertaraf ederek idare mekanizmasını adil usul ve sistemlerden uzaklaştırarak keyfî şekilde yürütmesinin, memlekete yaptığı büyük iyiliklere karşılık olarak zararları da olmuştur."

İzmir Suikastı davasının neye hizmet ettiğini ancak bir Selanikli bu kadar içeriden teşhis edebilirdi!

Mustafa Armağan
(Zaman, 11.03.2012)

13 Mart 2012 Salı

Hilafetin kaldırılmasını İngilizler mi istemişti?



(Halife Abdülmecid)

İşi gücü bıraktık, 'Ulubatlı Hasan diye biri var mı yok mu?' diye tartışıyoruz. Oysa rivayetin kaynağı olan Makarios'un kitabında her şey vardır da, surlara bayrak diktiği yoktur.

Aksine bayrağın, Ulubatlı Hasan şehit düştükten sonra "başka kulelerde savaşan askerler" tarafından dikildiği yazılıdır. Anlayacağınız, bir "akl-ı evvel" bayrakları Ulubatlı'ya diktirmiş ve bu yama, sorgulanmadan tekrarlanagelmiştir.

Hilafetin kaldırılmasının hikâyesi de benzer bir çarpıtma gayretinin izlerini taşır. Yok Halife Abdülmecid tahsisatının artırılmasını istemiş de, yok şatafatlı bir törenle cuma namazına gitmiş de, yok iktidarda gözü varmış da...

Artık İngiltere ve müttefiklerinin baskı ve zorlamaları yüzünden Hilafetin kaldırıldığını açıkça söyleyebilmeli, bunun çok isteniyorsa o günler için zorunlu olduğu, başka türlü bu devleti yaşatmayacakları itiraf edilmelidir ki, toplum da gerçekleri bilsin.

Central Florida Üniversitesi öğretim üyesi Hakan Özoğlu'nun ABD arşivlerinde bulduğu rapor, bir ABD diplomatının halifeliğin kaldıracağını Washington'a bizden önce öğrenip bildirdiğini ortaya koyuyor. Rapor Washington'a 25 Şubat 1924'te ulaşmıştı. Başka bir deyişle, Türkiye'deki insanların haberi olmadan bir hafta önce, Fransa ve ABD yetkilileri halifeliğin kalkacağını öğrenmişlerdi ("Aksiyon", 13 Aralık 2010).

Bunun anlamı şudur: Batı dünyası Hilafetin kaldırılmasını Lozan'dan beri bekliyor ve istiyordu. Hilafetin kaldırıldığı haberini, dönemin 1. Ordu Müfettişi, yani Halife'nin yaşadığı İstanbul'dan sorumlu olan Karabekir Paşa'nın bile gazetelerden öğrendiğini söyleyeyim de, gerisini siz anlayın.

Halifeliğin kaldırılmasından sonra yapılan bu karikatürün alt yazısında "Darısı diğerlerinin başına" yazıyor. İlk topta atılan Halife Abdülmecid. Diğer topların ucunda ise Patrikler ve haham var. Ancak Halifeye yeten güç, diğerlerine yetmedi.

Hakan Özoğlu'nun "Cumhuriyetin Kuruluşunda İktidar Kavgası" (Kitap Yay., 2011) adlı kitabında ilginç bir analiz yer alıyor: Ankara, 1922'de Saltanatı kaldırmış ama Hilafete ve Osmanlı hanedanına dokunmaya cesaret edememişti. Çünkü Karabekir gibi muhalif paşalar, İstanbul basını, Osmanlı döneminden kalma siyasetçiler ile Osmanlı hanedanı, Hilafeti kendilerine siper yapmışlar, onun arkasından muhalefetlerini örgütlemeye çalışıyorlardı. Muhalefet cephesinin sindirilip bertaraf edilebilmesi için Hilafetin devreden çıkarılması gerekiyordu. Daha sonra tasfiye sırası nasıl olsa diğerlerine gelecekti.

Yazar, Ankara hükümeti 1922'de muhtemelen bütün Osmanlı hanedanını yurtdışına sürme hamlesini yapacak kadar kendine güvenmiyordu, diyor. Oysa Kâzım Karabekir, daha 1922'de Hilafetin Osmanlı hanedanından alınma planını kendisinin önlediğini yazmaktadır. Gerçi o, Mustafa Kemal'in Hilafeti kendi üzerine geçirmek niyetinde olduğunu da yazar ama konumuz bu değil. Önemli olan, 1922'de Ankara'nın Hilafeti, Osmanoğullarından koparmak için siyasî bir hamle yaptığı gerçeğidir.

Hakan Özoğlu'nun nihai hükmü, Ankara'nın Hilafeti, hanedan tehdidini bertaraf etmek için kaldırdığı şeklinde. Başka bir deyişle "Hilafetin lağvedilmesindeki asıl hedef, Halifenin kendisi değil, Osmanlı hanedanıdır."

Ancak dış dinamiğin ihmal edilmemesi ve bu nedenle konunun daha geniş bir temele oturtulması gerektiğini düşünüyorum. Bence Hilafetin kaldırılması ve laikliğe gidiş, daha Lozan'da dayatılmış, Türkiye'nin kurulmasına bu şartla izin verilmişti. Bunun, Antlaşmaya ayrı bir madde halinde konulmamakla birlikte Osmanlı Devleti'nin eski Müslümanlar üzerindeki Hilafetten gelen ayrıcalık ve haklarının geri dönülmezcesine işgalcilere bırakıldığının açıklanması, Hilafetin bu yeni dönemde gündemde olmayacağının ipucuydu.
Üzerinde Kral V. George'un 10 Ocak 1924 günü Avam Kamarası'na yaptığı belirtilen konuşmanın Türkiye'yi ilgilendiren paragrafında "Lozan onaylanır onaylanmaz yeni bir çağ açılacağı" söyleniyor.

Şimdi birileri köpürecek, biliyorum. Ancak sakin olmalarında yarar var. Zira önemli bir kişisel tanıklık ile ilk defa burada yayınlanacak bir resmi belgeye göz atmadan karar vermeseler iyi olur derim.

Önce tanıklığa bir göz atalım:

Kâzım Karabekir, 16 Ağustos 1923 günü İsmet Paşa'ya, son zamanlarda hükümet çevrelerinden duymakta olduğu din aleyhindeki fikirlerin Lozan'dan geldiği kanaatinde olduğunu söyler. Ona göre Peygamber Efendimiz (sav) ve Kur'an hakkındaki "bu tehlikeli hava" Lozan'dan esmektedir. İsmet Paşa ona 1. Dünya Savaşı'nda Macarlar ve Bulgarlar da bizim gibi yenildikleri halde bağımsızlıklarına Hıristiyan oldukları için dokunulmadığını, bizimse sırf Müslüman olduğumuz için bağımsızlığımızın ortadan kaldırıldığı cevabını verir: "Biz kendi kuvvetimizle bağımsızlığımızı kazansak bile Müslüman kaldıkça sömürgeci devletlerin ve bu arada özellikle İngilizlerin daima aleyhimize olacaklarını, bağımsızlığımızın daima tehlike altında kalacağını anlattı."

Yeterince açık değil mi? Böylece İsmet İnönü, Müslüman kimliğimizden uzaklaşma telkininin Lozan'da yapıldığını itiraf etmiş olur.

İngiliz Milli Arşivleri'nden (National Archives) bulduğum ve ilk kez burada yayınlanacak olan bir "gizli" belge, Lozan'ın Hilafetle bağlantısını net bir şekilde ortaya koyacak nitelikte. 10 Ocak 1924 tarihinde İngiltere Kralı V. George, Avam Kamarası'na yaptığı açış konuşmasında, Lozan'ı ilgilendiren bir kanun tasarısının derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine geleceğini belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi sarf eder:

"Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR." (As soon as this Bill has been passed, the Treaty will be ratified, and a new era will open.) (CAB/23/46, s. 424)

Kral V. George, Lozan'ın kabul edilmesiyle İngiltere için "yeni bir çağ veya dönem" açılacağını söylerken ne demek istiyordu? Bu, Halifeden kurtuluşun bir tür müjdesi olarak yorumlanabilir mi? Net olarak bilmiyoruz. Ancak İngilizlerin, Lozan'ı onaylamak için Hilafetin kaldırılmasını bekledikleri ve Hilafetsiz bir dünyanın kendileri için "yeni bir çağ"ın açılması anlamına geleceğini düşündükleri açıktır.

Nitekim beklenen Lozan kanun tasarısı Avam Kamarası'nda Nisan 1924'te gündeme alınıp kabul edilmiş, Ağustos'ta diğer taraf devletler tarafından da onaylanarak 1924 Eylül'ünde Cemiyet-i Akvam tarafından tescillenmiştir. Bu demektir ki, Cumhuriyet'in ilk yılının dolmasına çok az bir süre kalmasına rağmen TC henüz tanınmış bir devlet değildi. Hilafet düğümü çözülünce tanınmalar da gelmeye başladı. Artık tasfiye operasyonları başlayabilirdi.

Mustafa Armağan
(Zaman, 04.03.2012)

28 Ocak 2011 Cuma

Ankara’ya demiryolunun gelişi

Ankara’daki ticari sınıf, demiryolunun kente gelişinin ardından kendini ispat etmeyi başarmıştı. "Demiryolu ile İstiklal Savaşı arasında nasıl bir bağlantı vardır?” diyeceksiniz, pekala vardır. Sultan Abdülaziz devri boyunca ancak İstanbul’dan İzmit’e kadar iki yılda tamamlanabilen demiryolu, demiryollarının imparatorluğu kurtaracağına inanan Sultan Abdülaziz’i hayal kırıklığına uğratmıştı.

Sultan Abdülaziz iki alanda fevkalade ısrarlıydı; Donanma ve demiryolu. Kuvvetli bir donanmayla Rusya’ya karşı Karadeniz’de hakimiyeti yeniden kurarak Kırım’ı alma emelinde muvaffak olamadı. Donanma büyük harcamalarla büyüdü, gemi sayısı bakımından büyük devletlerle yarışır hale geldi ama o donanmayı götürecek yeteri sayıda bahriye subayı, astsubay ve teknisyen yetiştirilemedi ve tersanelerde beklenen modernleşme sağlanamadı. II. Abdülhamid döneminde donanmanın tamamen ihmal edilmesinde bu ölçüsüz büyümenin de etkisi vardır.

Sultan Abdülaziz isabetli bir kararla demiryollarına da önem verdi. Ancak isteneni sağlayamadı. Rumeli demiryolları mesela Bosna-Hersek gibi imparatorluğun önemli bir parçasına uzanamadığı gibi, Adriyatik kıyılarına da ulaşamamıştır. Anadolu kıtasında da İzmir-Aydın hattı ve İzmir-Bandırma hattı ilki İngiliz, ikincisi Fransız imtiyazıyla inşa edilebildi. Sultan Abdülaziz’in milli teşebbüs olarak kurmak istediği Anadolu hattı İzmit’te tıkanmıştır.

