Siyasi Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyasi Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2012 Çarşamba

İstiklal Mahkemesi, sanıkları asabilmek için yürürlüğe girmemiş kanuna sarılmış


Nobel Ödüllü romancı William Faulkner öyle demiş: "Biz tarihe doğru gitmeyiz, tarih dalgalar halinde üstümüze gelir ve bizi geleceğe doğru iter."

Türkiye'nin son yıllarda içine girdiği tarihe dönüş eğilimi, bu sözün ışığında yeniden düşünülmeli. Uzun bir süre tarihin önüne set çekilebileceği sanıldı, lakin sular artık barajın üstünden boşalmakta, bizi de beraberinde sürüklemekte.

Ne demek mi istiyorum? Şunu:

"Muhteşem Yüzyıl" dizisinin izlenme rekorları kırmasının ardından "Fetih 1453"ün tüm zamanların gişe rekorlarını alt üst etmiş olması, tarihin üstümüze doğru dört nala geldiğinin en somut göstergesi oldu. Ardından TRT, bu yarışa Kemal Tahir'in "Kurt Kanunu" romanını diziye uyarlayarak katıldı. İzmir Suikastı ve İttihatçıların temizlenmesi operasyonu çevresindeki olayları işleyen "Kurt Kanunu", kaçınılmaz olarak yakın tarihin kara deliklerinden birini daha tartışmaya açmış oldu. İyi de oldu.

"Kurt Kanunu" Kemal Tahir'in İttihatçı-Kemalist kapışmasının son raundunu ortaya sermesi bakımından olduğu gibi yakın tarihin önemli dönüm noktalarına ilişkin yalın ve keskin eleştirilerini de gündeme getirmesi bakımından cesurca kaleme alınmış bir eserdir. Romanın bazı cümlelerinin altını ısrarla çizmek gerekir. Mesela idam edilen Kara Kemal şöyle diyor romanda:

"Halifeyi İngilizler alıp gittiler de halifeliğini neden sürdürmediler?... Bu halifeliğin kaldırılması işi, görünürde, bizden çok Müslüman sömürgeleri olan büyük devletlerin işine gelse gerek... Halifelik sürüp çıkarılırken, Fener Patrikhanesi'nin İstanbul'da bırakılmasına akıl erdirmek zordur."

Nasıl? Geçen hafta "Hilafetin kaldırılmasını İngilizler mi istemişti?" başlığı altında yazdıklarımı üç cümlede özetleyiveriyor, değil mi? Kemal Tahir, içinden geçenleri Kara Kemal'e cesaretle söyletmeye devam eder:

"Hakkımızda karar çoktan verilmiş... Yani Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma, halifeliği ortadan kaldırma kararı... Ama ne olursa olsun, bir dünya imparatorluğu bizim (İttihatçıların) elimizde parçalandı. 400 milyon İslamlığın halifeliği kaldırıldı ortadan... Sorumlusu biziz. Suç ne kadar büyükse çekilecek cezanın da o kadar büyük olması gerekir... Bu anda, yüzüme vuran darağacı gölgesi, suikast suçlusu olduğumdan değildir Emincim... Büyük suçun gölgesidir bu..."

Kemal Tahir'in "büyük suç" dediği, Osmanlı'nın batırılması ve hilafetin kaldırılmasıdır ve Kara Kemal farkına varmadan buna hizmet ettiğinin vicdan azabını yaşamaktadır.

Bu kadar net... Ona göre İttihatçılar gerçekte bu suçun cezası olarak asılacaklardır!

Aynı suikast davasında asılan Ziya Hurşid'in ağabeyi Ahmet Faik Günday'ın geçen yıl Bengi Yayınları tarafından çıkarılan "İki Devir Bir İnsan" adlı hatıratı (Hazırlayan: Süleyman Beyoğlu) İzmit Suikastı davası hakkında ilginç açıklamalarda bulunur. Faik Bey aynı davada yargılanıp beraat etmiştir. Suikast davası hakkında şu ilginç açıklamaları yapıyor (sadeleştirdim):

İzmir Suikasti davası görülürken henüz yürürlüğe girmemiş olan yeni Ceza Kanunu'na göre asılanların fotoğrafları 16 Temmuz 1926 tarihli gazetelerin ilk sayfasını boydan boya kaplamıştı.

"Bu İstiklal Mahkemesi'nin hükümleri tamamen yasa dışıdır. Öncelikle yürürlükte bulunan eski Ceza Kanunu'na göre hüküm vermek mecburiyetinde olan mahkeme, henüz yürürlüğe girmeyen yeni Ceza Kanunu'na göre idam hükmü veremezdi. Yürürlükte olmayan Ceza Kanunu'nda idam hükmü olduğu için mahkeme ona göre hüküm vermiştir."

Faik Günday'ın kastettiği hukuksuzluk şudur:

İstiklal Mahkemesi, İzmir Suikastı davasında idam kararını verdiği tarihte, yani Temmuz 1926'da Şubat ayında kabul edilen yeni Ceza Kanunu henüz yürürlüğe girmiş değildi. Yürürlüğe girme tarihi, 4 Ekim 1926 olarak belirlenmiştir kanunda. Fakat mahkeme, bir hukuksuzluk şaheseri ortaya koymuş, yürürlükteki Ceza Kanunu'na göre idam hükmü veremeyeceği için henüz yürürlüğe girmemiş olan ve yürürlüğe girmesine daha 3 ay bulunan yeni Ceza Kanunu'na göre vermiştir idam hükümlerini. Böylece aynı yılın Şubat'ında İskilipli Atıf Hoca'yı kanundan 1,5 yıl önce yazdığı kitabından dolayı idam eden mahkeme, bu defa da yürürlüğe girmemiş bir kanuna dayanarak (!) adam asmakta bir sakınca görmemiştir!

Faik Günday, kardeşi dahil idam edilenlerin 'demokrasi şehitleri' olduğunu yazmakta ve bu hakikatin bir gün ortaya çıkacağını savunmaktadır.

Bu kadar da değil. Sonradan Muhasebat Umum Müdürlüğü de yapmış olan Selanik doğumlu İhsan Pırnar, hatıralarında İzmir Suikastı davasının arkasındaki gerçek niyeti ortaya koyar. Pırnar'a göre mahkeme sürecinde şu gariplikler yaşanmıştır:

1) Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa mahkeme süresince İzmir Çeşme'dedir. Başta İsmet Paşa olmak üzere hükümet üyeleri ve mahkeme başkanı ile sık sık görüşmekte, Ali Çetinkaya, ondan aldığı emre göre mahkemeyi yürütmektedir.

2) Mahkemenin konusu suikast iken, Terakkiperver Partisi'nin kurulması, muhalefetleri, vaktiyle Mustafa Kemal Paşa'nın isteği üzerine İttihatçıların Cavid Bey'in evinde toplanarak seçim beyannameleri hazırlamaları suikast tertibi olarak yorumlanmakta, amacın bütün rakiplerin yok edilmek istendiği anlaşılmaktadır.

Yargılamaları bizzat takip ettiğini söyleyen İhsan Pırnar'ın edindiği kanaat de önemlidir:

"Suikast tamamen ve yalnızca Ziya Hurşit tarafından tertip edilmiş, kandırdığı ve hırslandırdığı bir- iki serseri de bu teşebbüse katılmış; bu fırsattan istifade edilerek siyasî rakiplerin bertaraf edilmesine gidilmiş ve bu maksat da büyük ölçüde temin olunmuştur." (Baba Oğul Anıları 1, İzmir, 2010, s. 103.)

İhsan Pırnar'a göre,

"Bu olaydan sonra Mustafa Kemal Paşa artık hudutsuz bir kudret ve otorite kazanmıştır. Fiiliyatta o, milletin yegane temsilcisidir. Milli irade denen kudret, onun şahsında ve kullanımındadır... Bu şekilde Meclis, Mustafa Kemal Paşa'nın tayin ettiği memurlardan oluşan bir hal almıştır. Görevleri, hükümetin, daha doğrusu Mustafa Kemal Paşa'nın, bütün isteklerini yerine getirmekten ibarettir."

Son hükmü şudur: "Mustafa Kemal'in Milli Mücadele'deki hizmeti birinci derecededir. Yaptığı devrimler de övülmeye değer. Fakat Mücadele'de beraber çalıştığı... arkadaşlarını bertaraf ederek idare mekanizmasını adil usul ve sistemlerden uzaklaştırarak keyfî şekilde yürütmesinin, memlekete yaptığı büyük iyiliklere karşılık olarak zararları da olmuştur."

İzmir Suikastı davasının neye hizmet ettiğini ancak bir Selanikli bu kadar içeriden teşhis edebilirdi!

Mustafa Armağan
(Zaman, 11.03.2012)

26 Şubat 2012 Pazar

Teşkilat-ı Mahsusa var mıydı?


İttihat ve Terakki içinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurulduğu, doğru dürüst belgesi bile ortaya konamayan bir faraziyedir.

Murat Bardakçı 12 Şubat tarihli makalesinde MİT’in atası denen Teşkilat-ı Mahsusa’nın kuruluş tarihinin de gerçek anlamda bir devlet veya parti istihbarat teşkilatı olarak var olduğunun da tartışılabileceğini ileri sürdü. Burun kıvıranlar varsa, peşinen söyleyeyim ki ben de o kanaatteyim. Hiç şüphesiz ki Osmanlı devleti de daha evvelki İslam imparatorlukları da içte ve dışta istihbarat, gizli inceleme faaliyetlerini örgütlemiş, bunu bilhassa tüccar grupları ve posta hizmetleri aracılığıyla da başarmışlardır. II. Abdülhamid’in geniş jurnal faaliyeti bağımsız bir istihbarat teşkilatından değil, saray Mabeyn dairesinden ve Zaptiye Nezareti’nden geçerdi. Dış istihbarat ve ecnebi gazeteleri satın alma işini de sefarethaneler yürütürdü.