Anadolu ve Mezopotamya’nın zenginliklerini inceleyip değerlendirmek isteyen Alman sermayeli şirket için imtiyaz alıp demiryolunu döşemeye başlamak, II. Abdülhamid devrinde gerçekleştirilen önemli bir yatırımdır. Demiryolu için verilen garanti akçesi ağır bir borçlanma getiriyordu ama Almanların demiryolu döşeme tekniği de Fransız ve İngilizlerinkiyle mukayese edilmeyecek kadar hızlı idi.

Ordu ilk defa Anadolu buğdayı ile beslenmişti
4 Mart 1889’da Osmanlı Anadolu Demiryolu Şirketi olarak teşkilatlanan Alman sermayesinin arkasında İngiliz ve Fransız bankacılığına göre daha etkin yöntemlerle çalışan Deutsche Bank vardı. 2 Haziran 1890’da 40 kilometrelik Adapazarı hattı tamamlandı. 16 tünel, birçok köprü ve 180 km’ye ulaşan tepelerin yarılmasıyla açılan güzergâhtan geçerek hedefe ulaşan demiryolu 1892’nin son gününde Ankara’daydı. Üç sene içerisinde 500 km’ye yakın yol inşa edilmiştir.
Ankara halkı çoktan beridir bu yolu bekliyordu. Dilekçeler yazıyorlardı hatta bağış kampanyası düzenlemek istediler. Ama daha ısrarla bu yolu bekleyen Kayseri’nin imalatçı ve tüccarları demiryolunu göremediler. Tertipledikleri deve kervanları ile taşıdıkları malı Ankara’dan daha batıya tenzilatlı olarak sevk etmek için şirketle bir sözleşme yaptılar. Kayserilinin önünde hiçbir engel duramaz.

27 Aralık 1919’da Ankara’ya ulaşan Mustafa Kemal Paşa’nın burayı merkez seçmesinin başlıca nedeni kendisini ekseriyetle ve sıcak bir destekle karşılayan Ankara halkı ve eşrafı değildir; demiryolunun ulaştığı bu noktadan direniş de, savunma da, ileriki taarruz da daha kolay başarılacaktır. Nitekim aralık ayı Osmanlı iktisadi tarihinde Rumeli’den gelen göçmenlerin hat boyuna yerleşerek Anadolu’nun tiftik ve tahıl zenginliğinin Avrupa’ya sevk edilmesine neden olduğu gibi, 1896’de Yunanistan’la yapılan savaş sırasında ordunun ilk defa Anadolu buğdayı ile beslenmesini sağlanabilmiştir.

27 Aralık 1919’da da aynı şehir bir bakıma demiryolu savaşı sayesinde kazanılan kurtuluş hareketinin merkezi noktası olmuştur.

Ankara ilginç bir şehirdi; bugünkü Kayseri’nin ve Kırşehir’in de dahil olduğu koca bir vilayetin merkeziydi ama nüfusu ancak 20 bin civarındaydı. Tarih boyu önemli bir merkezdi, nüfusu azdı. 16-17’nci yüzyılda önemli bir ihracat merkezi sayılırdı, 19-20’nci yüzyıl başlarında da bu ticaret nedeniyle birkaç konsolosluğun ve yabancı okulların bulunduğu bir şehirdi. Ama görünüşü mutevazı hatta fakir sayılabilirdi. Bu görünüşe aldanmamalı; ticari atılıma hazır ve dünya ile bütünleşme yeteneğine sahip bir sınıf demiryolu sayesinde kendini ispat edebilmiştir.
Kırmızı çizgiyle belirtilen hat motorlu taşıt trafiğine kapatılacak.

Yayalaştırma kararı için geç bile kalındı

Fatih Belediyesi 1 Ocak 2011 tarihinden itibaren Eminönü-Cağaloğlu bölgesinde önemli bir bloku motorlu trafiğe kapatma kararı aldı. Bu bölge Galata Köprüsü’nü geçtikten sonra batı tarafında Cemil Birsel ve Uzunçarşı caddeleri, doğu tarafında Babıali ve Ankara caddeleri, Eminönü’nde Yeni Cami ve Mısır Çarşısı’nı hizalayan Gümüşpala ve Reşadiye caddeleri ile Marmara tarafında da Kapalıçarşı ve Nuruosmaniye caddeleridir.

Sultanahmet’ten sonraki bu ikinci girişim ile İstanbul’un 2 bin yıllık merkezi, beşeriyetin en önemli eserlerinden Ayasofya ve At Meydanı mıntıkası, Yeni Cami, Rüstem Paşa, Mahmut Paşa camileri, Kapalıçarşı gibi klasik Osmanlı eserleri ve Nurosmaniye bölgesi yaya trafiğine tahsis edildi.

Şüphesiz ki buralarda motorlu trafiğin yasaklanması veya azaltılması mevcut perakende ticaret bölgesine bir zarar değil, aksine daha büyük canlılık getirir. Bazı imalathanelerin ise İstanbul surları dışına çıkmasını teşvik eder, doğrusu da budur. Bu karar, Eminönü-Fatih belediye bölgelerinin birleştirilmesinin faydalı sonuçlarından biridir. Bilhassa bu son bölgede motorlu taşıtlar eski eserlere zarar vermekte ve tarihi sokaklarda eskilerin tabiriyle “murur-u ubur”u yani insanların gelip geçişini cehennem azabı haline getirmektedir. İnşallah kapatma kararı ve uygulama başarılı olacaktır.

Klasik Konstantinopol ve hakiki Osmanlı İstanbul’u, Unkapanı Köprüsü ve Yenikapı arasındaki hattın doğuda kalan kesimidir. Ümit ederiz ki yakın gelecekte bu başarılı uygulamalarla Süleymaniye Camii, Beyazıt Camii, İstanbul Üniversitesi, Gedikpaşa mıntıkası ve Marmara kıyıları da hiç değilse kısmen motorlu trafiğe kapatılır ve Malta’da ve bazı eski şehirlerdeki gibi elektrikli taşıma araçlarıyla günün büyük kısmında ulaşım sağlanır. Bu kaçınılmaz ve gerekli bir gelişmedir.

2000 yıllık medeniyet merkezini bugünkü ağır tramvay, kamyon ve otobüs ulaşımıyla tahrip ederek insanlığa olan borcumuzu yerine getiremeyiz. Geç kalmış bir uygulamadır, zararın dönülen yerine kâr denir. Herkesin belediyenin bu kararına uyması ve yardımcı olması gerektiğine şüphe yoktur.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 26.12.2010)

Lozan'ın onayı için hilafetin kaldırılması beklendi

"Aksiyon" dergisinin geçen haftaki sayısında tarihçi Hakan Özoğlu ile yapılan bir söyleşide hilafetin kaldırılmasıyla ilgili çarpıcı bir ayrıntı yer alıyor. Özoğlu'nun ABD arşivlerinde rastladığı bu diplomatik yazıda, Türkiye'nin halifeliği kaldıracağı, bir hafta kadar önce Washington'a bildirilmişti.

İşin daha ilginç yanı, ABD'li diplomatın bu bilgiyi bir Fransız meslektaşından almış olmasıdır. Demek oluyor ki, Fransızlar ve ABD'liler daha Türkiye'de yaşayanlar olup bitenlerden habersizken, açıktan veya gizliden haberdarlar gelişmelerden. Bu durumda hilafetten ödleri kopan İngilizlerin bu işe çok önceleri agâh olduklarını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Hakan Özoğlu'nun, elindeki belgeyi bir an önce yayınlamasını beklerken, manzarayı netleştirmek bakımından tuvale bazı fırça darbeleri atmakta fayda var. O zaman belgenin büyük ölçüde yerine oturacağını söyleyebiliriz.

Malum, halifelik, 3 Mart 1924'te kaldırılmış ve Halife Abdülmecid, hanedan üye ve mensuplarıyla birlikte aynı gece yurtdışına çıkarılmıştı. Gerçi kanunun gerekçesinde hilafetin "şahs-ı manevisi" (tüzel kişiliği) TBMM'nin uhdesine devredilmişti deniliyordu ama bunun, bir devamlılık sağlamaktan ziyade, hilafetin bir "meraklısı"nın eline geçmesine mani olmaya yönelik iğdiş edici bir tedbir olarak anlaşılması doğru olurdu. Açıkçası bu karar, halifeliğin sonu anlamına geliyordu.

Çeşitli bahaneler üretildi elbette. Yok halife daha çok para istiyormuş da, yok "Hilafet hazinesi"nden söz ediyormuş da, ne demekmiş efendim "Hilafet hazinesi"? Böyle bir hazine mi varmış ki?

22 Ocak 1924'te, yani kaldırılmasından 40 gün kadar önce Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, Halife'nin Cumhuriyet'e tecavüz ettiğini söylüyor, bunun cezasız kalmayacağını ima ediyordu.

Ancak aynı günlerde Türkiye'de gergin bir bekleyişin hüküm sürdüğü de keskin dikkatlerden kaçmıyordu. Sanki yalnız Halife'ye değil de, diğer dinlerin reislerine karşı da bir şeyler yaşanacağı hissi basında kol geziyordu. Nitekim 7 Şubat günü Eğitim Bakanlığı'nca (ne var ki o zaman henüz "millî" olmamıştır) yabancı okul binalarındaki dinî alamet ve işaretlerin kaldırılması hakkında karar çıkar. Ayın 15'inde ise İzmir'de Harp Oyunları başlar. (bitişi: 22 Şubat)

Çok sonraları bunun, Kâzım Karabekir Paşa da dahil, pek çok asker-siyasetçiyi Meclis'ten ve Ankara'daki gelişmelerden uzak tutmak üzere geliştirilmiş gerçek bir "oyun" olduğu anlaşılacaktır.

Velhasıl, kamuoyunda hilafetin kaldırılmasının ardından diğer din temsilciliklerinin de kaldırılıp reislerinin sınır dışı edilmesi yönünde bir beklenti mevcuttu. Hatta bunu konu alan bazı karikatürlere bile rastlanır.

Şaşırtıcı gelmiyor mu size de: Rum ve Ermeni patrikleriyle Musevi hahambaşısının Türkiye'de kalmaları Lozan Antlaşması'nda karara bağlanmamış mıydı? Lozan da bir yıl kadar önce imzalandığı halde bunların yazılıp çizilmesi Lozan'ın delinmesi anlamına gelmiyor mu?

Hayır, zira Lozan o sırada henüz onaylanmamıştır. Malum, bir uluslararası antlaşma üç aşamadan geçtikten sonra geçerlilik kazanır. 1) Yetkililerin imzalaması, 2) Meclislerden geçmesi ve, 3) Devlet başkanlarınca onaylanması.

Sevr işte bu 2. ve 3. aşamalardan geçmediği için resmiyet kazanamamıştı. Peki ya Lozan?