II. Abdülhamid istihbaratımızı olduğundan daha iyi gösterdi
İttihat ve Terakki iktidarının en sert yıllarında kullandığı silahşörleri doğrudan doğruya Talat ve Enver Paşa yönetirdi. 1913 yılında İttihat ve Terakki partisi içinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurulduğu, doğru dürüst belgesi bile ortaya konamayan bir faraziyedir. 1913 yılı kasım ayında Enver Paşa’nın kurduğu Umur-u Şarkiye Dairesi Doğu İşleri Bürosu, Süleyman Askeriey başkanlığında resmi bir kuruluştu. Bu, harpte başarısız bir savunma yüzünden intihar edecek kadar fedakar asker gibileri hiç şüphesiz ki hem İttihat ve Terakki saflarında hem de orduda vardı.

İstihbarat teşkilatı ise başka bir şeydir. Gerçi uzak Asya bölgelerinde dahi Rusya, Britanya, Hollanda ve Fransa gibi devletleri ürküten bir istihbarat faaliyeti vardı ve II. Abdülhamid Han bu gibi görevlileri ve faaliyetlerini olduğundan daha abartılı göstermeyi başarmıştır. Azmi Özcan dostumuzun da eserlerinde belirttiği gibi çoğu zaman Cava’daki Hollanda idaresi, Hint’te Britanya ve bilhassa Kafkasya’da Rusya sık sık bir alay konsolosumuzu bu gibi faaliyetleri yönelttikleri gerekçesiyle ‘Persona non grata’ ilan ederek dışarı yollamışlardı.

Türkiye devletinin istihbarat teşkilatı şahsi başarıların dışında bir anane, bir eğitim olarak ne derecede sivrilebilmiştir, bunu tartışmak bizim bilgimizin dışına çıkar. Ama son krizde bu istihbarat faaliyetlerini toplumun tarihi ananesi içine oturtamadığımızı gösteren bazı noksanlar var gibi. Zaman ve olaylar zaruri bir olgunlaşmayı getirecektir. Çünkü istihbarat hizmetleri bilhassa bu bölgede devletler için hava ve su gibi vazgeçilmez bir gerçektir. Bence tarihçilerin açılmayan Cumhuriyet dönemi ve yakın tarih arşivlerinin düzenlenmesi ve açılması için talepte bulunmaları gerekir. Sonra araştırmaların yapılması söz konusu olmalıdır. Nihayet bütün örgütler gibi bu örgütlerin de iyi tanınması ve adli makamlarla olan ilişkilerin sağlam hukuki esaslar üzerinde düzenlenmesi kaçınılmazdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 26.02.2012)

25 Eylül 2010 Cumartesi

Menderes'i ipe götüren 10 konuşma


Şehit edilişinin 49. yılında rahmetle andığımız Adnan Menderes yalnız mazlumluğu ile değil, çalışkan bir başbakan, usta bir polemikçi ve sözünü budaktan esirgemeyen bir hatip kimliğiyle, en önemlisi de yakın geçmişe ilişkin cesurca değerlendirmeleri olan bir siyasetçi ve düşünür kimliğiyle de hatırlanmalıdır.

Aşağıda bizzat kendi konuşmalarından bir derleme yaptım. Bu 'tehlikeli' sözlerin bir yerlere kayıt edildiğini ve zamanı gelince -nitekim o zamanın da Yassıada'da geldiğini biliyoruz- ortaya sürüldüğünü biliyoruz.

Yassıada savunmalarında son derece alttan alan, eline geçirdiği kozları bile kullanmaktan kaçınan nahif Menderes portresi sizi yanıltmasın. Aslında gözüpek bir polemikçidir ve siyasi hayatında karşısında oturan isim de öyle böyle biri değil, anlı şanlı İsmet Paşa'dır. Üstelik tek başına bir CHP edecek kadar kudretli zamanlarıdır İsmet Paşa'nın. Meclis'te Adnan Menderes'i hedef alan eleştiri, hatta suçlamalarda bulunmaktadır. İşte Menderes'in İsmet Paşa'nın şahsında CHP'ye ve onun zihniyetine yönelttiği eleştiriler bu gergin siyasi ortamda dile getirilmiştir.

Menderes'in CHP ve İsmet Paşa'ya yönelttiği eleştiriler, sadece 1939-1950 dönemine ait değildir. Biraz daha geriye doğru sarkar, yani İnönü'nün başbakanlığı dönemini de kapsar. Her ne kadar açıkça Atatürk'ün adını anmazsa da, onun cumhurbaşkanı olduğu dönemi ve memleketi geçim derdine düşürecek kadar ekonomiyi perişan eden demiryolu politikasını da eleştirir.

Özetlersek, Başvekil Adnan Menderes'in eleştiri okları özel olarak İnönü'ye ve CHP'ye yöneltilmiş gibi görünse de, aslında İttihat ve Terakki'den başlayarak son 40 yılın bir değerlendirmesidir.

Aşağıdaki cümleleri okuyunca göreceksiniz ki, bu sözlerin bugün dahi söylenmesi büyük cesaret ister. Menderes, işte bu cesareti göstermiş adamdır. Üstelik açık meydan okumalardır. İşte o on tehlikeli konuşma:

1) "İsmet Paşa, kendi zamanında, 'Ben memleketi idare ediyordum' diyor. O devirde bu memleketi çocuklar da idare ederdi. Çünkü herkesi susturmuş, bir tek kendisi konuşuyordu, memleketi de böyle idare etti ve bu memleket seneler senesi olduğu yerde saydı."

2) "Uzun seneler bir fetih hakkı olarak bu memlekete sahip oldukları zannında olanlar, hayatlarının ileri devresinde ruhlarına girmiş olan bu kanaati değiştirmek imkânını bulamazlar. Kendileri, Allah tarafından memur olunmuş insanlardır! Telakkileri böyledir."

3) "Bütün seçimlerde mağlup olurlar, yine de memleket bizimledir, derler. Hükümet işlerinde şimdiye kadar hiçbir muvaffakiyet (başarı) göstermemişlerdir. Gölge etmesinler, biz başka ihsan istemiyoruz."

4) "1946 Türkiye'si ile 1954 Türkiye'si arasında asır farkı değil, çağ farkı vardır."

5) "Siz bu rejimi devraldığınız zaman darağaçları kurdunuz, o (İnönü) zannınca bu memleketin sahibidir. Tek başına memlekete tesahüb ediyor (sahip çıkıyor) ve tek başına bu memleket hakkında konuşuyor. Bunu, bu hakkı nereden alıyor? Biz sizin gibi istila veya fetih hakkına dayanarak mı geldik bu iktidara?"

6) "(İsmet Paşa) 1946'da kendisinin mebus seçilmediğini bilmiyor muydu? 4 yıl gayri meşru devlet reisliği (Cumhurbaşkanlığı) yaptığını İsmet Paşa bilmiyor mu? Vatandaşların haklarını iptal etmek yolunda bizzat emirler vermemiş miydi? İsmet Paşa milletvekillerini takip etmek için bütün milletvekillerinin peşlerine hafiyeler koymamış mıdır?"

7) "Bu memleketteki zulüm devri İsmet Paşa ile onun iktidardan düşmesiyle kapanmıştır. (İsmet Paşa) hırsı için bu memleketi bir baştan öte başa ateşe vermek isteyen adamdır. Paşa yeter artık! Bu memleketi bizim gibi memleketin içinden gelmiş olan insanlar idare etsin!"

8) "Atatürk demokratik inkılabı tahakkuk ettirmemiştir (gerçekleştirmemiştir), yarıda bırakmıştır."

9) "Millete mal olmuş inkılapları muhafaza edeceğiz, millete mal olmamış inkılapları tasfiye edeceğiz." (Nitekim Arapça ezan yasağı millete mal olmamış inkılaplardan olduğu için kaldırılmıştır.)

10) "Türk milleti Müslüman'dır ve Müslüman kalacaktır. Bu memlekette din hürriyetine tecavüz etmek kimsenin haddi değildir. Hakiki mümin ve samimi Müslüman olanlar din hürriyetinden tamamen emin olabilirler."

Merhum Menderes'in Demokrat Parti Meclis grubunda yaptığı bir konuşmada "Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz." sözü de bunlara dahil edilmeye çalışılmıştır. Ancak o sözün manası başkadır. Kastını aşmıştır.

Menderes, Meclis'in şahs-ı manevisine, yani manevi kişiliğine emanet edilmiş olan hilafeti geri getirebilirsiniz derken, gücünüz o kadar büyük ki, bunu bile yapabilirsiniz, bu gücünüzü tanıyorum demek istemiştir. Gerçekten de 1955 yılında söylenmiştir bu söz ve o tarihte DP grubu Meclis'in yaklaşık yüzde 80'ine hakimdir. O grup ki, bakanları istifa ettirmiş, hatta hükümeti düşürmek üzeredir. İşte böyle bir ortamda kürsüye çıkan Menderes, gruba, elinde ne büyük bir gücü tuttuğunu ifade etmek ihtiyacını duymuş, bu gücü doğru kullanmaları uyarısını yapmış, ancak sonradan bu söz CHP'li muhalifleri tarafından başka mecralara çekilmiştir.

17 Eylül 1961 günü İmralı'da idam edilen Menderes, bir siyasi düşünür olarak henüz incelenmiş değildir. Onun konuşmaları bir külliyat halinde yayımlandığı zaman yalnız hitabetiyle değil, düşünür ve siyasetçi kimliğiyle de yakın tarihimizde durduğu yeri daha sağlıklı bir şekilde değerlendirmek imkânına kavuşacağımızdan eminim.

Mustafa Armağan
(Zaman, 19.10.2010)

19 Eylül 2010 Pazar

Tarihi Sarsan Suikastlar

Siyasî hasmı veya o devletin felsefesine aykırı olduğu iddia edilen kişiyi öldürmeye siyasî cinayet veya siyasî suikast diyoruz. Bu belâdan uzak kalmış, tarihte tek devlet bile yoktur. Meselâ en düzenli, hattâ, ideal dönem sayılan Hulefâ-i Râşidin devrinde (632-661), dört Halifenin son üçü öldürülmüştür (Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali). Gerisini varın siz mukayese buyurun.

Böyle cinayetler ikiye ayrılır: Göz göre göre öldürmek ve kaza, hastalık, intihar süsü vererek öldürmek. Göz göre göre öldürmek, her türlü öldürücü vasıtayla yapılır. Resmen idam şekli de verilebilir. İşlenen cinayeti üstlenememek, saklamak maksadıyla yapılanlar da çeşitlidir: Zehir verilerek, hastalıktan öldü denir. Yanına bir öldürücü âlet, bıçak, kılıç, ustura, tabanca, tüfek, barut konarak intihar süsü verilebilir. Taşıt kazaları başta olmak üzere kaza düzenlenebilir. Bu haftalık sayfamızda, bizim tarihimizde ve dünyada kaza ve intihar süsü ile işlenmiş birkaç ünlü cinayeti hatırlatacağız. Bizde Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’nın, Amerika’da Başkan Lincoln’ünki gibi akıl hastalarına işletilen, fakat katil açıkça belli olan türdeki cinayetlerden bahsetmeyeceğiz. HAIDER BİR İLK

Bu konuyu, Avusturyalı Haider’in bir gece kullandığı otomobilde kaza yaparak öldüğünün resmen ilân edilmesi dolayısıyla yazıyoruz. Ertesi gün 1. sayfadaki sütunumuzda bunun siyasî cinayet olduğunu, Avusturya gizli servisinin işine benzediğini yazmıştık. Kimseden ses çıkmadı ama ölenin eşi, Haider’e son içkisine ilaç konarak kaza yaptırıldığı iddiasında bulundu. Ve Avusturya devletinin yaptığı otopsiyi kabul etmedi. Cesedi alıp İtalya’ya götürdü. Orada ikinci bir otopsi yapılacak.

Araba kazaları daha çok frenle veya başka bir mekanizma ile oynanarak düzenlenmiştir. Şoföre ilaç verip direksiyona oturtmak çeşidi, hiç değilse siyasî cinayet olarak ilktir. Şimdi bazı siyasî cinayetleri okuyucularıma sunuyorum:
FATİH ZEHİRLENDİ

O çağın en önemli Avrupa devleti Venedik Cumhuriyeti, Avrupa dengesini altüst eden Fatih Sultan Mehmed’e karşı 15 suikast teşebbüsünde bulundu. Sonuncusunda başarı elde etti: Maestro Iacopo adındaki Venedik ajanı Yâkub Paşa adını alarak ihtidâ etmiş, padişahın hekimi sıfatıyla yanıbaşına kadar gelmişti. Fatih, sarayında değil, Maltepe’de sefer halindeki ordusunun başında otağında idi. Bir hafta içinde yavaş yavaş verilen zehirle 3 Mayıs 1481 günü saat 16’da öldü. 49 yaşını 1 ay, 6 gün geçiyordu. Asker, Yâkub Paşa’yı hemen linç etti. 10 yıl daha yaşasa idi Fatih, cihan devletini gerçekleştirecekti. Ancak, bir cihan devletinin temellerini öylesine atmıştı ki, torunu Yavuz Sultan Selim, 1517’de gerçekleştirdi. Fatih İkinci Sultan Mehmed, Türkler’in bütün tarihleri boyunca bugüne kadar yetiştirdikleri en büyük şahsiyettir (Atatürk’ün bu hükmünü biz tarihçiler de kabul ediyoruz).
Fatih’in 13. kuşak torunu olan Sultan Abdülaziz, 4 Haziran 1876 sabahı saat 9.36’da İstanbul’da Fer’iye Sarayı’ndaki tek başına hapsedildiği odada öldü. 46 yaşını 3 ay, 14 gün geçiyordu. Her iki kolunun şahdamarı bıçakla kesilmişti. Can çekişirken odasından alınıp saray karakoluna götürüldü. 5 gün önce tahttan indirilmişti. Donanma ve ordu aşkı ile askerî gücümüzü çok artırmıştı. Tahttan indirilmesi komplosuna İngiltere Büyükelçisi Lord Elliot ve BIS (British Intelligence Service) de karışmıştır. Hal’ (tahttan indirme) ve katl (öldürme) emrini veren eski sadrazam serasker müşir Hüseyin Avni Paşa’dır. Sultan Aziz’in tahttan indirilmesi, Osmanlı devlet düzenini altüst etmiş ve imparatorluğumuza bugüne kadar onarılmaz çok büyük zararlar vermiştir. Sultan Aziz vakasını ben, Bir Darbenin Anatomisi ismindeki kitabımda bütün detayı ile anlattım (1982, 9. bas­kı 2008, 472 sayfa). EN DERİN DEVLET: İNGİLTERE

Galler Prensesi (1961-1997) Diana, bir hanedandan inmiş prenses değildi. Sadece bir earl (kont) kızı idi, doğuşunda lady (leydi) unvanını taşıyordu. İngiltere veliahdı Galler Prensi Charles (Çarls) tarafından beğenildi, evlendi. Hükümran kraliçe İkinci Elizabeth, gelinini beğenmedi. Kraliçe’nin amcası, 1936’da birkaç ay İngiltere kralı ve Hindistan İmparatoru olan Sekizinci Edward, kraliçe unvanını taşımamak şartıyla dul bir hanımla evlendiği için, İngiltere hanedanınca dışlanmıştı. Şimdi Kraliçe’nin ikinci bir skandala tahammülü yoktu. Diana, kral eşi olmak üzere yetiştirilmediği için gelişigüzel yaşamakla kalmadı, cinsî hürriyetini ilân etti. Sterlin milyarderi Mısırlı Müslüman bir Arap’ın oğlundan hamile kaldı. Doğacak çocuk, Diana’nın Charles’dan olan iki oğlunun üvey kardeşi olacaktı. Diana’nın öldürüleceğini iki yıl önce ben, Büyük Ankara Oteli’ndeki malum Perşembe toplantılarında arkadaşlarıma defaatla söylemiştim. Öyle oldu. İngiltere gizli servisi artık otomobil kazalarının öylesine ustası olmuştu ki, diğer ülke istihbaratçılarının bu maharet karşısında ağızları sulanıyordu. Prenses Diana, 31 Ağustos 1997 günü Paris’teki otomobili içinde kazaen öldü. 36 yaşında idi. Nedense, açık ahlâksızlığına rağmen, İngiliz halkınca çok sevilmişti. Derin devletle şaka olmaz. En derin devlet, İngiltere’dekidir.

MAYERLING FACİASI

Çok belirgin bir örnek Mayerling Faciası diye filmlere, romanlara konu olan ünlü suikasddir (30 Ocak 1889). Velîahd-Arşidük Rudolf, 31 yaşında, Avusturya imparatoru-Macaristan kralı olarak 68 yıl tahtta kalmakla (1848-1916) ünlü Franz Joseph’in tek oğlu idi. 1867’de Avusturya İmparatorluğu + Macaristan Krallığı şeklinde ikili ve eşit bir federasyon hâlini almıştı. Arşidük Rudolf, Çekler’e de ayni hakkın verilip Çekoslovakya Krallığı ile üçlü bir federasyona taraftardı. İmparatorluk derin devleti hareketlendi. İmparatora, veliahdın ne derecede sakıncalı bir tutum içinde olduğu arz edildi. İmparator, sükûnetle, cevap vermeden dinledi. Bu, “istediğiniz gibi yapınız” demekti. İstanbullu metresi Barones’le Viyana dışında Mayerling av köşkünde yatarlarken, sabahleyin, ikisi de tabanca ile şakaklarından vurulmuş bulundular. “Velîahdin, metresini vurduktan sonra ümitsiz aşk (!) sebebiyle intihar ettiği” açıklaması yapıldı. Arşidük, meşru eşi ile 1884 ve 1888’de İstanbul’a gelip babası Franz Joseph gibi hakan halife İkinci Abdülhamîd tarafından kabul edilip ağırlanmıştı.

Yılmaz Öztuna
(Türkiye Gazetesi, 29.11.2008)

50'nci yılında 27 Mayıs

27 Mayıs sabahı Avusturya Lisesi’ndeydim. Tabii o gün gündüzlüler okula gelemedi; biz de öğleden sonraya kadar okulda kaldık. Radyolarda en çok tekrarlanan bildiri şuydu ve Albay Alparslan Türkeş’in sesinden veriliyordu: “NATO’ya bağlıyız ve inanıyoruz. CENTO’ya bağlıyız ve inanıyoruz.” Sonraki yıllarda Menderes’in Amerikan kredisi alamadığı için Rusya’ya yanaştığı ve bu yolla cezalandırıldığı söylendi. Tarihi hakikatin Amerikan arşivlerinden çıkması için daha birkaç yıl ister. Şimdilik yapılan araştırmalar Hikmet Özdemir ve Çağrı Erhan’da olduğu gibi 1960 öncesi dönemi kapsıyor.

Menderes’in almak istediklerini Demirel 60’ların sonunda aldı. Üslubu farklıydı ve dış politik manevraları daha ustacaydı. Sovyet yardımı meselesi bir abartma olabilir. Albay Türkeş, darbe öncesi Amerikalılarla olan ilişkilerini ise kendisinin görevi olduğu halde ayrıntılı hatırat biçiminde yazmadı. Rahmetli Dündar Taşer’la bu konuları konuşamadım, Muzaffer Özdağ’dan da kesin bir bilgi aldığımı sanmıyorum; hatta bu konuya pek değinmedik. Ümit Bozdağ’ın bu konuya daha fazla aydınlık getirmesi gerekir. 27 Mayıs sabahı boyunca tekrarlanan NATO ve CENTO bağlılığına rağmen darbeyi basit komplo ile izah etmek ne kadar yararlıdır bilemiyorum.

Kırsal nüfus şehre göç etti
Türkiye sanayileşen, halkı şehirleşen eski bir devletti, henüz nüfusun çoğunluğu kırsaldı. Ama kırlar da harekete geçmişti. Şehre göçüyorlardı. Şehir ve köyün ilişkileri kurulmuştu. Köylülerin bir kısmı çocuğunu okutup şehirde iş sahibi yapıyordu. Çocuklardan biri köyde kalıyorsa, diğeri önce traktörcülük öğrenip sonra kamyon şoförü oluyor, diğeri fabrikada işe yerleştiriliyor, öbürü öğretmen oluyordu.