Sıkı durun: Lozan Antlaşması, halifeliğin kaldırıldığı tarihte henüz yürürlüğe girmiş değildi. Bu durumda halifeliği emsal alarak diğer dinî reislerin de ülkeden kovulmalarını istemek bir yerlere gözdağı vermek anlamına mı gelmektedir, yoksa samimi bir 'laik' talepte bulunmak anlamına mı? Bence ikisi de değil. Asıl maksat, rakiplerimizi bir an önce Lozan'ı onaylamaya zorlamaktır.

Aklınıza takılmış olmalı: Lozan 24 Temmuz 1923'te imzalanmış diye biliyoruz, Ekim ayında da Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş. Peki 1924 yılında hangi onayı bekliyoruz hâlâ?

Biz 23 Ağustos 1923 günü Meclis'ten geçirmiştik Lozan'ı ama 3. aşamaya, yani devlet başkanının onaylaması noktasına hilafetin kaldırılmasından sonra gelebilmiştik. Bir başka deyişle Mustafa Kemal Paşa Lozan'ı, hilafetin kaldırılmasından 28 gün sonra onaylamıştı.

Yani bir tür satranç oynandığından emin olabilirsiniz. Önce Yunanistan onaylasın, sonra hilafeti kaldıralım, ardından biz onaylayalım, sonra da İtilaf devletleri...

Nitekim Yunanlılar bizden daha atik davranmışlar ve 11 Şubat 1924'te meclislerinde onaylamışlardı Lozan'ı. İtilaf devletleri başkanlarının ne zaman onayladıklarını biliyor musunuz? 6 Ağustos 1924 tarihinde.

Peki neyi beklemişlerdi bunca süre?

Anlaşılan, önce Lozan'da verdiğimiz sözlerin yerine getirilip getirilmediği (icraat) görülecek, sonra nihai onay verilecekti. O devrin Birleşmiş Milletler'i demek olan Cemiyet-i Akvam ise bir ay sonra, 5 Eylül'de Lozan Antlaşması'nı resmen tescil edecek ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması uluslararası garanti altına alınacaktı. Öte yandan Medeni Kanun'un hazırlanmasına bundan sadece 6 gün sonra başlanmış olması size de yeterince anlamlı gelmiyor mu?


ABD ve Fransa'nın hilafetin lağvı haberini bizden önce almalarında bir gariplik yok sizin anlayacağınız. Dert onların derdiydi çünkü.

Bu kitabı okuyan asker, darbeci olmaz da ne olur?
Masamda 1971'de basılmış bir "Türk Devrim Tarihi" kitabı duruyor. Yayınlayan: Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı. Kitaba göre Türk ordusunun "komutanları" çok kez milletin kaderine el koyarak onu kurtarmışlar. "Türk subayına gelecekte gene böyle bir görev düşebilir"miş. Bu kitabı okuyan öğrencinin ruh sağlığını düşünün.

Mustafa Armağan
(Zaman, 26.12.2010)

Modern Türkiye’nin ilk anayasası

1921 Anayasası, Anadolu’daki kurtuluş mücadelesinin hukuka saygısını ve saltanatın sona ereceğini gösteriyordu.

Bundan tam 90 yıl önce, 20 Ocak 1921 tarihinde modern Türkiye’nin ilk anayasası Ankara’daki TBMM tarafından yürürlüğe sokuldu. Nadir ve o derecede garip bir uzlaşı ile 1293 (M. 1876) Aralık tarihli imparatorluk anayasası ile bir arada yürürlükte olacaktı.

Uygulamaya bakıldığında meşruti monarşinin temel kanunu olan 1876 Kanun-i Esasi’ye riayet artık mümkün değildi. Bu daha ziyade manevi bir bağlılığı ifade ediyordu. Zira Ankara’daki sistem konvansiyonel denen meclis sistemiydi. Bakanları meclis yani milletvekillerinin oyu belirliyor, hükümetin reisi de TBMM reisi (yani Mustafa Kemal Paşa) oluyordu. Ordu gene TBMM hükümetinin ordusuydu. Bununla birlikte 1921 Anayasası’ndaki birtakım temel hükümlerin de tümüyle yürürlüğe girdiğini söylemek mümkün değildir.

Her şeye rağmen Türkiye milli mücadelesini kanuna ve meşru olmaya dikkat ederek yürütüyordu ve tarihin şartları içinde bu mücadele zafere ulaştıktan sonra da 1876 Kanun-i Esasisi hukuken 1922 Kasım’ında saltanatın lağvıyla ortadan kalkacak; 1921 Anayasası da yerini 1924 Teşkilat-ı Esasi kanununa bırakacaktır. Şu ana kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin en uzun ömürlü anayasası da bu olacaktır.

Bu anayasa aslında radikal bir beyanname idi. Saltanatın biteceğini hissettiriyordu. Cumhuriyetin adeta örtülü bir ilanıydı. 24 maddelik kanunun ikinci maddesi Hakimiyet-i Milliye’nin esas olduğunu belirtir. Daha da önemlisi devletin adı kesindir; “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur” deniyordu. 1910’da Süleyman Hayri Bolay hocanın dirayet tefsiri yapan bir öncü diye selamladığı Elmalılı Hamdi Hoca, bugünlerde Taha Akyol’un da vurguladığı gibi Hakimiyeti Milliye’nin hilafette üstün olduğunu belirtmiştir. Yeni düzeni kabul edenler arasında bu gibi medreseliler de vardı.

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun hemen hiç uygulanamayan çok ileri hükümleri de vardır. İl ve bucak düzeyinde eğitim, sağlık gibi işleri ve bütçelerini dahi “şura”lar yapacaktır. Oysa bu şuralar hiçbir zaman kurulamadı. Daha ilginç bir hüküm vardı; başkentte devamlı yasama yapan organ bütün meclis değil, her ilden seçilen birer mebusun oluşturduğu devamlı bir şura olacaktı. Batı demokrasilerine yabancı bu hüküm Sovyetler Birliği’ndeki “presidium” gibi bir organ olabilirdi, hiçbir zaman tatbik edilmedi.

Cumhuriyete bir geçiş belgesi olan 1921 Esas Teşkilat Kanunu hiç şüphesiz meclis üstünlüğünü yansıtmaktadır. Saltanatın kaldırılması, Lozan Antlaşması’nın onaylanması ve cumhuriyetin ilanı ile bu belge artık yetersiz kaldı. Cumhuriyete geçiş beyannamesi yerini 1924 Anayasası’na terk edecektir. Tabii meclis üstünlüğü sistemi de yerini yürütme ve yasama arasındaki ayrılığa bırakmıştır.

1921 Anayasası aslında Anadolu mücadelesinin ne kadar hukuka dikkat eden ama cumhuriyetçi fikirlerini de açıklamaktan çekinmeyen bir hareket olduğunu gösterir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 23.01.2011)

Ek olarak bkz:
TEŞKİLATI ESASİYE KANUNU
http://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa21.htm

25 Aralık 2010 Cumartesi

İstiklâl Marşı muamması

Osman Zeki Üngör (1880 İstanbul - 1958 İstanbul. Besteci, orkestra şefi, keman virtüozu)

Almanya'daki GEMA isimli kuruluşun İstiklâl Marşı'ndan telif hakkı istediği ortaya çıkınca, Bakanlar Kurulu bundan 80 sene önce yapılması gereken işi yapmaya soyundu ve marşın kamulaştırılması kararını imzaya açtı.

Ama, bir Alman kuruluşunun İstiklâl Marşı ile ne alâkası olduğu pek sorgulanmadı... Söyleyeyim: GEMA, bir telif hakları kuruluşu, yani bestecilerin ve müzisyenlerin haklarını koruyan bir meslek birliğidir ve bu konuda faaliyet gösteren müesseselerin en eskilerindendir. Türkiye'de gerçek anlamda bir telif hakları kanununun mevcut olmadığı senelerde birçok Türk besteci, Almanlar'ın GEMA'sı ile Fransızlar'ın SACEM'ine üye olmuşlar ve hakları bu meslek birlikleri tarafından korunmuştur.

GEMA'nın haklarının korunması için kendisine vekâlet vermeyen bestecilerin eserlerine müdahalede bulunması ve her çalınıştan sonra telif hakkı istemesi sözkonusu değildir, böyle bir hak ancak bestecinin yahut vârislerin yetkilendirmesi ile mümkündür. Dolayısı ile GEMA'nın böyle bir işe kalkışması, Osman Zeki Üngör'ün vârislerinden yetki belgesi almış olduğu anlamına gelir. Yani, İstiklâl Marşımızın bestekârının hakları, şu anda bir Alman meslek birliğinin himayesindedir!

Bu yazdıklarımdan, millî marşımızın bestecisine ait hakların bir Alman telif kuruluşuna verilmiş olduğunu eleştirdiğim mânâsını çıkartmayın! Vârisler, bana sorarsanız en doğrusunu yapmışlardır, zira Türkiye'de "telif hakkı" meselesi, özellikle de musiki alanındaki telifler konusu hâlâ karmakarışıktır. Kanuna göre oluşturulmuş meslek birlikleri arasında işbirliği falan hakgetiredir; üstelik bu meslek kuruluşlarından biri yönetiminden, harcamalarından ve ödemelerinden kaynaklanan şikâyetler sebebiyle kayyuma devredilmiştir.
UNUTULAN BİR TARTIŞMA
İstiklâl Marşı'nın bestesinin Bakanlar Kurulu kararıyla kamulaştırılması çalışmalarına başlandığını öğrendiğimde, 1940'lı senelerde uzun uzun tartışılmış olan bir iddiayı hatırladım: Marşın melodisindeki ana temanın özgün olup olmadığını...

İddiaya göre, ana tema 1845 ile 1902 seneleri arasında yaşayan ve "Tuna Dalgaları", "Çardaş", "İki Gitar" gibi meşhur olan çok sayıda eserin sahibi lon Ivanovici adındaki bir Romen besteciye aitti! Ivanovici'nin "Carmen Silva" isimli valsinden alınmış, bu iş yapılırken vals temposu bir dörtlük ilâve edilerek marşa dönüştürülmüştü!

Cemal Reşid Rey'in "Onuncu Yıl Marşı" hakkında ortaya atılan söylentiler gibi... 18. yüzyılın meşhur Fransız filozofu Jean-Jacques Rousseau, 1750'lerde "Le Devin de Village" yani "Köy Kâhini" ismini verdiği kısa bir opera bestelemişti. Eserin içerisinde, oyunun kahramanlarından Colette'in okuduğu, "Saadetimi kaybettim, hizmetkârımı kaybettim" sözleriyle başlayan bir şarkı vardı. 1950'li senelerde, bu şarkının bizde "Çıktık açık alınlaaaa!" hâlini aldığı ileri sürülmüş ve bu benzerlik yüzünden Onuncu Yıl Marşı'nın bestesinin değiştirilmesi bile teklif edilmişti...

KOLAYCA BULABİLİRSİNİZ
İstiklâl Marşı hakkında bir başka iddia daha vardı: Eserin bestecisi olan viyolonist Osman Zeki Üngör, Ankara'da o zamanki ismi "Riyâset-i Cumhur Musiki Heyeti" olan bugünün Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın başına geçmeden önce, Sultan Vahideddin'in sarayındaki orkestranın başında idi. Hükümdara "Şeh-i âlem mâh-ı envâr ...sultânım" sözleriyle başlayan bir "medhiye" sunmasının yanısıra, padişahın tahta çıkması münasebetiyle bir de marş bestelemiş ama Sultan Vahideddin marşı çaldırmamıştı. Mehmed Akif'in şiiri daha sonra işte bu marşın üzerine yerleştirilip "İstiklâl Marşı" yapılmıştı ve prozodinin bozuk olmasının, yani güfte ile bestenin uyumsuzluğunun sebebi de buydu!

Bir zamanlar temin edilmeleri zor olan iki eser, yani Ion Ivanovici'nin "Carmen Sylva"sı ile Jean-Jacques Rousseau'nun "Le Devin de Village"ı arandıklarında artık internette bile hemen bulunabiliyorlar. Dolayısı ile bu her iki marşımız hakkında hiçbir yorum yapmayayım, Ivanovici ile Rousseau'nun eserlerini dinleyin ve kararı kendiniz verin...

Murat Bardakçı
(Habertürk, 08.12.2010)

19 Eylül 2010 Pazar

17 Eylül 1961 / İmralı Adası

"Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir."

*Adnan Menderes’in idam edilmeden önce yazdığı son mektubundan.

Adnan Menderes'i zehirlediler mi?

İdam sehpasında celladıyla alay eden Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, şok halindeyken ipe çekilen Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve hasta hasta darağacında can veren Başbakan Adnan Menderes, üzerinden geçen 49 yıla rağmen halkın hafızasından silinebilmiş değil.

Aradan bunca süre geçse de, Menderes'in idamında bazı noktalar hâlâ karanlıktadır. Özellikle de idamından önce intihar ettiği bilgisinin sorgulanması zamanı geldi de geçiyor bile.

Yassıada yargılamalarından 15 idam cezası çıkmıştı. Ancak karar açıklandığında 15. isim, yani Başbakan Menderes salonda bulunmuyordu. Resmi açıklamaya göre hastaydı. Bir kibrit kutusunda biriktirdiği "Equanil" adlı uyku hapından 33 tane (2-3 tane de Nembutal hapı vardır) birden yutmuş ve komaya girmişti. Hemen müdahale eden doktorlar midesini yıkayarak onu "kurtarmışlar"dı. Ne için peki? Öldürmek için. Aydın Menderes yıllar sonra, gazetelerde babasının intihar haberini okuduklarında kurtulmasının mı, kurtulmamasının mı iyi olacağına ailece karar veremediklerini acı bir dille anlatmıştır.

Yarı baygın bir vaziyette yatağında yatan sabık Başvekil Adnan Menderes, Türk siyasetine güler yüzü getiren o hayat dolu adamın kaderi, iki ölüm şekli arasında bir yerlerde sallanıyordu.

Resmi tarihte intihar diye anlatılan "hap olayı" gerçek olmayabilir miydi?

Bu konuyu yıllar önce araştırmış bulunan Menderes'in avukatı Burhan Apaydın, çok çarpıcı verilere ulaşmıştı. Mesela Tümamiral Fuat Uzgören'in 2 Temmuz 1960 günü Yassıada Garnizon Komutanlığı'na yazdığı 'gizli' yazıda şu hayretengiz iddiaya yer veriliyordu:

"İstanbul Valiliği'nden alınan bir yazıda Adnan Menderes'in elinde bir Kur'an bulunduğu, bunu okuyamadığı, kendisini zehirlemek gibi bir maksat için kullanabileceği bildirilmekte ve bunun bir başkasıyla değiştirilmesi istenmektedirİ."

Menderes Kur'an'la kendisini zehirleyecek, öyle mi? Nasıl bir Kur'an imiş elindeki, bilmiyoruz. Kur'an bir insanı nasıl zehirler? İnsanın havsalası duruyor bu iddia karşısında.

Ancak Apaydın'a göre darbecilerin bu manasız gerekçeyle dillerine doladıkları zehirleme, idamından üç gün önce gerçekleşmiş olabilir. 6 imzalı bir heyet raporunda doktorlar, Menderes'in hastalandığı haberiyle adaya gelip hastayı muayene ettiklerini ve bir gece önce hastaya "görülen lüzum üzerine" Luminalsodik iğnesi yapıldığını yazmaktadırlar.

Bu iğnenin nasıl yapıldığı henüz anlaşılabilmiş değildir. Bir doktor tavsiyesi var mıdır? Yok. Yassıada'daki doktorlara haber verilmiş midir? Hayır.

Halbuki ada başhekimine haber verilmeden hiçbir tutukluya ilaç verilemeyeceği sıkı sıkıya tembihlenmiştir görevlilere. Raporu imzalayanlar da iğneyi yaptıklarını kabul etmediklerine göre peki kim yapmıştır bu iğneyi?

Avukat Apaydın, doktorlardan, bu iğneyi vurulan birisinin 12 saat boyunca deliksiz uyuyacağını öğrenmiştir. Nitekim Ada Komutanı Tarık Güryay da hatıralarında gece 04.30'da Menderes'in kapısının önünden geçerken nöbetçi ile konuştuğunu, nöbetçinin bir ara Başbakan'ın yatağından yere düştüğünü fark ettiğini, onu kucaklayarak yatağına taşırken baygın vaziyette olduğunu söylediğini yazmaktadır. Böylece Menderes'in intihar ettiği iddiasının bir yalan olduğu, aslında onun zehirlenerek öldürülmek istendiği açık hale geliyor ona göre.

Araştırmasını daha da ileriye götüren Apaydın, doktorların hastadan aldığı kanın Adli Tıp'ta incelendiğini öğreniyor ve bu defa raporun peşine düşüyor. Buluyor da. Hayret: Resmi raporda intiharda kullanıldığı söylenen "Equanil"in zerresine rastlanmıyor. İğnenin muhteviyatında bulunan "Asit barbiturique türevi bir madde"nin tespit edilmesi şüpheleri iyice kabartıyor. Böylece intihar tezi iyice zayıflıyor.
Güya Menderes, doktorların kendisine verdiği uyku haplarını içiyor gibi yapıp dilinin altında saklamış da, bir kibrit kutusunda biriktirmiş de, 36 adet hapı içerek intihar etmişti. Halbuki bu kadar hapı bütün uğraşmalarına rağmen bir kibrit kutusuna sığdırmayı başaramamıştır Apaydın. Üstelik de bu kibrit kutusunun, odası ve üstü her gün sıkı sıkıya aranan Menderes'in pantolonunun cebinde "Harbiye'den beri", yani tam 17 ay boyunca hiçbir aramada yakalanamamış olması da son derece tuhaf değil midir? Üstelik de odasında gece gündüz bir nöbetçinin beklediğini bilirsek durum muammaya döner.

Peki şuna ne diyeceksiniz: 36 adet hapı belli etmeden nasıl yutabilmiştir? Ve hangi suyla? Odasına verilen su miktarı belli. 3 hap için 1 bardak su içse, 12 bardak suya ihtiyaç duyacaktır. Peki durup dururken Menderes'in 12 bardak su içmesi dikkat çekmez miydi? 'Ne yapacaksın?' diye sorulmaz mıydı?

Şu soru haklı olarak akla gelebilir: Menderes zaten asılacak değil miydi? Neden öldürmek istesinler?

Doğru gibi görünmekle birlikte bu sorunun cevabı şudur: Muhtemel bir af kararına karşı darbecilerin bütün kinlerinin odağına oturttukları sabık Başvekil intihar süsü verilerek öldürülmek istenmiştir.

Peki 'Ölümü halinde Adli Tıp raporunda durum belli olmayacak mıydı?' diye merak edebilirsiniz. Hayır, zira "Asit barbiturique türevi madde", Menderes'e mutat olarak verilen "Nembutal" adlı haptaki maddeyle aynıdır! Bu iğnenin özellikle seçildiği anlaşılıyor.

Burhan Apaydın'ın iddiaları böyle. Bu konuyu bundan 20 yıl kadar önce Nazlı Ilıcak gündeme getirmiş ama bir sonuç çıkmamıştı. Bakarsınız günümüz hassasiyetleri ışığında konu aydınlığa kavuşturulur. Kim bilir?

Mustafa Armağan
(Zaman, 12.10.2010)

3 Mayıs 2009 Pazar

TÜRKİYE'DE ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ



TÜRKİYE'DE ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ



 



Sedenay Akgün



 



I. Demokrasi ve Siyasal
Partiler:



          Demokrasi
halk egemenliğine dayanan bir yönetim biçimidir 
Bir milletin mutlu ve huzurlu yaşamasını sağlayan
en gelişmiş rejimdir diyebiliriz. Demokratik rejimlerde
insanlara kendi düşüncelerini ifade etme özgürlüğü
sağlanır. İnsanlar seçimlerde oy kullanarak
memleketin yönetiminde rol oynayabilirler. Demokrasilerde birçok
farklı düşünceye yer verilir. Bu farklı
düşünce ve görüşe sahip olan insanlar
bir araya gelip teşkilatlanma hakkına da sahiptirler. İşte
bu aşamada karşımıza siyasal partiler
çıkmaktadır
. Siyasal
partiler,’’bir program etrafında toplanmış,siyasal
iktidarı elde etmek ya da paylaşmak amacını
güden,sürekli bir örgüte sahip
kuruluşlardır.’’(1)Demokrasiyi gerçek
anlamda yaşatabilmek için siyasal partilere ihtiyaç
vardır.



             
Atatürk,özgürlük
ve demokrasi aşığıydı. Ona göre’’Hürriyet
olmayan bir memlekette ölüm ve yok oluş vardır,her
gelişmenin ve kurtuluşun anası hürriyettir.’’Böyle
düşünen bir devlet adamının yönettiği
ülkede gerçekleştireceği ideal,demokrasidir.
Demokrasi ise milli egemenliğe dayalı ,bağımsız,modern
ve akılcı kurumların işlediği bir toplumda
sağlıklı biçimde kurulabilir.(2)Atatürk
bütün bunları bildiği için zaman zaman
demokratik ortamların oluşup oluşmadığını
anlamak üzere denemelerde bulunmuş,çok partili
hayata geçmek istemiştir.