İmam hatip lisesinde okuyanla öğretmen okulundaki tabii ayrı dünyanın adamı oldular. Yaşam biçimindeki farklılıklar dünya görüşüne ve siyasete de yansımıştı. CHP hiçbir devirde olmadığı kadar modern ve laik yaşamın gürültüsünü çıkarıyordu. DP’lilere tarikatçılık suçlaması yapılıyordu. Aslında bu iki partinin aynı kökten geldiği ve yöneticilerin aynı zihniyetten çıktığı unutuluyor. İstimlaklar sırasında beş adet Mimar Sinan mescidinin yıkıldığından şikayet edenleri Menderes “Cami mi yok, şehrin medeni bir imarı yapılıyor” diye terslemişti. Hiç kimsenin çizilen portrelere uymadığı açıktır.

İktisadi politikalara yöneltilen tenkitlerin hiçbirinin ciddi bir alternatifi de birlikte getirdiği söylenemez. Beyhude yere altüst edilen İstanbul için alternatif bir plan ve projesini Türkiye’nin hiçbir mimar ve şehircisinin derli toplu bir biçim ve muhtevayla ortaya koyamadığı açık, boşuna arşiv aramayın. Aksine Cumhuriyet gazetesi ve birçok ünlü şehirci ve mimar, imar çılgınlıklarına kendilerine göre yön verdiler.Eleştirileri dinlemediler
Demokrat Parti II. Dünya Savaşı sonunda ümitler vaat eden dünyanın Türkiye parçasında iktidar oldu. Ülkenin bin yıllık yapısı değişiyordu; köyler makineleşmeye açılıyordu, şehirlere göç başlamıştı. Bu ilk bakışta hiç de hoş bir görünüm değildi. Doğan gecekondular herkesi dehşet içinde bıraktı ama hiç kimsenin öngörüsü gerçekleşmedi. Gecekondular muhafazakar partilerin oy deposu oldu.

Tek parti iktidarının, savaşın sıkıntılarıyla birleşen yılları köylüleri bunaltmıştı. Şimdi devir değişmişti. Tahsildar ve jandarma köye uğramıyordu. Yavaş yavaş vergiler kaldırıldı, yol vergisi ve angarya çoktan ortadan kalkmıştı. Bir araya gelip başkente kadar gidebilen bazı köylülerin kaymakamları yerinden ettiği bile vakiydi. Cumhuriyet Halk Partisi’nin açtığı imam hatip okulları çoğalmaya başlamıştı. İpin ucunu kaçıran Ticani tarikatı üyeleri DP hükümeti tarafından cezalandırıldı. Ardından solcular da toplanmaya başladı.

Hiçbir şey ithal edemeyen ama en olmadık maddeleri bile ihraç edebilen memlekette (zira her maddeden her şey üretilebilirdi; bu nebatlar ve minerallerden örnek toplanması için harp eden devletle ticari ajanlarına talimat verdiler) savaşın getirdiği döviz birikimi yeni bir patlama yaratmıştı. Köylüler memnundu. Her yerde DP tarafından kolayca örgütleniyor ve her nümayişe götürülebiliyorlardı. CHP’lilerin ise bazısı oldukça gülünç (Seyhan Barajı yapımı sırasında köstebeklerin araziyi delik deşik edeceği ve sızan suların bentleri yıkacağı kehaneti gibi) bazısı ise çok yerinde tenkitleri toptan dinlenmez olmuştu.
1960 tıkanıklıklar yılıydı, sistem bir türlü işlemiyordu
İktidar anayasal sistemi zorlayan tedbirler almaya girişti. Hoş zaten CHP devrinden kalan hukuk dışı her miras DP tarafından da kıskançlıkla muhafaza edildi. Hükümet üyelerini tenkit etmek, hele yolsuzlukla suçlamak ispata gerek olmadan cezaevinin yolunu açardı. Çoğunluk sistemi eskimişti, CHP 1950 seçimlerine girerken muhafaza ettiği bu sistemi kendisi muhalefetteyken kaldırtmaya muvaffak olamadı.

1960 tıkanıklıklar yılıydı, sistem işlemiyordu. Bugünkü Türkiye için çok olağan sayılan sokak hareketleri ve talebe gösterileri kanlı bir biçimde sonuçlandı. Bu kadarı sükunet içinde yaşayan ve her şeye rağmen asayişin berkemal olduğu Türkiye’yi huzursuz etmeye yetti. Yeni çıkan zenginler ve fakirleşen memurlar suratların asıklığı için yetmişti. Kötü bir soru; “Ne olacak?” sorusu ortaya çıkmıştı.

Ne olduğu görüldü; iktidar partisi mensupları uygar bir ülkede tasvip edilmeyecek biçimde hapsedildi. Yassıada davaları hâlâ hukuk usulü açısından kabul edilemez bir sayfa olarak ortada, idam cezaları yurtiçinde de yurtdışında da vicdanlarda kabul edilmedi. Ama başbakan, dışişleri bakanı maliye bakanı idam edildi. Bu olay darbeden sonra 1,5 yıl içinde seçimlerle yeni meclisin kurulması ve koalisyon hükümeti gibi bir yeniliğin ortaya çıkmasına rağmen her şeyi gölgeledi.

Anayasalar devamlı yenileniyor
Aslında Türkiye değişmişti. Çok partili demokrasi sıkıntılarıyla da olsa ortaya çıkmıştı. Yeni anayasa yürürlüğe girmişti. 1961 Temmuz referandumunda İzmir başta olmak üzere bazı vilayetler ret oyu verse de yüzde 60’ın üstünde bir çoğunlukla kabul edilmişti. Reddeden ediyordu; insanlar daha fazla çekinmelerine ve Milli Birlik Komitesi’nin karşı propagandayı yasaklamasına rağmen bu sonuç alındı. Kimse 1982 Anayasası’nın kabulü için farklı gerekçe ileri sürmesin, kabul eden de ediyor. “1924 Anayasası yürürlükte kalmalı, bazı kurumlar değiştirilmelidir” diyen Tahsin Bekir Balta gibi hocalar dinlenmemişti.

O günden bu yana Türkiye anayasaları boyuna yenileniyor. Yenilenmeyen politikanın örgütlenme biçimi ve eğitimidir. Türkiye’nin hekimleri değişti, mühendisleri değişti, işletmecileri, iktisatçıları, sosyal bilimcileri değişti ama siyaset kadrolarında mükemmelleşme olduğunu söylemek çok zor. Çünkü siyasi partiler uzun ömürlü olmadıkları gibi kadrolarını batılı partiler gibi yetiştiren örgütlenme ve eğitimden uzaklar. Sorun ülkeyi yönetecek seçkinler grubunun yapısında yatıyor. 27 Mayıs darbesi 50’nci yılını yaşıyor.

27 Mayıs olayının silinmesi için gayret edildi, hatta 1980 darbesini yapanlar onun resmi bayram statüsünü kaldırdı. Ama temel hastalıklar kaldıkça yan etkileri de değişiyor ve şiddetleniyor.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 23.05.2010)

Osmanlı'da İsyanlar ve Darbeler

Demokrasiyi kesintiye uğratmak, uğraş verilmesi kötü bir alışkanlığımız. Osmanlı'da askerî isyanlar ve darbeleri, Fatih Sultan Mehmed'in ilk hükümdarlığına kadar götürmek mümkün.


Demokrasiyi kesintiye uğratmak, uğraş verilmesi kötü bir alışkanlığımız. Osmanlı'da askerî isyanlar ve darbeleri, Fatih Sultan Mehmed'in ilk hükümdarlığına kadar götürmek mümkün.

Yeditepe Yayınevi'nin çıkardığı, Osmanlı İmparatorluğun'nda Askeri Darbeler ve İsyanlar isimli kitap konuyla ilgili ilginç ayrıntılar içeriyor.

Erhan Afyoncu-Uğur Demir-Ahmet Önal'ın birlikte hazırladığı "Osmanlı İmparatorluğu'nda Askeri İsyanlar ve Darbeler" kitabı (Yeditepe Yayınevi), bugünkü olayları anlatmak için geçmişe ayna tutuyor.

Türkiye'de demokrasiyi sık sık kesintiye uğratmak, uğraş verilmesi aslında bizim kötü bir alışkanlığımız. Osmanlı'da askerî isyanlar ve darbeleri, Fatih Sultan Mehmed'in ilk hükümdarlığına kadar götürmek mümkün. 1446'da Buçuktepe İsyanı ile başlayan bu alışkanlık 1913'teki Bâbıâli baskınıyla sona erer. 36 Osmanlı padişahından 12'sinin isyan ve darbeyle tahtını kaybettiği göz önüne alındığında durumun vahameti daha iyi anlaşılır. İşte kitaptan öne çıkan detaylar.

KATLEDİLEN PADİŞAHLAR Günlerce, hatta aylarca devam eden isyanlar, İstanbul halkına korkulu günler yaşatıyor, günlük hayat tamamen felç oluyordu. İsyanlar zaman zaman o kadar ileri boyutlara ulaşıyordu ki; bazen devlet adamlarının cesetleri köpeklere yem ediliyor, bazen sadrazamların kelleleri alınıyor, bazen de padişahlar acımasızca katlediliyorlardı.

II. Bâyezid, II. Osman, I. Mustafa, Sultan İbrahim, IV. Mehmed, II. Mustafa, III. Ahmed, III. Selim, IV. Mustafa, Sultan Abdülaziz, V. Murad ve II. Abdülhamid askerî bir isyan veya darbe sonucu tahtını kaybetti. Tahtını kaybeden padişahların da yarısı, II. Bâyezid, II. Osman, Sultan İbrahim, III. Selim, IV. Mustafa, Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra öldürüldü.

YAVUZ'UN ÇADIRINA KURŞUN ATTILAR Askerin isyan etmediği padişah yok gibiydi; ilk isyan Fatih zamanında meydana gelmiş, Yeniçeriler Yavuz Sultan Selim'in çadırına kurşun atmış, Kanuni döneminde devlet adamlarının saraylarını yağmalamışlardı.