   II. Atatürk
Döneminde Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri



a)Siyasal partiye duyulan
ihtiyaç ve Cumhuriyet Halk Fırkası’nın
kuruluşu



Birinci Büyük Millet
Meclisi’nde siyasal bir parti niteliğinde gruplar yoktu. O
zamanın şartlarında siyasal partilerin kurulması
söz konusu olamazdı. Çünkü tek amaç
vatanın kurtuluşunu sağlamaktı. Bu görevi
üstlenen,Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
öncülüğünde toplanan TBMM idi. Meclis
içindeki milletvekillerinin çoğu bu cemiyetin bir
üyesiydi ve Mustafa Kemal ile aynı görüşü
paylaşıyorlardı. Bazıları ise M. Kemal Paşa’
nın her yaptığını onaylamıyor,bazı
görüşlerine katılmıyorlardı. Bu nedenle
mecliste iki grup oluşmuştu. M. Kemal yanlılarına
birinci grup,bu grubun karşısında olanlara da ikinci
grup adı verildi. Saltanatın kaldırılması
meclis içinde ikinci grubu oluşturan milletvekillerinin
sayısının artmasına neden oldu. Çünkü
bu grup sadece vatanın kurtulmasını istiyordu. Olan
bitenden padişahı sorumlu tutmadıkları için
saltanatın kaldırılmasını olumlu
karşılamaları beklenemezdi. Atatürk yapacağı
şeyleri belli bir sistem içinde toplamak,hedeflerini
belirtip halkı aydınlatabilmek için bir siyasal
parti kurma gereğini duydu.1923 Nisanı’nda savaş
zamanı meclisi kendini feshettiği için yeni seçimler
yapılacaktı. Atatürk inkılapların
gerçekleştirilebilmesi için seçimlerde
birinci grupta olanların başarı kazanmasını
istiyordu. Hedeflerine ulaşabilmesi için siyasal bir
parti kurulması ve bu partinin başına da M. Kemal’in
geçmesi gerekti. Böylece yeni Türk devletinin ilk
siyasal partisi olan “Halk Fırkası’’kuruldu.(9
Ağustos 1923)Cumhuriyet ilan edilince partinin adı
“Cumhuriyet Halk Fırkası’’olarak
değiştirildi.  



  b)CHF’nin ilkeleri
ve yaptığı inkılaplar:


Atatürk
ve arkadaşları bir ulus devletin yaratılması
gerektiğine inanıyorlardı ve bunun için de iki
ilke önemliydi:Birincisi modernleşm ve laikleşme
,ikincisi halkçılık ve halkın egemenliği
.1924’ten itibaren,parti,Atatürk’ün
teşebbüsleri doğrultusunda,modernleşmeye doğru
önemli aşamalar kaydetti.Bunların ilki Halifeliğin
Kaldırılmasıydı.Sonra,meclisin egemenliğini
temel alan yeni bir anayasa oluşturuldu.Batılılaşma
hareketi eğitim,alfabede yenilik,batılı kıyafetlerin
kabulü,İsviçre medeni kanununun uyarlanması ve
diğer tercüme edilmiş
kanunların(İtalyan,Alman,İsviçre)kabulüyle
sürdü.Bunların temel hedefi İslami hukuğu
işlevsiz kılmaktı.Tanzimattan beri İslami ve
batılı hukuğun yan yana varolmasından kaynaklı
ikiliğin batıya ve laikliğe doğru kesin bir
tercihle yer değiştirmesi amaçlanmaktaydı.Asla
dine ya da bir kurum olarak İslama karşı
çıkmadılar.Anayasada Türk halkının
çoğunluğunun müslüman olduğu
belirtilmekteydi.Ancak milliyetçiliğin birleştirici
bilinç olarak dinin yerini alması beklenmekteydi.İkinci
ilke halkçılıktı.Atatürk ülkede
değişik sınıflar ya da toplumsal sınıflar
olduğuna inanmıyordu;parti herkesin çıkarlarını
birleştirmekteydi.Halkçılık tüm ülkeyi
birleştirmenin ve farklı sınıf çıkarlarına
meydan vermemenin yoluydu.(3)



   c)İlk muhalefet parti:Terakki Perver Cumhuriyet
Fırkası



c.1)Kuruluşu ve Atatürk’ün tutumu:


Bütün
inklaplar CHF aracılığıyla gerçekleştirilmiş
ve halk tarafından benimsenmesi sağlanmıştır.Ancak
vatanın kurtuluşunda önemli rol oynayan bazı
komutanlar birbirini izleyen inklap hareketlerini benimsemekte güçlük
çekmişlerdir. Atatürk karşısında bu
grup,vatanın kurtulmasından sonra tekrar eski sisteme
dönmek istiyorlardı.Bu kişiler eski İttihatçılar
ile saltanat ve hilafet yanlıları tarafından da destek
görüyordu.Atatürk kendisine karşı bir
hareket olabileceğini düşünerek ordunun
siyasetten ayrılması için girişimlere
başlamıştır.İngilizlerle Musul sorunu hala
çözümlenememişti.Böylesine büyük
bir tehlikeyle karşı karşıyayken komutanların
siyasetle uğraşmaya kalkması hiç de akıl
karı bir iş değildi.Birçok komutan M.Kemal’in
bu isteğini yerine getirdi.Ancak Kazım Karabekir ve Ali
Fuat Paşalar görevlerini bırakıp siyaseti tercih
ettiler.Böylece meclise kabul edilmelerinde bir sakınca
kalmadı.Askerlikle ilişkisi kesilen bu iki paşaya daha
sonra Rauf(Orbay)Bey,Refet(Bele)Paşa ile Adnan(Adıvar)Bey
de katıldı.Cumhuriyet tarihinde ilk muhalefet partisi de
böylece Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası adıyla
kurulmuş oldu.(17Kasım1924)Atatürk TCF’ye karşı
başlangıçta çok uzlaşmacı bir tavır
sergiledi.Bu amaçla 21Kasım’da Fethi Bey’i
İsmet(İnönü)Paşa’nın yerine
başvekilliğe getirdi.M.Kemal çok partili hayata
geçiş taraftarıydı.Ancak TCF2ye pek
güvenmiyordu.Bu düşüncesinde haklı olduğunun
ortaya çıkması çok da uzun sürmedi.



    c.2)Şeyh Sait İsyanı



    c.2.1)İsyanı hazırlayan sebepler


Terakki
Perver Cumhuriyet Fırkası’nın (ilerici
cumhuriyet partisi)adı ile etkinliği birbirini
tutmuyordu.Bu parti ilerici ve cumhuriyetçi ise bu nitelikleri
taşıyan daha büyük bir parti dururken neden
kurulmuştu?Amaç kişiseldi.Gazi’nin bu eski
arkadaşları,iktidara gelmek istiyorlardı.Saltanatın
ve hilafetin kaldırılmasına henüz pek gönüllü
olmayan yığınların oyunu alabilmek için de
‘’Partimiz dini inançlara saygılıdır.’’parolasını
kullanıyorlardı.Oysa,kimse kimsenin dinsel inançalarına
karışmıyordu.(4)Doğrudan doğruya inklap
hareketlerine karşı kurulan bu parti en çok
İngilizlerin dikkatini çekti.Musul sorununu kendi lehine
çözmek isteyen İngilizler halkı kışkırtmak
için ellerinden geleni yapmışlar ve halk arasından
bazı kişileri kandırarak kendileri için Doğu
Anadolu’da ajan olarak kullanmışlardır.Özellikle
Doğu Anadolu halkı din konusunda büyük duyarlılık
göstermiş ve partiye karışan ajanların ‘’din
elden gidiyor’’söylentilerine inanıp isyanın
büyümesinde önemli rol oynamışlardır.



TCF’nin kurulmasıyla başlayan gelişmeler
hereyden önemlisi,yeni fırkanın Türk ulusçuluğuna
ters düşen bir programa sahip olması,Doğu ve
Güneydoğu’da bu fırkaya gösterilen yoğun
ilgi 13Şubat 1925’te Şeyh Sahit İsyanı’nın
patlak vermesiyle yeni bir boyut kazandı.(5)  



c.2.2)İsyanın yayılması,bastırılması
ve
Takrir-i Sükun Kanunu


İsyan
Piran’da başladı.İsyancılar kısa
sürede kuzeyde Erzurum,güneyde Diyarbakır önlerine
kadar gemeyi başardılar.4Mart 1925 günü Fethi Bey
gerekli önlemleri alamadığını gerekçe
göstererek başvekillikten ayrıldı.Yeni hükümeti
kurma görevi İsmet Paşaya verildi.İsmet
Paşa,Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa
ile birlikte isyanın bastırılması için
plan hazırladılar.Bu plan doğrultusunda bazı
karalar alındı.Alınan bu kararları şöyle
sıralamak mümkündür:



-Kısmi seferberlik ilan edildi.



-Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na bir madde eklendi ve
Takrir-i Sükun Kanunu çıkarldı.Bu eklenen
madde,dinin siyasi gayelere alet etmede kullanılamayacağı
idi.Bu cemiyetleri kuranlarla bu cemiyete girenler,memleketi ve
cumhuriyeti tehlikeye düşürenlerin vatan hani
sayılacakları belirtiliyordu.Hükümete
gericilik,ayaklanma ve bozgunculuk hareketlerine karşı
istediği gibi müdahale etme yetkisi veriyordu.



-Birisi Ankara’da,diğeri Elazığ’daolmak
üzere iki İstiklal Mahkemesi kuruldu.Şeyh Sait ve
adamları yakalanarak bu mahkemede yargılanıp idam
edildiler.(6) 



  c.3)TCF’nin kapatılması:



Takrir-i Sükun Kanunu ile meclis iki yıl boyunca olağanüstü
yetkilerle donatılmıştı.Bu yetkiler 4Mart 1929’da
kaldırıldı.Bu yetkilere dayanarak Atatürk
yapmak istediği inklapları gerçekleştirdi.Böyle
bir ortam oluşmasaydı halk yeniliklere karşı
direnebilirdi.Ancak bu iki yıllık dönem içinde
500’ün üzerinde kişi İstiklal Mahkemeleri
tarafından ölüm cezasına çarptırıldı
ve halk tepki göstermeksizin reformları kabul etti.5Haziran
1925’te TCF kapatıldı.Partinin kurulması ve
sonrasında yaşanan olaylar çok partili hayata geçiş
için elverişli bir ortamın henüz oluşmadığını
göstermiş oldu.



Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası kapatıldıktan
bir yıl kadar sonra,partinin önderleri Atatürk’e
karşı düzenlenen ‘’İzmir Suikasti’’ne
karıştıkları gerekçesiyle İstiklal
Mahkemelerine verildiler.Fakat,mahkeme,Atatürk’ün
yakın arkadaşları tarafından kendisine karşı
girişilen siyasal eylemin bitişini de simgelemiş
oldu.Onların suçu,devrimlerin yapılış
hızını ve M.Kemal Atatürk’ün artan
gücünü eleştirmiş olmaktıBu suçlarını
Atatürk’ün ölümüne kadar etkin
siyasetin dışında bırakılarak ödediler.(7)



d)Bir başka çok parti denemesi:Serbest Cumhuriyet
Fırkası:



d.1)1929 Ekonomik Buhran ve SCF’nin kuruluşu


Ülke
İsmet(İnönü)Paşa’nın hükümeti
döneminde.1908’den bu yana ilk kez siyasi istikrar
kazanmıştı.Ancak bunların hiçbiri halkın
ekonomik durumunun düzelmesini sağlayamadı.