DEDEDEN TORUNA HEPSİ İSYANLA DEVRİLDİ Sultan İbrahim, 1648'de isyanla tahtını kaybetmiş ve yerine oğlu IV. Mehmed geçmişti. O da 1687'de isyan ile saltanatını kaybetmişti. İsyanla tahttan indirilmek baba ve oğuldan sonra torunlara da nasip oldu! 1695'te tahta çıkan II. Mustafa, 1703'te Edirne vak'asıyla tahttan indirilirken, bu isyanın sonucunda başa geçen III. Ahmed de Patrona İsyanı'yla tahttan indirildi.

SULTANAHMET CAMİİ'NE ATILAN KURŞUN 1648'de Sultan İbrahim'in öldürülmesinden sonraki kaos ortamında Yeniçerilerle sipahiler arasında büyük bir çatışma meydana geldi ve Sultanahmet Meydanı'nı cesetler kapladı. Yeniçeri ve sipahilerin karşılıklı tüfek atışları, caminin kapı ve pencerelerinde büyük hasar meydana getirdi. Ölen 200'den fazla sipahinin cesedi, "asi" olduklarına hükmedilerek cenaze namazları kılınmadan denize atıldı.

SADRAZAMINI, DÖRDÜNCÜ MURAD'IN ÖNÜNDE PARÇALADILAR IV. Murad'a isyan eden asiler, sadrazamın kellesini istemişlerdi. IV. Murad, isyan eden askerleri yine ikna etmeye çalıştı ama nafile. Sadrazam Hafız Paşa, padişahın nasihatlerinin asiler tarafından dinlenmediğini görünce, "Padişahım! Hafız gibi bin kulun yoluna fedadır, ancak ricam budur ki; beni sen katletmeyip bırak. Bu zalimler beni şehit etsinler ve lütfedip cenazemi Üsküdar'da defn ettiresin." dedikten sonra "Bismillâhirrahmânirrahim" diyerek askerlerin arasına daldı. Birkaç dakika sonra veziriazamı paramparça edildi.

OSMANLI HANEDANINI DEĞİŞTİRME TEŞEBBÜSÜ II. Mustafa, 1699 Karlofça Antlaşması'ndan sonra Edirne'ye çekilip devlet işlerinden uzaklaşmıştı. Seferlerde halktan asker yazılan binlerce kişinin antlaşmadan sonra ordudan çıkarılmak istenmesi padişah ve çevresine karşı bir havanın doğmasına sebep oldu. 1703'te meydana gelen isyan sonucunda II. Mustafa tahttan indirilip, yerine III. Ahmed geçirildi. 1703'teki isyan sırasında Osmanlı hanedanının sona erdirilip Kırım hanlarından veya İbrahim hanzâdelerden birinin tahta çıkarılması gündeme gelmişti. 1703'teki isyan sonucunda II. Mustafa tahttan indirilmiş, Şeyhülislam Feyzullah Efendi, önce zindana atılmış sonra da öldürülerek Tunca Nehri'ne atıldı.

OKUMA YAZMA BİLMEDİĞİNDEN HAYATINDAN OLDU Patrona Halil İsyanı sonucunda III. Ahmed tahttan indirilip, yerine I. Mahmud geçirilmişti, ancak otorite yeni padişahın değil asilerin elindeydi. Padişah, 1730'da asileri ortadan kaldırmak için kolları sıvadı. Bu plana göre, Patrona Halil ve adamları İran harplerini görüşmek üzere çağrılacak ve defterleri dürülecekti.

Planı öğrenen İstanbul kadı vekili, bunu saraya girmek üzere olan Patrona'ya bir mektupla ulaştırdı. Ancak okuma yazma bilmeyen Patrona, mektubu okumadan cebine koydu. Patrona Halil, sarayda Revan Köşkü'nde padişahı beklerken, Yeniçeriler tarafından öldürüldü.

YANGINLA SADRAZAM DEĞİŞTİRME PLANI I. Abdülhamid'in hükümdarlık döneminde (1774-1789) yönetime hakim olmak isteyen güçler, yangın çıkarmaktan padişahı tehdit eden bildiri dağıtmaya kadar her yola başvurmuşlardı. Yangın çıkartarak kaos ortamı yaratılmış ve yangın sonucunda sadrazamları değiştirilmişti. En ilginç kundaklama olayı ise dönemin güçlü ismi Kaptanıderya Cezayirli Gazi Hasan Paşa'nın Mısır'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılışının ertesi günü meydana gelmişti. Yapılan araştırmada, yangının Hasan Paşa'nın adamları tarafından çıkarıldığı anlaşıldı. Bu şekilde padişaha Cezayirli Hasan Paşa'nın yokluğunda emniyet altında bulunmadığı mesajın verilmek istenmişti.

YENİ ORDU KURULDU Kılıcını kuşanıp, halkın ve ulemanın desteğini alan İkinci Mahmud, 1826'da Yeniçeri Ocağı'nı ortadan kaldırdı. Yeniçeri Ocağı'nın yerine halkın ve ulemanın sempatisini ve desteğini kazanmak amacıyla, Hz. Muhammed'in ismine izafeten "Asâkir-i Mansure-i Muhammediye", yani Hazreti Muhammed'in Muzaffer Askerleri adıyla yeni bir ordu kuruldu.

REJİMİ KORUYUP KOLLAMA GÖREVİ ASKERDE! 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın ortadan kaldırılmasıyla 'Yeniçeri Ağalığı' tarihe karışmış, yerine de 1826'da "Seraskerlik Kurumu" kurulmuştu. Başlangıçta seraskerlik makamı, Mansure Ordusu'nun komutanı olarak teşkil edilmekle birlikte, kısa sürede bütün kara ordularının komutanı hâline geldi.

Askeri sistemdeki değişim ve dönüşüm süreci seraskerliğin statüsünü ve önemini artırdı. 1836'daki teşrifat, yani protokol düzenlemesiyle serasker, protokol bakımından şeyhülislam ve sadrazamla denk hale geldi. Bu durum askeri sınıfı, idari ve siyasi yapının temel dayanakları birisi yaptığı gibi ordunun iktidar üzerindeki etkinliğini de artırdı. Yeni rejimi koruma ve kollama görevi de artık yeni ordunundu.

İHBARLA ÖNLENEN DARBE 1839'da başlayan Tanzimat dönemi uygulamalarının bazı kesimlerde ortaya çıkardığı hoşnutsuzluk, 1853'te başlayan Kırım Savaşı'ndan sonra devletin malî du rumunun sarsılması, 1856'da ilân edilen Islahat Fermanı'nda gayrimüslimlere tanınan haklara karşı tepkiler Sultan Abdülmecid'e karşı bir darbe teşebbüsüne yol açtı. Ulema, bürokrasi ve asker el ele vererek, 1859 yılı başlarında gizli bir örgüt kurdular.

Topluluğun planı, kendilerine katılmaya davet ettikleri Mirliva, yani General Hasan Paşa'nın durumu üstlerine ihbarıyla suya düştü. Hasan Paşa, gizli topluluğu serasker, yani dönemin genelkurmay başkanı Rıza Paşa'ya bildirdi ve örgütü de tuzağa düşürerek darbeyi önledi.

YENİ ORDU, İLK DARBESİNİ 50. YILINDA YAPTI 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın ortadan kaldırılmasıyla isyan ve darbe çağı bitmiş gibi gözüküyordu. Ancak yeni kurulan ordu, kuruluşunun 50. yılında ilk darbesini yaptı. 1876'da Sultan Abdülaziz, bir darbe ile tahttan indirilip daha sonra öldürüldü.

İTTİHATÇILAR'IN KÖTÜ MİRASI, SİYASİ HAYATIMIZA BÜYÜK DARBE VURDU Siyasi cinayetler ve darbe ile II. Abdülhamid'i tahttan indirip muhaliflerini ortadan kaldırarak iktidara gelen İttihad ve Terakki Cemiyeti, 1908-1918 yılları arasında imparatorluğun kaderine hükmetmişti. İttihat ve Terakki, 20. yüzyılın başlarında darbe yaparak vatan kurtarmayı bir gelenek haline getirdi. ZAMAN

Osmanlı mı Roma mı olmalı? Yoksa böyle mi kalmalı?

2009 yılında Friedman şöyle buyurmuştu; "Türkiye, dünyanın gelecekteki dört süper gücünden biri olacak!"... Ben de arkasından şunu sormuştum; "süper güç olacağımız kesin" hatta 2003'ten beri iddia ediyorum peki "biz" olarak kalabilecek miyiz?

Sevgili dostlar, 2001 Eylül saldırısı sonrası "ortaya çıkan düzeni" ve "Türkiye'nin gelebileceği" noktayı 2003 yılından itibaren analiz etmiş ve ortaya "konuşulan" iki farklı tez atmıştım...
Bunlardan biri "gelişimi kabul eden" fakat "biz olarak kalamayacağımızı" vurgulayan tezdi ve aynen şöyleydi: "...buraya, değişime-dönüşüme para geliyor, her şey-her yer satılıyor ama olan bitenin adı ekonomik gelişim değil. Topraklarımız üstünde dilsiz, dinsiz, ırksız yeni bir Roma tesis ediliyor"...

Diğeri ise "gelişimi kabul eden" daha yumuşak bir kurguydu: Yeni Osmanlı doğuyor! Bu dönüşüm sürecinin sonunda var olan yapıdan uzaklaşmış ama kopmamış "tek devlet-çoklu kültürel yapıya" dayanan bir model çıkabilir...

Bugün bu tezlere baktığımda "gelişimi çok net olarak" görüyor ve hâlâ aynı soruyu soruyorum; hangi tez hayata geçiyor?

Siz de aynı soruyu soruyorsanız, "iki teze dair detayları", öngörüleri aktarayım, birlikte "karar vermeye" çalışalım...