Hükümeti 1929’a kadar görece açık
bir pazarı sürdürmekle yükümlü kılan
Lozan Anlaşması’nın getirdiği kısıtlamalar
altında işleyen ekonomide durgunluk devam
etti.Ticari,,sınıflar,bu dönemi,ileride
kısıtlanacakları düşüncesiyle ithal
ürünleri biriktirmek için kullandılar.Sonuç
olarak Türkiye’nin ticaret açıkları;fiyatların
yükselmesine ve genel ekonomik hoşnutsuzluğa yol
açarak büyük bir artış gösterdi.Savaşın
yıprattığı ekonomiyi kurtarmak için
beklenen yabancı sermaye,Biritanya ve Birleşik Devletler
gibi sermaye ihraç eden ülkelerin Türkiye’nin
ekonomik gelişmesine fazla öncelik vermemeleri nedeniyle
gerçekleşmedi.1929’da Wall Street’in
iflası,Türkiiye’nin nerdeyse yegane ihraç
ürünü olan tarımsal ürünlerin fiyatında
keskin bir düşüşe yol açarak zaten kritik
olan durumu daha da ağırlaştırdı.(8)



Bu yıllarda önemli sıkıntılar doğdu.
Hükümetin denetlenmesi gerektiğine inanıldı
ve muhalefet bir partinin kurulmasına karar verildi. Kurulacak
bu yeni partinin sıkıntıları atlatmakta yararlı
olacağına inanılıyordu. Özellikle demokrasi
yanlısı Atatürk bu düşünceyi
destekleyen kişilerin başında gelmekteydi. Bu amaçla
dönemin Paris büyükelçisi Fethi Beyle konuşarak
bir parti kurmasını rica etti. Fethi Bey de Atatürk’ün
bu ricasını kırmayıp teklifini kabul etti. Ancak
Fethi Bey yeni bir kurmak için bir şart ileri sürmüştür.
CHF başkanı Atatürk’ten her iki fırka
arasında tarafsız kalmasını istedi. Bu isteğinin
nedeni ileride sadece hükümete değil,devlete de
muhalif duruma düşürülmesi ve belki de “hıyanet-i
vataniye” ile suçlanması ihtinalini ortadan
kaldırmaktı.Atatürk bu isteği olumlu karşıladı
ve böylece Serbest Cumhuriyet Fırkası resmen 12
Ağustos 1930’da kuruldu.



d.2)Kuruluşu sonrasında SCF’nin durumu:


SCF
gerek eleştirerek gerekse görüş bildirerek
CHF’nin eksiklerini ortaya çıkarmak amacıyla
kurulmuştur diyebiliriz. Yani demokrasi için değil
de CHF için faydalı olacağı düşünülerek
kurulması desteklenmiştir. Ancak evdeki hesap çarşıya
uymamış SCF zamanla gelişerek CHF’yi kötülemeye
hatta onun yerini almaya çalışınca Atatürk
bu partinin ileride kendileri için bir tehdit oluşturacağını
anlamıştır.



Mustafa Kemal Paşa,muhtemelen,Mecliste CHF icraatının
eleştirilmesini,hatta İsmet Paşa’nın da
biraz hırpalanmasını istiyordu.Buna izin
vermekte,kendi partisinin o sıradaki yöneticilerine
“onlarsız olunmaz”olmadıklarını
sezdirecek, dolayısıyla partisi içinde kendi gücünü
arttırmış olacaktı.Fakat SCF’nin
istediğinden daha hızlı ve daha ileri gitmesi
üzerine,bir ölçüde hizaya getirilmelerini
umduğu yöneticiler de dahil olduğu halde partisiyle
dayanışma göstermek gereğini erkenden
duymuştur.(9)



d.3)SCF’nin kapanışı:


Halk
SCF’nin çağrılarına büyük bir
coşkuyla karşılık vermiştir.Büyük
kalabalıklar Fethi Bey’i Anadolu’da gittiği her
yerde coşkuyla karşılamış ve rejime yönelik
bütün muhalefet Serbest Fırka’nın
çevresinde toplanmıştır.Fethi Bey’in
Eylül 1930’da İzmir’e gelişi sırasında
kitle gösterisi olmuştur.Bunları grevler ve küçük
işçi sınıfından gelen militanca bir
hareket izlemiştir.Halkın hiç beklemediği
tepkisiyle sarsılan M.Kemal,sadık muhalefeti 17 Kasım
1930’da dağıtarak iki partili siyasal hayata
deneyimine son vermiştir.(10)SCF ile TCF arasında bir
karşılaştırma yapılacak olursa aralarında
şöyle bir fark olduğu ortaya çıkacaktır:SCF
kendi kurucusu tarafından kapatılmış oysa ki TCF
çıkan isyan sonucunda zorla kapatılmıştır.



d.4)Menemen olayı:


SCF’nin
kapatılmasının ardından İzmir yakınlarındaki
Menemen’de bir isyan patlak verdi.(23 Aralık
1930)Nakşibendi tarikatına mensup olan Derviş Mehmet
“Din elden gitti,şeriat isteriz.” Şeklinde
propaganda yaparak halkı kışkırtmıştır.
Kandırdığı cahil insanlarla birlikte isyanı
başlatmıştır.Bu isyan İslam hukukunun ve
halifeliğin geri getirilmesi için başlatılmış
bir isyandır.İsyan amacına ulaşamamış
ve kısa sürede bastırılmıştır.Ancak
hem isyanı bastıran Türk ordusundan hem de isyancılar
arasından çok sayıda can kaybı
olmuştur.Özellikle olayı duyan ve Menemen'de yedek
subaylık yapan Kubilay adlı genç öğretmenin
başına gelenler insanlık dışıdır.Derviş
Mehmet ve adamları kendilerine müdahale etmek isteyen
Kubilay’ın üzerine saldırarak başını
kesip bu kesik başı bir sırığın üstüne
geçirerek sokak sokak dolaştırıp tabir-i caizse
shov yapmışlardır.Ordu kasabayı kuşatmış,
çevrede seferberlik ilan edilmiştir.Atatürk
Menemenlilerin bu davranışlarını doğrudan
doğruya Cumhuriyet’e yönelik görüyordu.Hemen
askeri mahkeme kurulmuş olaya karışanlar
yargılanmıştır.Hak ettikleri cezayı alan
gericiler hiç ummadıkları bir ders almış
yaptıkları yanına kalmamıştır.


İsyan,yüzyıllar
boyunca yurtta yalnız dini değil,siyasi ve sosyal yaşamın
da temelini oluşturmuş olan tarikatların,Meclisin bir
kalem darbesiyle ortadan kaldırılamadığını
göstermiştir.Bunlar,halkın içine işlemiş
oldukları için,yer atında hala yaşıyor,en
ufak bir kıvılcımla patlamaya hazır
bekliyorlardı.Çünkü M.Kemal’in dini
reformları yeni bir yaşama göreneği gibi
geliştirilmemiş;tepeden inme ve yapay bir şekilde
yerleştirilmişti.Halkın kendi adına yapılmış
olan devrimin gerçek anlamını kavrayabilmesi için
bir,hatta iki kuşak gelip geçmeliydi.(11)



e)Başka siyasal parti kurma girişimleri



e.1)Ahali Cumhuriyet Fırkası:


26
Eylül 1930’da Abdülkadir Kemali (Öğütçü)
Bey tarafından Adana’da kurulmuştur.Kuruluşundan
itibaren hükümet yanlısı basında parti ve
kurucusu olumlu karşılanmamıştır.Eski
prensiplerine sadık olup olmadığı konusunda
şüpheler oluşmuştur.Abdül Kadir Kemali
Bey,partiyi kurduğu gün program ve tüzüğünü
hükümet onaylatmış ve yayınlamıştır.Merhum
romancı Orhan Kemal’in babasıdır ancak onun gibi
ilerici bir siyasal görüşe sahip olduğunu
söylemek yanlış olur.Üç aydan kısa
bir süre boyunca faaliyette bulunmuştur.Maraş gibi
birkaç güney ilinde şube açmış
ancak hiçbir belediye seçiminde başarı
gösterememiştir.21 Aralık 1930’da Bakanlar
Kurulu kararıyla kapatılmıştır.


e.2)Türk
Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi:


 
29 Eylül 1930
günü,Edirne’de Mimar Kazım Tahsin Bey tarafından
kurulmaya çalışılmışsa da resmi
kayıtlara göre hükümetçe komünist
eğilimli olduğu iddia edilerek faaliyette bulunmasına
izin verilmemiştir.Partinin amacı sermayedarlara karşı
Türk işçi ve çiftçisini savunmak,bu
sınıfa da Türk toplumsal hayatında bir yer
sağlamaktır.Devrimlere bağlılığını
dile getirmiş ve Mustafa Kemal Paşa’nın yol
göstericiliğini benimsediklerini ifade etmişlerdir.CHF’ye
“özce de biçimce de yakındır.”
(12)1930 yılında  bir başka girişim
II.Meşrutiyet Dönemi’nde Dr.Hasan Rıza’nın
kurduğu Sosyal Demokrat Fırkası’nı yeniden
diriltmeye çalışmasıdır.Aynı yıl
içersinde bunun dışında başka tasarımlar
d olmuştur.


e.3)Layık
Cumhuriyetçi İşçi ve Çiftiçi
Fırkası:


Sol
eğilimli maceraperest bir gazeteci olan Arif Oruç,İstanbul’da
SCF’nin kapanmasından altı ay sonra bir parti kurma
girişiminde bulunmuş ancak bir sonuç
alamamıştır.Sansasyon gazeteciliğiyle yaşadığı
dönemde ün salmıştır.Yayınladığı
bazı yazılardan dolayı hapis ve para cezası
almıştır.1931 tarihinde gazetesinde ayrıntılı
bir program ilan edip yeni bir parti kurma girişiminde
bulunmuştur.Ancak hükümet izin vermemiş ve Arif
Oruç da 19Ağustos 1931’den itibaren gazetesini
kapatmıştır.Laik Cumhuriyetçi İşçi
ve Çiftçi Fırkası sonuçsuz bir girişim
olarak kalmıştır. 



f)Genel değerlendirme


1930
yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın
kapanmasından sonra çok partili rejimin Türkiye için
uygun olmadığı anlaşılmıştır.Bu
görüşü destekleyenlerin sayısı giderek
artmış ve Tek partili sistem daha da güçlenmiştir.9Mayıs
1935’te CHP Büyük kurultayı toplanmıştır.Bu
kurultayda partinin otoriter ve totaliter niteliklerinin daha da
belirli bir hale geleceği açıkça
anlaşılmıştır.Atatürk 1936 Haziranında
aldığı bir kararla CHP’ye yeni bir hüvviyet
kazandırmıştır.Parti idaresi,Devlet idaresiyle
birleştirilmiş,devletle parti içiçe
girmiştir.Oluşan bu “yeni şekle göre
İçişleri Bakanları Genel İdare Kurulu’na
alınıyor,aynı zamanda partinin genel sekreteri
oluyorlardı.Valiler bulundukları ilin parti başkanlığını
da yapacaklardı. Genel müfettişler ise,mıntıkaları
içinde devlet işlerini olduğu gibi,parti faaliyet ve
teşkilatını da teftiş edeceklerdi.”(13)Atatürk’ün
ölümünden sonra 26Aralık 1938’de kurultay
olağanüstü toplanmış,parti genel
başkanlığına İsmet İnönü
seçilmiş ve Atatürk parti tüzüğünde
yapılan değişiklikle onu “değişmez
genel başkan”yapmıştır.II.Dünya Savaşı
çıktığında Türkiye rejim yönünden
işte bu aşamada bulunuyordu.