Tez 1: "Türk topraklarından yeni açılım Roma" diyenlerin "dayandıkları" ve benim "çekincelerim":

■ Anadolu toprakları bir zamanlar Roma eyaletiydi ve özellikle Araplar Anadolu halkına, Roma diyarından anlamına gelen Rumi derlerdi. Mevlânâ Celaleddin Rumi, örnek olarak tespit edebileceğimiz en tanınmış isim...
■ Bugün bazı yazarlar, Türkiye Cumhuriyeti toprakları merkezli yeni bir Roma kurulduğunu dile getiriyorlar ve bu tez Avrupa ve Amerika'da ciddi şekilde tartışılıyor.
■ Son günlerde gerek Türkiye'de, gerekse yurtdışında, Türk ve yabancı işadamları, diplomatlar, bürokratlar İstanbul ve Anadolu topraklarının tarihte bütün dillerin, dinlerin ve ırkların en sorunsuz şekilde yaşadığı yerler olduğu tespitini, altını çizerek tekrarlıyorlar.
■ Türkiye ekonomik olarak büyüyor ama soru ortada kalıyor: "Büyüyen Türkiye Cumhuriyeti mi yoksa Türkiye Cumhuriyeti kontrolü haricinde kalma hedefinde olan sermaye mi?"
■ Türkiye'deki kamu varlıklarının, bankaların, şirketlerin, otellerin, toprakların süratle yabancı birikim eline geçtiğini görünce ve IMF'nin "Türkiye'de yerleşik bankalara ve şirketlere yabancı denetimi kabul görsün" dayatmasını da bu gerçeğe ekleyince, aklıma şu soru geliyor: Burada ekonomik bir aktivite var ama bu acaba var olanın büyümesi mi yoksa dedikleri gibi
"Roma yeniden mi tesis ediliyor?"

Tez 2: "Osmanlı tesis ediliyor" diyenlerin detayları ve çekincelerim:

■ Cumhuriyet kalıbı gevşiyor ve çevre ülkeleri de içine alacak "yeni bir yapı" doğuyor.
■ Bölgenin parası "buraya alınıyor" ama aynen "Roma tezi" gibi soru yerinde duruyor; akan para nasıl bir ekonomik yapıyı zorunlu kılıyor? Büyüyen egemen Türkiye Cumhuriyeti mi, tam tersi Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği zayıflaması pahasına büyüyen bir "yapı mı"?
■ Akan para "kültürel değerlerimizi de" zamanla devşiriyor mu yoksa "kültürel olarak devşirip, içimize aldığımız" bölgelerin mi parası akıyor?

Sevgili dostlar, "Türkiye'nin genleştiğine, emperyal bir hale dönüştüğüne" inanan biri olarak "çekincelerimi de" paylaşmak zorundayım ve paylaştım da! Detaylar ortada, olumlu görüşler ve çekinceler açık! Siz ne düşünüyorsunuz, paylaşın tartışmaya devam edelim...

Yiğit Bulut
(Habertürk, 22.07.2010)

Sevr'in hayaleti Lozan'da ne arıyor?

(10 Ağustos 1920 günü Osmanlı tarafı, müzakere etmelerine dahi izin verilmeyen Sevr Antlaşması'nı imzalıyor.)

Geçen haftaki 'Sevr'i tartışmaya açalım' önerime pek nazikâne(!) tepkiler yükseldi bir yerlerden. Hayretler içindeyim, demek okuyup inceleyerek değil, küfür ve tehdit ederek de tarih yazdırılabiliyormuş.

Demek şimdiye kadar bu işleri böyle yürütmüşler. Demek yakın tarih üzerindeki 'vesayet rejimi'nin bozulmasını sözüm ona bu 'demokratik' yöntemlerle engelliyorlarmış.

Onları en çok kızdıran, Sevr'e 'barış projesi' demem olmuş. Bunu ben demiyorum ki, bizzat Gazi Mustafa Kemal diyor. Şu küfe küfe dağıttığınız ama vakit bulup da okuyamadığınız "Nutuk"a bakma zahmetine katlansaydınız Sevr'den "barış şartları" ve "barış teklifleri" diye söz ettiğini ve mesela 3 Temmuz 1920 günkü TBMM konuşmasında Sevr'i "barış antlaşması" diye nitelendirdiğini görürdünüz. (Bu arada geçen hafta "Nutuk"ta 4-5 yerde Sevr'e 'proje' denildiğini söylemiştim. Düzeltiyorum: Tam 9 yerde geçiyormuş!)

Bir de ismini vermeyeceğim bir iftira sitesi var ki, Ergenekonculuğuyla maruf bu site, akıllara zarar bir usulle beni "Zaman" okurlarına ve yöneticilerine şikayet ediyordu.

Tarih alanında da bir Ergenekon yapılanması var, deyişim boşuna değil anlayacağınız.

Şu kadarını söyleyeyim ki, bunlara pabuç bırakacak değilim. Nasıl demokrasimiz üzerindeki asker vesayetinin kalkmasını savunuyorsak, tarihimiz üzerindeki vesayetin de kalkması için de mücadele etmemiz gerektiğine inanıyorum çünkü.

Nerede kalmıştık? Sevr'in 139. maddesinde Osmanlı'nın İslam alemiyle ilgisini kesme emrinin yer aldığını söylemiş ve şu kıymığı eklemiştim: Bu emir, son yıllara kadar neredeyse aynen geçerli olmadı mı?

Sorunun demir ucunu nerelere gittiğini anlayanlar, anladı elbette. Tezim şu:

Sevr'deki 139. madde dayatması, Lozan'ın metnine yansımıştır. Daha birkaç yıl önce bizim toprağımız olan ve henüz resmen devretmediğimiz İslam ülkeleriyle alakamızı kesin olarak kestiğimizi bildiren Lozan'ın 17-22. maddeleri neyin nesi? Bunlarda İngiltere, Fransa ve İtalya'nın bölgede kurmak istedikleri "yeni dünya düzeni"ne sorun çıkarmayacağımızın ve mevcut haklarımızdan da onlar lehine feragat edeceğimizin itirafı yok mudur?

Velhasıl Sevr'in hayaleti ehlileştirilmiş, sınırlandırılmış ve elden geçirilmiş bir şekilde Lozan'da yaşamaya devam ediyor. Yani Sevr ve Lozan diye "iki ayrı antlaşma", birbiriyle hiçbir teması bulunmayan "iki ayrı metin" bulunmuyor. Sevr, kendisinden sonraki Londra, Paris ve Lozan antlaşmaları için temel metin olmuştur. Her üç "barış teklifi"nde de adım adım Sevr şartlarında lehimize bazı düzeltmeler getirilecektir.

Lozan, Sevr'in içinden çıkmıştır deyişime kızıp köpüreceklere diyorum ki, gelin, bazı maddelerini karşılaştıralım. Mesela Sevr'in 28. maddesini beraberce okuyalım:

"İşbu antlaşmada tanımlanan sınırlar, işbu antlaşmaya ekli bir bölü bir milyon (1/1.000.000) ölçekli haritalara çizilmiştir. Metinle harita arasında uyumsuzluk durumunda, metin geçerli olacaktır."

Sevr'in bu 'teknik' maddesi Lozan'ın 4. maddesi olmuştur; hem de kelimesi kelimesine. Bu 'teknik' hususun her iki maddede kelimesi kelimesine aynen geçmesi, Sevr'in Lozan'a temel metin ödevi gördüğü tezimi kanıtlar ama ispatlamaz. Onun için gelin, şu sıcaklarda canınızın sıkılması pahasına birkaç maddeye daha göz atalım.

Lozan'ın 5 ila 8. maddeleri Sevr'in 29 ila 32. maddelerinin neredeyse aynısı. Lozan'ın 9., 10. ve 11. maddeleri de Sevr'in 33., 34. ve 35. maddeleriyle tıpatıp aynıdır. Lozan'ın azınlıklarla ilgili 37 ve devamı maddeleri zaten hemen tamamen Sevr'in aynıdır.

Tabii ki Lozan'da değiştirilen ve yeni konulan maddeler olduğunu inkâr etmiyorum. Söylemek istediğim, Lozan'da önümüze Sevr antlaşması konulmuş ve onun üzerinde düzeltmelerde bulunulmuştur.

Öte yandan ufak da olsa bazı yerler, Sevr'de bize bırakıldığı halde Lozan'da elimizden alınmıştır. Mesela Ege'deki, sınırlarımıza 2 km uzaklıktaki Meis adası Sevr'de bize bırakılmış görünürken, Lozan'da bütün uğraşmalarımıza rağmen kaybedilmiştir. Yine Irak sınırındaki İmadiye de Sevr'de bize bırakılmışken, Lozan'da elimizden çıkmıştır. Lozan'da toprak kazançları haricinde elde edilen en büyük avantajın, ekonomik, adlî ve siyasî bağımsızlık ve eşitlik olduğunu söylemek gerekir. Türkiye Cumhuriyeti bu bağımsızlık ve toprak bütünlüğü ilkesi üzerine kurulmuştur.

Lakin Lozan'ın bir zafer sayılmasının mümkün olmadığı, bizzat TBMM'deki oturumlarda dile getirilmiş ve Batı Trakya, Kıbrıs, Musul gibi kayıplarımız gündeme getirilmiştir. Bu yüzden "Nutuk"tan başlayarak Cumhuriyet tarihçiliği, Lozan'ı Sevr ile karşılaştırmaya ve böylece onu zafer saymaya yönelmiştir. Ancak tarihçilerimiz de bu kadar korkulan Sevr Antlaşması'nı cesaret edip de bir türlü yayınlamamış, içinden bazı maddeleri suyunun suyu kabilinden özetleyerek ve Lozan'la karşılaştırarak vermeyi tercih etmişlerdir.

Böylece Sevr metni bilinmediği için bu "idam fermanı" ile ilgili gerçekler kamuoyuna yansımamış ve Sevr efsanesi kuşaktan kuşağa aktarılagelmiştir. Ancak artık Sevr ile yüzleşme zamanı gelmiştir. Ne Sevr zannedildiği gibi uzaydan inmiş bir antlaşma projesidir, ne de Lozan, her yönüyle bir zaferdir. Meseleyi doğru mukayeseler temelinde anlatmak şarttır.