III.İkinci
Dünya Savaşı ve Sovyetler Birliğinin Çok
Partili Hayata Geçişimizdeki Etkileri


a)İkinci
Dünya Savaşı:


1Eylül
1939 günü Hitlerin Polonya’ya saldırısı
ile başlamış ve altı yıla yakın bir
süre içersinde tüm dünyayı etkisi altına
almayı başarmıştır.Türkiye savaş
başlamadan İngiltere ve Fransa ile işbirliği
yapma kararı almıştı.Savaş başladıktan
sonra da bu tutumunu değiştirmemiş ve Berlin Roma
mihverine karşı Batı ile kesin bir ittifak anlaşması
yapmıştır.Ancak savaşa girmemiştir.“Önce
‘harp dışı’ sonra ‘tarafsızlıkla’
ifade edilen bir politika ile savaşın sonuna kadar
gelmiştir.”(14)


Türkiye
savaşa fiilen katılmasa da savaşın yıkıntılarının
dışında kalmayı başaramamıştır.Ekonomik
ve endüstriyel gelişmeyi gereği kadar
gerçekleştirememiş olmamız sıkıntılarımızın
bir kat daha artmasına neden olmuştur.Ülkemize ihtiyaç
duyulan birçok madde dışarıdan getirtildiği
için savaş zamanı bu maddeleri temin etmekte
zorlanmıştır.Bunun sonucunda halk ana ihtiyaç
maddelerini dahi temin edemez olmuş;işsizlik,karaborsa,açlık
ve sefalet başgöstermiştir.Ölülerini
kefensiz gömenler bile olmuştur.Memleket işte bu
haldeydi.Tek partili idare yönetiminde zaaflar artmış,halkın
şikayetleri çoğalmaya başlamıştır.Bu
ortamda basın eleştiri yapıp hükümetin
icraatlarıyla ilgili görüş bildirememiştir.Öyle
ki vatandaşın polis tarafından hiçbir sebep
gösterilmeksizin tutuklandığı da olmuştur.Tüm
bunlara rağmen savaş sonunda ortak bir düşünceye
varılmış,hekes İnönü’nün
başarılı ve isabetli bir dış politika ile
ülkemizi savaşın dışında tuttuğu
konusunda hem fikir olmuştur.Dünya yakıp yıkılırken
Türkiye bu tahribattan etkilenmemiştir.Ancak savaşa
girmemiş olmamıza rağmen savaşa katılan
ülkelerde bile görülmeyen iktisadi sıkıntılar
yaşamışızdır.Bunun tek sorumlusu olarak tek
partili rejim gösterilmiştir.Bu aksaklığın
giderilmesi için de tek çözüm olarak çok
partili rejime geçilmesi gösterilmiştir.


b)Sovyet
Tehdidi:


II.Dünya
Savaşı’nın başladığı tarihe
kadar,Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki dostluk
bozulmamıştır.Ancak savaş karşısında
görüş ayrılıkları ortaya
çıkmıştır.Türkiye ikinci Dünya
Savaşı’nın çıkmasını
istemediği için daha savaş başlamadan İngiltere
ve Fransa’ya bağlanmıştır.Sovyet Rusya ise
Batılılarla uzun uzun görüşmüş,savaşın
çok yaklaştığı sırada Batılılarla
anlaşmaktan vazgeçip Almanya ile saldırmazlık
paktı imzalamıştır.Hitler de kendisi için
çok önemli olan Sovyet tarafsızlığını
garantiye aldıktan bir hafta sonra savaşı
açmıştır.Moskova bizden Batılılar’dan
ayrılıp kendisi gibi bir tarafsızlık politikası
izlememizi istemiş,bu amaçla baskı yapmaya
başlamıştır.Türkiye ise verdiği
karardan dönmeyip 1939 Ekiminde kesin ittifak anlaşmasını
imzalamıştır.Böylece Türk-Sovyet dostluğu
sona ermiş,Türkiye Sovyet Rusya’yı dikkatle
izlemeye başlamıştır.Türk-Sovyet ilişkileri
savaş içinde cephe durumlarına göre değişiklik
göstermiştir.Sovyet Rusya kendi güvenliği için
Türkiye ile belli bir dönem iyi geçinmeye
çalışmıştır.Ancak bu rahat dönem
1949 Ocağı’nda Sovyetlerin Stalingrat zaferinden
sonra yeniden değişiklik göstermiştir.Sovyetlerin
kendine güveni yeniden gelince Türkiye’ye savaşa
girmesi konusunda baskı yapmaya kaldığı yerden
devam etmiştir.Ankara, savaşa girmeyi kabul etmeyince
Türk-Sovyet ilişkileri yeniden soğumuştur.


İngiltere
Türkiye’yi dünyaya yeni düzenini verecek olan
Sanfransisko Konferansı’na davet etmiştir.Bu
konferans Türkiye için oldukça önemlidir.Türkiye
savaşa katılmamış olmasına rağmen galip
devletletle yeni düzenin kurulmasında rol oynayacaktı.Savaş
sonunda tek partili diktatörlük idareleri tüm dünyada
itibarını kaybetmiş,dünyayı büyük
felaketlere sürükleyenlerin tek partili devletler olduğu
ortaya çıkmıştır.İşte Türkiye
de Sanfransisko Konferansı bünyesinde toplanan demokratik
topluluğa katılırken tek partili otoriter ve totoliter
rejimi bırakıp çok partili hayata geçmeye
karar vermiştir.


IV.1945-1961
yılları arasında Türkiye’de Çok
Parti Bilmecesi


II.Dünya
Savaşı sonrasında bütün dünyada
demokrasi düşüncesi eskisinden daha çok kuvvet
kazanmıştır.1941’de Amerika ile İngiltere’nin
Atlantik Beyannamesi’ni yayınlamaları,savaş
sonrasında da 1945’te Birleşmiş Milletler
Teşkilatı’nı kurmak için girişilen
çalışmalar bizde de demokrasi isteğini
uyandırmıştır.Basın da demokratik sistemi
savunmuştur.Gerekli ortamın hazır olduğuna
inanılmıştır.Öncelikle 1945’te dönemin
tanınmış işadamlarından Nuri Demirdağ
Milli Kalkınma Partisi‘ni kurmuştur.7Ocak 1946’da
Celal Bayar,Fuad Köprülü,Refik Koraltan,Adnan Menderes
Demokrat Parti’yi kurmuşlardı.Birkaç ay içinde
de partilerin sayısı beklenmedik bir hızla artmaya
başlamıştır.Kurulan bu partiler içinde
sadece Demokrat Parti ve Fevzi Çakmak ile arkadaşlarının
kurduğu Millet Partisi’nin millet üzerinde etkileri
görülmüştür.


a)1946
Seçimleri:


Tek
partiden çok partili rejime geçiş,CHP’nin
kendi bünyesiyle de ilgili önemli kararlar almasını
gerekli kılmıştır.Bu nedenle 10Mayıs 1946
tarihinde CHP’nin II.Olağanüstü Kurultayı
Ankara’da toplanmıştır.Bu kurultayda alınan
kararlar sonucu CHP’nin programında ve tüzüğünde
önemli değişiklikler yapılmıştır.
Programın dördüncü maddesinde iki dereceli seçim
konusundaki hüküm kaldırılarak yerine
“milletvekilleri seçimlerinde tek dereceli seçim
taraftarıyız.” cümlesi konmuştur.Dernek
kurma hürriyetini kısıtlayan yirmi ikinci madde ise
tamamen kaldırılmıştır.Bu kurultayda CHP
parti tüzüğünde yapılan en önemli
değişikliklerden biri de “müstakil
grubun”mevcudiyetine son vermekle ilgiliydi.Çok partili
rejime geçişten sonra böyle bir grubun
faaliyetlerine ihtiyaç kalmıyordu.Parti tüzüğüyle
ilgili bir diğer önemli karar da “Değişmez
Genel Başkanlık”kurumunun ortadan
kaldırılmasıdır.(15)


1946’da
ilk defa birden çok partinin katıldığı tek
dereceli seçim yapılmıştır. Gerçekte
seçimi kazandığı halde hile ve baskı ile
Demokratik Parti Meclise sadece 65 milletvekili ile girmiştir.Daha
sonra seçim kanunun yenilenmesi yoluna gidilmiştir.16
Şubat 1950’de kabul edilen kanun gereğince 14 Mayıs
1950’de gizli oyla,serbest bir seçim yapılmıştır.”Seçim
sonunda,487 milletvekilliğinden 396’sını
Demokratik Parti,69’unu CHP,13’ünü Millet
Partisi,9’unu da bağımsızlar kazanmıştır.22
Mayıs 1950’de yeni Büyük Millet Meclisi 384 oyla
Cumhurbaşkanlığı’na Demokratlar’ın
adayı Celal Bayar’ı seçmiştir.İlk
Demokrat Parti hükümetini Adnan Menderes kurmuştur.”(16)


CHP’nin
yıkıcı muhalefeti yüzünden iç
politikada önemli sorunlar ve gerginlikler yaşayan
Demokratik Parti 1958 seçimlerini bir yıl öne almak
zorunda kalmıştır.Böylece seçimler 1957’de
yapılmış,seçimleri yine Demokrat Parti
kazanmıştır.Seçimlerin sonrasında da iç
politikada gerginlikler devam etmiş ve sonunda 27 Mayıs
ihtilali patlak vermiştir.İhtilal sonrasında Demokrat
Parti parlamento grubu,başbakan ve cumhurbaşkanı da
dahil olmak üzere tutuklanmıştır.Yargılanmaları
Yüksek Adalet Divanı tarafından gerçekleştirilmiş,bu
yargılama sonucu Başbakan Menderes,Dışişleri
Bakanı Zorlu ve Maliye Bakanı Polatkan idama mahkum
edilmiş,diğerleri müebbet hapse çevrilmiştir.