Osmanlı yönetimini 90 yıl sonra dahi onursuzluk, hainlik ve alçaklıkla suçlayarak Cumhuriyet'i yüceltemeyeceklerini artık görmeleri gerek. Cumhuriyet ve demokrasi halk tarafından benimsenmiş olup onun üzerinde bir tartışma yoktur. Ancak bu tür çocuksu mukayeselerle de bir yere varılamayacağını birilerinin kızıp köpürmeden önce bilmesi lazımdır.

Baskın Oran'ın yıllar önce yazdığı bir makale bu bakımdan önemlidir. Prof. Oran, 1997'de "Çağdaş Türk Diplomasisi Sempozyumu"na sunduğu tebliğinde sarsıcı bir belgeye yer vermişti. Pek bilinmez ama Osmanlı yönetimi Sevr tasarısına 16 Temmuz 1920'de müthiş bir cevap vermiştir. Bu belge, çok sağlam bir hukuk mantığıyla yazılmış olup üslubunda "zerre kadar eziklik" havası yoktur. Bu bakımlardan Lozan'ın bir öncüsüdür. Dahası, özü bakımından dopdoludur. Batı hukuk literatürüne çok sayıda göndermede bulunmakta ve çarpıcı analizler yapmaktadır.

Bilin bakalım bu başı dik ve Lozan'ın öncüsü olan Sevr çıkışını İtilaf devletlerine kim sunmuştur? Cevap: Damat Ferid Paşa!

Meraklısına notlar:
Atatürk'ün Bütün Eserleri, c. 8, Kaynak: 2004, s. 393; Nutuk, c. 1, 1927, s. 453-465;
Mustafa Budak, İdealden Gerçeğe, Küre: 2003, s. 199 vd;
Teoman Alparslan, Sevr ve Lozan'ın Ortak Hükümleri, Kum Saati: 2008, s. 136 vd.;
Sevr Antlaşması (Haz.: İ. S. Öztürk), Fark: 2007;
Tolga Ersoy, Sevr: Bir Öcü Masalı, Özgür Üni.: 2009;
http://www.hri.org/docs/sevres/
Baskın Oran, "Lozan'ın öncülü bir onur anıtı", Çağdaş Türk Diplomasisi, TTK: 1999, s. 257 vd.

Mustafa Armağan
(Zaman, 25.07.2010)

İsmet İnönü, Amerikan mandasını savunmuş muydu?

İsmet İnönü yakın tarihimizin kilit taşıdır. Onu yerinden çekip aldığınızda ardından hangi dağların yıkılabileceğini tasavvur edemezsiniz kolay kolay.

Yaklaşık 50 yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti'nin ya bir numarasıydı, ya iki numarası. Kendi başına bir partiydi neredeyse. Öyle bir 'parti' ki, kökleri devletin temellerine kadar inmekteydi. Ancak uzun zaman başında bulunduğu siyasi organın adı Halk Partisi olsa da halkla arası pek iyi olmadı. Halkın da onu sevmediğini, demokrasiyle bir alakası bulunmayan Tek Parti döneminden sonra girdiği bütün seçimleri (buna, sonuçlarını kapalı kapılar ardında değiştirttiği 1946 seçimlerini ekleyebilirsiniz) kaybetmiş olmasından da anlayabilirsiniz.

Allah insana uzun ömür versin ama uzun siyasi ömür vermesin. Neden mi? Bu sürede performans ve saygınlığınızı beraberce koruyabilmek büyük bir hünerdir de ondan. Ve bu hüneri gösterene de pek rastlanmaz. (Herkesin Churchill ve Adenauer kadar talihli olamayacağı açık.) Rastlandığında ise şartların gereği olarak bir çelişkiler yumağına dönüşmüş görürsünüz onu.

Ne ki, İnönü dar alanda bile en büyük çelişkileri yaşamış bir zattır. Mesela Kasım 1922'de Lozan'a giderken 'Halife için gerekirse kanımızı dökmeye hazırız' diyecek, ama dönüşte Halifeliğe karşı en sert tavır alanlardan biri olacaktır. Lozan'da 'Mümkün değil, imzalamayacağım' diye reddettiği bir anlaşmayı, sadece 15 dakika sonra, 'Getirin, imzalayacağım' diyerek Avrupalı diplomatların bile akıllarını durdurmuş ilginç bir "diplomat"tır.

Bu yüzden İsmet Paşa'nın eleştirilecek yanlarını bulup çıkarmak, çelişkilerini yakalamak marifet sayılmaz. Ancak zor olan, ardında bıraktığı süprüntüyü hafıza mezarlığımıza gömmesine izin vermemektir. (Malum, 1941'de bütün ders kitaplarını elden geçirtmişti.) Hatırlatma işini de en şık bir şekilde yakın arkadaşı ve meslektaşı Kâzım Karabekir yapmıştır.

Karabekir'in yazdıklarından yola çıkarak yazılmış bir yakın tarih (inkılap tarihi) kitabı kim bilir ne kadar renkli olurdu! Her ne kadar bütün yazdıkları doğru olmayacaksa da, tarihimizin farklı bir resmini elde edeceğimiz kesindir. Karabekir'e bakılırsa, İsmet Bey daha Anadolu'ya geçmeden önce kendisine bir mektup yazmış ve Amerikan mandasına taraftar olduğunu dile getirmiştir. Sonradan Garp Cephesi komutanı olacak İsmet Paşa, 27 Ağustos 1919'da Erzurum'daki Karabekir'e şöyle içini dökmektedir (metni kısmen sadeleştirdim):

"Şimdi İstanbul'da belli başlı iki akım vardır. Amerikan ve İngiliz taraftarlığı.. Eğer Amerika'nın gelmesi suya düşerse İngilizlerin topraklarımızın bugünkü bölüşümünü genişletmekten başka yapacakları bir şey kalmıyor ki, Fransızlar ve İtalyanlar ona bu konuda yardımcı olacaklar, karşı çıkmayacaklardır. Eğer Anadolu'da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zemininde Amerika milletine başvurulsa çok faydası dokunacaktır deniliyor ki, ben de tamamiyle bu kanaatteyim. Ülkenin bütünlüğünü parçalamadan Amerika'nın kontrolüne emanet etmek, yaşayabilmek için tek katlanılabilir çare gibidir. Bu pazarlığın sürdüğü zamanda Amerika lehine ağırlık koymak gerekir" ("İstiklâl Harbimiz", c. I, YKY: 2008, s. 193-195).

İsmet Bey aynı mektubunda Askerî Şura'dan ihraç edilmesinin sebebini, hükümetin kendisini İstanbul'a silah ve cephane gönderiyor zannetmesine bağlıyor; bu işle zinhar hiçbir alakası bulunmadığını söylüyor ve şu sözü ekliyor: "Tam tersine Anadolu'da tutulan hatalı yolun inat ve ısrarla takibinden doğan sonuçlar bakalım ne olacaktır?"

Yani 1) ABD mandasına taraftar ve 2) Milli Mücadele'ye inanmayan bir İsmet Paşa portresi çıkıyor bu mektuptan. Kitabının sonuna İnönü'nün el yazısıyla yazılmış mektubun orijinalini koyan Karabekir Paşa, altına şu yorumu yapmış:
"İsmet Bey'in bu mektubunda Anadolu'daki hareket hakkındaki görüşünde hiç isabet yok. Anadolu'da asayişsizlikten, anarşiden ve sonucu büyük olacak bir felaketten söz ediyor. Oysa o tarihte vaziyet iyiye doğru gidiyor, belki de her zamankinden daha iyi haldedir."

İşin peşini bırakmayan Karabekir, hemen oracığa bir dipnot daha düşerek İnönü'nün Amerikan mandası taraftarlığının ve Anadolu'daki harekete inanmayışının yalnız Ağustos 1919 tarihli mektubuyla sınırlı kalmadığını, 1920 başlarına kadar devam ettiğini de kaydetmiştir. İstanbul'da kalıp orada kurulacak olan yeni hükümete girmeyi planlamış, bu yüzden Milli Mücadele'ye geç katılmıştır.

Ancak inkılap tarihi kitaplarında bu önemli belgeye nedense hiç yer verilmez, es geçilir. Israrla görmezden gelinir.

Hoş, diyeceksiniz ki, tek görmezden gelinen belge bu olsa iyi. Haklısınız, hele Milli Mücadele yıllarında Konya'da çıkan "Öğüt" gazetesinin 10 Ekim 1920 tarihli nüshasında şunları yazdığını öğrendikten sonra diyecek bir şey bulamıyorum doğrusu:

'Kuva-yı Milliye ve Büyük Millet Meclisi sevgili Padişahımızın (Vahdettin'in) gizli emirleriyle kurulmuştur.'

Tabii "Öğüt" gazetesinin hiçbir kütüphanemizde eksiksiz bir koleksiyonunun bulunmadığını, bu tür önemli ipuçlarının bu yüzden çoğu araştırmacının gözünden kaçtığını söylememe gerek yok. Prof. Sina Akşin gibi görenler de bu tür haberleri "şirinlikler" yapmak şeklinde yorumlayarak ciddiye almamışlardır.

Ne yapalım: Türkiye'de tarih böyle yazılıyor maalesef.

Mustafa Armağan
(Zaman, 15.08.2010)

17 Eylül 1961 / İmralı Adası

"Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir."

*Adnan Menderes’in idam edilmeden önce yazdığı son mektubundan.

Adnan Menderes'i zehirlediler mi?

İdam sehpasında celladıyla alay eden Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, şok halindeyken ipe çekilen Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve hasta hasta darağacında can veren Başbakan Adnan Menderes, üzerinden geçen 49 yıla rağmen halkın hafızasından silinebilmiş değil.

Aradan bunca süre geçse de, Menderes'in idamında bazı noktalar hâlâ karanlıktadır. Özellikle de idamından önce intihar ettiği bilgisinin sorgulanması zamanı geldi de geçiyor bile.