Demokrat
Parti mahkeme kararıyla fesh olduğu için bir sonraki
seçimlere katılamamıştır.Bu durumda
CHP,Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi,yeni kurulan
Yeni Türkiye Partisi ile Adalet Partisi seçime girmiştir.


b)1961
Seçimleri:


Yeni
seçimler nisbi temsil sistemine dayanarak 15 Ekim 1961’de
yapılmıştır. Ancak hiçbir parti bu sistem
içinde çoğunluk sağlamayı
başaramamıştır.Hem mecliste hem de yeni
anayasanın getirdiği senatoda CHP ile Adalet Partisi en çok
yer elde etmişlerdir.Budurum karşısında Batı
demokrasilerinde çok görülen partiler arası
“koalisyon” hükümeti kurma gereği ortaya
çıkmıştır.Cemal Gürseli cumhurbaşkanı
seçilmiş,hükümeti kurma görevi CHP genel
başkanı İsmet İnönü’ye
verilmiştir.İnönü ilk kabineyi CHP-AP koalisyonu
ile kurmuştur.Daha sonra CHP-YTP-CKMP üçlü
koalisyon kabinesi kurulmuştur.


V.SONUÇ


Görüldüğü
gibi tarihimiz boyunca yönetim biçimini demokrasiye
yaklaştırmak, ülkeyi tek partili otoriter ve totaliter
rejimden kurtarmak için büyük emek harcanmış
ancak bu girişimler çoğu zaman hayal kırıklığıyla
sonuçlanmıştır.Bu girişimlerin tam
anlamıyla amacına ulaştığını
söylemek doğru olmaz.Çok partili hayata geçiş
için bulunulan her girişim bir isyanı,ayaklanmayı
da beraberinde getirmiştir.Yine de zamanın şartlarına
göre bir değerlendirme yapılırsa o dönemde
çok partili hayata geçişte az bir yol
katedildiğini söylemek biraz insafsizca olur.Siyasal
yaşamımızın bugünkü halini almasında
geçmişteki girişimlerin büyük payı
vardır.Son olarak anlatılan olaylarla ilgili şu
analizleri yapmak mümkündür:


1)Yaşanılan
her ekonomik kriz sonrasında yeni bir parti arayışı
içersine girilmiştir.



-1929’daki
ekonomik buhran sonucu hükümeti eleştirecek bir
mekanizma olmadığı için,eksiklerin ortaya
çıkarılması amacıyla SCF’nin
kuruluşuna karar verilmiştir.Yine II.Dünya Savaşı
sırasında aksayan ticaret nedeniyle halk bazı ana
maddelerini temin etmekte güçlük çekmiş
ve ekonomik sıkıntı başlamıştır.Bunun
üzerine halk,savaşa katılmamış olmasına
rağmen bu denli zarar görmesinin faturasını yine
tek partili rejime kesmiştir.



-Çok yakın
bir zamanda yaşadığımız 3Kasım
seçimleri de buna örnek teşkil etmektedir.Halk son
üç yıldır yaşadığı ekonomik
sıkıntının tek sorumlusu olarak siyasileri
göstermiş,çareyi seçime gitmekte
bulmuştur.Geçmişte olduğu gibi yeni partiler
kurulmuş ve seçim yapılmıştır.


2)Hiçbir
partinin iktidarda kalma garantisi yoktur.


 -Çok
partili hayata geçiş için uygun ortamın
olmadığı gerekçe gösterilerek 15 yıl
kadar bir süre boyunca CHP tek başına iktidar
olmuştur.Ancak bunun sıkıntısını
yaşayan halk ilk çok partili seçimde CHP’ye
“karşı” tavır almış ve Demokrat
Parti’yi desteklemiştir.3 Kasım seçimlerinde
de halkımız ülkeyi içine düştüğü
ekonomik krizden bir türlü kurtaramayan hükümeti
oluşturan partileri saf dışı bırakıp
CHP ve AKP’ye destek vermiştir.


3)Politikada
her zaman menfaatler ön plandadır.


-1961
seçimlerinden sonra hiçbir parti çoğunluk
sağlayamayınca CHP ve Adalet Partisi koalisyon hükümeti
kurmuşlardır.Bugün de her ne kadar koalisyon hükümeti
kurulmamış olsa da mecliste farklı siyasi görüşe
sahip iki parti yani CHP ve AKP yer almaktadır.


4)Tarih
“hakikaten” de tekerrürden ibarettir.Yaşanan
tüm bu benzer olaylar başka hangi sözle açıklanabilir
ki? 


 



              DİPNOTLAR:



(1)    
Kapani,Münci,Politika
Bilimine Giriş(Ankara,Bilgi Yayınevi,Ekim 2000),s.74



(2)    
Mumcu,Ahmet-Su,Mükerrem
K.,T.C.İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük
(İstanbul, Milli Eğitim Basımevi,2000),s.183-184



(3)    
Ayata,Ayşe
Güneş,CHP(Örgüt ve İdeoloji),(Ankara,Gündoğan
Yayınları,Ağustos 1992),s.64-65



(4)    
Mumcu,Ahmet-Su,Mükerrem
K.,T.C.İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük,(ist.,Milli
Eğitim Basımevi,2000),s.186



(5)    
Ekinci,Necdet,II.Dünya
Savaşı’ndan Sonra Türkiye’de Çok
Partili Döneme Geçişte Dış
Etkenler(İstanbul,Kardak Uluslar arası Basın Yayın
Dağıtım,Ekim 1997)s.74



(6)    
Serdarlar,Neriman-Çetinkanat,Fahriye,Türkiye
Cumhuriyet’nin 75.Yıl Dönümü Türkiye
Cumhuriyet Tarihi(Makale,Dışişleri Bakanlığı
Web Sayfası /www. mfa.gov.tr)



(7)    
Kongar,Emre,21.Yüzyılda
Türkiye(İstanbul,Remzi Kitabevi,Kasım 1998),s.139



(8)    
Ahmad,Feroz,Modern
Türkiye’nin Oluşumu (İstanbul,Kaynak
Yayınları,Aralık 1999)s.76



(9)    
Tuncay,Mete,T.C.’nde
Tek Parti Yönetiminin Kurulması(1923-1931) (İstanbul,
Cem Yayınevi,1992)s.254



(10)
 Ahmad,Feroz,Modern
Türkiye’nin Oluşumu(İst.,Kaynak Yayınları,Aralık
1999)s.77



(11)
 Kinross,Lord,ATATÜRK/Bir
Milletin Yeniden Doğuşu(İstanbul,Altın Kitaplar
Yayınevi,Aralık 1994)s.526



(12)
 Tuncay,Mete,T.C.’nde
Tek Parti Yönetiminin Kurulması(1923-1931),(İst.,Cem
Yayınevi,1992)s.276



(13)
 Burçak,Rıfkı
Salim,Çok Partili Hayata Geçişimiz Üzerinde
II.Dünya Savaşı’nın Etkisi(Makale,Yeni
Türkiye/Türk Demokrasisi Özel Sayısı,Eylül-Ekim
1997, Yıl:3,Sayı:17)s.644



(14)
 Burçak,Rıfkı
Salim,Çok Partili Hayata Geçişimiz Üzerinde
II.Dünya Savaşı’nın Etkisi(Makale,Yeni
Türkiye/Türk Demokrasisi Özel Sayısı,Eylül-Ekim
1997,Yıl:3 Sayı:17)s.645



(15)
 Baydur,Mithat,CHP:Milli
Mücadele ve Kuruluş Dönemi (Makale,Türk Yurdu,
Ankara,Evren Yayıncılık,Ekim
1998,Cilt:18,Sayı:134)s.97



(16)
 Yüksel,Orhan,Çok
Partili Çağa Giriş ve Demokrasi (Makale,Hayat Tarih
Mecmuası, İstanbul,Doğan Kardeş Matbaacılık
Sanayi A.Ş. Basımevi,Ekim 1973,Yıl:9, Cilt:2,
Sayı:9-10)



         KAYNAKLAR



Kitaplar:



-         
Doç. Dr. Ayşe
Güneş Ayata /CHP(Örgüt ve İdeoloji)



Gündoğan
Yaynıları,Ankara



Çevirenler:Belkıs
Tarhan,Nüvit Tarhan  


Baskı,Cilt:Zirve
Ofset



Birinci Basım:Ağustos
1992



-         
Dr. Necdet Ekinci /
II.Dünya Savaşı’ndan Sonra Çok Partili
Hayata Geçişte Dış



Etkenler



      Toplumsal
Dönüşüm Yayınları:59



      Doç.Dr.
Orhan Yavuz Dizisi:7



      1.Baskı:Ekim
1997



      Baskı:Zafer
Matbaası,Ekim 1997



      Genel
Dağıtım:Kardak Uluslararası Basın Yayın
Dağıtım,İst.



-         
Emre Kongar /21.Yüzyılda
Türkiye



Remzi Kitabevi A.Ş.,İst.



Büyük Fikir Kitapları
Dizisi :101



Birinci Basım:Mart,1998



On beşinci Basım:Kasım,1998



-         
Mete Tuncay / T.C.’nde
Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması(1923-1931)



Cem Yayınevi,İst.



Baskı:Doğan Ofset



Üçüncü
Basım:1992



-         
Münci Kapani /
Politika Bilimine Giriş



Bilgi Yayınevi Ankara



Basım: Ekim 2000



-         
Lord Kinross /ATATÜRK,Bir
Milletin Yeniden Doğuşu



Altın Kitaplar Yayınevi 
İst.



Türkçesi: Necdet
Sonder



12.Basım:Aralık 1994



-         
Feroz Ahmad /Modern
Türkiye’nin Oluşumu



Kaynak Yayınları İst.



Çeviren:Yavuz Alogan



2.Basım:Aralık 1999



Makaleler:



               
-     Hamit
Ersoy /Türkiye’de Demokrasi Serüveni



Yeni Türkiye 18



Basım:Kasım-Aralık
1997



Yıl: 3 Sayı: 18



Sivil Toplum Özel Sayısı



               
-     Rıfkı
Salim Burçak / Çok Partili Hayata Geçişimiz
Üzerinde II.Dünya Savaşı’nın
             



                     
Etkisi



                   
  Yeni Türkiye 17



                     
Basım:Eylül-Ekim 1997



                    
 Yıl: 3 Sayı:17



                     
Türk Demokrasisi Özel
Sayısı



-         
Mithat Baydur / CHP:Milli
Mücadele ve Kurtuluş Dönemi



Türk Yurdu



Basım: Ekim 1998



Cilt:18 Sayı:134



Baskı: Evren Yayıncılık
A.Ş. Ankara



-         
Orhan Yüksel / Çok
Partili Çağa Giriş ve Demokrasi



Hayat Tarih Mecmuası



Basım: Ekim 1973



Yıl:9 Cilt:2



Sayı:9-10 Sıra
No:105-106



Baskı:Doğan Kardeş
Matbaacılık Sanayi A.Ş. Basımevi ,İst.



50.Yıl Özel Sayısı



-         
Neriman Serdarlar- Fahriye
Çetinkanat (Türkiye Cumhuriyeti’nin 75.Yıl



Dönümü,Türkiye
Cumhuriyet Tarihi



Dışişleri Bakanlığı
web sayfası



www.mfa.gov.tr      



 


http://us.geocities.com/begunay/z26.htm