Yassıada yargılamalarından 15 idam cezası çıkmıştı. Ancak karar açıklandığında 15. isim, yani Başbakan Menderes salonda bulunmuyordu. Resmi açıklamaya göre hastaydı. Bir kibrit kutusunda biriktirdiği "Equanil" adlı uyku hapından 33 tane (2-3 tane de Nembutal hapı vardır) birden yutmuş ve komaya girmişti. Hemen müdahale eden doktorlar midesini yıkayarak onu "kurtarmışlar"dı. Ne için peki? Öldürmek için. Aydın Menderes yıllar sonra, gazetelerde babasının intihar haberini okuduklarında kurtulmasının mı, kurtulmamasının mı iyi olacağına ailece karar veremediklerini acı bir dille anlatmıştır.

Yarı baygın bir vaziyette yatağında yatan sabık Başvekil Adnan Menderes, Türk siyasetine güler yüzü getiren o hayat dolu adamın kaderi, iki ölüm şekli arasında bir yerlerde sallanıyordu.

Resmi tarihte intihar diye anlatılan "hap olayı" gerçek olmayabilir miydi?

Bu konuyu yıllar önce araştırmış bulunan Menderes'in avukatı Burhan Apaydın, çok çarpıcı verilere ulaşmıştı. Mesela Tümamiral Fuat Uzgören'in 2 Temmuz 1960 günü Yassıada Garnizon Komutanlığı'na yazdığı 'gizli' yazıda şu hayretengiz iddiaya yer veriliyordu:

"İstanbul Valiliği'nden alınan bir yazıda Adnan Menderes'in elinde bir Kur'an bulunduğu, bunu okuyamadığı, kendisini zehirlemek gibi bir maksat için kullanabileceği bildirilmekte ve bunun bir başkasıyla değiştirilmesi istenmektedirİ."

Menderes Kur'an'la kendisini zehirleyecek, öyle mi? Nasıl bir Kur'an imiş elindeki, bilmiyoruz. Kur'an bir insanı nasıl zehirler? İnsanın havsalası duruyor bu iddia karşısında.

Ancak Apaydın'a göre darbecilerin bu manasız gerekçeyle dillerine doladıkları zehirleme, idamından üç gün önce gerçekleşmiş olabilir. 6 imzalı bir heyet raporunda doktorlar, Menderes'in hastalandığı haberiyle adaya gelip hastayı muayene ettiklerini ve bir gece önce hastaya "görülen lüzum üzerine" Luminalsodik iğnesi yapıldığını yazmaktadırlar.

Bu iğnenin nasıl yapıldığı henüz anlaşılabilmiş değildir. Bir doktor tavsiyesi var mıdır? Yok. Yassıada'daki doktorlara haber verilmiş midir? Hayır.

Halbuki ada başhekimine haber verilmeden hiçbir tutukluya ilaç verilemeyeceği sıkı sıkıya tembihlenmiştir görevlilere. Raporu imzalayanlar da iğneyi yaptıklarını kabul etmediklerine göre peki kim yapmıştır bu iğneyi?

Avukat Apaydın, doktorlardan, bu iğneyi vurulan birisinin 12 saat boyunca deliksiz uyuyacağını öğrenmiştir. Nitekim Ada Komutanı Tarık Güryay da hatıralarında gece 04.30'da Menderes'in kapısının önünden geçerken nöbetçi ile konuştuğunu, nöbetçinin bir ara Başbakan'ın yatağından yere düştüğünü fark ettiğini, onu kucaklayarak yatağına taşırken baygın vaziyette olduğunu söylediğini yazmaktadır. Böylece Menderes'in intihar ettiği iddiasının bir yalan olduğu, aslında onun zehirlenerek öldürülmek istendiği açık hale geliyor ona göre.

Araştırmasını daha da ileriye götüren Apaydın, doktorların hastadan aldığı kanın Adli Tıp'ta incelendiğini öğreniyor ve bu defa raporun peşine düşüyor. Buluyor da. Hayret: Resmi raporda intiharda kullanıldığı söylenen "Equanil"in zerresine rastlanmıyor. İğnenin muhteviyatında bulunan "Asit barbiturique türevi bir madde"nin tespit edilmesi şüpheleri iyice kabartıyor. Böylece intihar tezi iyice zayıflıyor.
Güya Menderes, doktorların kendisine verdiği uyku haplarını içiyor gibi yapıp dilinin altında saklamış da, bir kibrit kutusunda biriktirmiş de, 36 adet hapı içerek intihar etmişti. Halbuki bu kadar hapı bütün uğraşmalarına rağmen bir kibrit kutusuna sığdırmayı başaramamıştır Apaydın. Üstelik de bu kibrit kutusunun, odası ve üstü her gün sıkı sıkıya aranan Menderes'in pantolonunun cebinde "Harbiye'den beri", yani tam 17 ay boyunca hiçbir aramada yakalanamamış olması da son derece tuhaf değil midir? Üstelik de odasında gece gündüz bir nöbetçinin beklediğini bilirsek durum muammaya döner.

Peki şuna ne diyeceksiniz: 36 adet hapı belli etmeden nasıl yutabilmiştir? Ve hangi suyla? Odasına verilen su miktarı belli. 3 hap için 1 bardak su içse, 12 bardak suya ihtiyaç duyacaktır. Peki durup dururken Menderes'in 12 bardak su içmesi dikkat çekmez miydi? 'Ne yapacaksın?' diye sorulmaz mıydı?

Şu soru haklı olarak akla gelebilir: Menderes zaten asılacak değil miydi? Neden öldürmek istesinler?

Doğru gibi görünmekle birlikte bu sorunun cevabı şudur: Muhtemel bir af kararına karşı darbecilerin bütün kinlerinin odağına oturttukları sabık Başvekil intihar süsü verilerek öldürülmek istenmiştir.

Peki 'Ölümü halinde Adli Tıp raporunda durum belli olmayacak mıydı?' diye merak edebilirsiniz. Hayır, zira "Asit barbiturique türevi madde", Menderes'e mutat olarak verilen "Nembutal" adlı haptaki maddeyle aynıdır! Bu iğnenin özellikle seçildiği anlaşılıyor.

Burhan Apaydın'ın iddiaları böyle. Bu konuyu bundan 20 yıl kadar önce Nazlı Ilıcak gündeme getirmiş ama bir sonuç çıkmamıştı. Bakarsınız günümüz hassasiyetleri ışığında konu aydınlığa kavuşturulur. Kim bilir?

Mustafa Armağan
(Zaman, 12.10.2010)

30 Mayıs 2010 Pazar

'Yassıada'nın Karakutusu açılıyor' haberini Cihan 80 yerel televizyona ulaştırdı

Yassıada'nın karakutusunu açarak resmi tarihi değiştirecek bilgilere ulaşan Zaman Gazetesi'nin büyük başarısı Cihan Haber Ajansı tarafından haberleştirilerek 80 yerel kanalda yayınlandı.
function yassiada() { window.open('http://www.zaman.com.tr/extentions/multimedia/2006-09-04-yassiada-belgeseli/index.php','10x10','toolbar=no,status=no,scrollbars=no,location=no,menubar=no,directories=no,width=545,height=425')}
BELGESELİN HABER GÖRÜNTÜLERİ İÇİN TIKLAYINIZ
4 Eylül Pazartesi günü başlayan yazı dizisinin en çarpıcı belgesi Adnan Menderesi idama götüren mektubun sansürsüz halde ilk kez yayınlanması oldu. Dönemin Kara Kuvvetleri komutanı ve 27 mayıs ihtilalinden sonra Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Cemal Gürsel, darbeden tam 24 gün önce Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes'e bir mektup veriyor. Ülkenin içinde bulunduğu durumdan hoşnut olmadıklarını belirten Gürsel, mektupta önerilerini 15 madde halinde sıralıyor. Bu mektup Yassıada yargılamalarında Adnan Menderes'in idama götürülmesinde aleyhte önemli bir delil olarak mahkemede okunuyor Fakat küçük bir değişiklikle. Mektubun birinci maddesi sansürleniyor.
İşte mektubun orijinal halini ele geçiren Zaman Gazetesi bu mektubu ilk kez sansürsüz yayınladı. Mektup o dönemde sansürsüz okunsa belki de Adnan Menderes idam edilmek yerine ödüllendirilecekti. Çünkü bu madde de Gürsel paşa, Menderes'e övgüler yağdırıyor ve onun Cumhurbaşkanı olması gerektiğini belirtiyor.
Sansürlenen birinci madde aynen şöyle; Cumhurbaşkanı (Celal Bayar) istifa etmelidir. Cumhurbaşkanlığına sayın Adnan Menderes getirilmelidir. Bu muhterem zatı her şeye rağmen milletin çoğunluğunun sevmekte olduğuna kaniim. Bu sevgiden istifade edilerek kırılanların gönülleri alınmalı ve millete yeniden güven telkin edilmelidir.
Cihan haber ajansı da Zaman Gazetesi'nin bu büyük habercilik başarısını yapımcılığını üstelendiği yaklaşık 80 yerel kanalda yayınlanan "Akşam Ajansı" haber bülteninde yayınladı. Cihan Haber Ajansı'nın bu yayını da büyük ses getirdi. Telefonla gerek yerel kanallara gerekse Cihan'a ulaşan izleyiciler Zaman gazetesi'ne teşekkür etti.

09 Eylül 2006, Cumartesi

KAYNAK:http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=347746&title=yassiadanin-karakutusu-aciliyor-haberini-cihan-80-yerel-televizyona-ulastirdi

[Yassıada'nın karakutusu açılıyor-Yansımalar 2] Menderes'in dinlenmesinin sebebi devlet içindeki güvensizlik

Zaman'ın 5 gün boyunca yayınladığı Yassıada belgeleri, 27 Mayıs ihtilali ve sonrasındaki sürecin üzerindeki örtüyü kaldırdı. Gizliliği 46 yıl sonra kaldırılan mahkeme tutanakları ve yazışmalar, birçok tarihi olayı gün yüzüne çıkardı. Bunlardan biri, Türkiye'nin telekulakla 56 yıl önce tanıştığı gerçeğiydi.
Demokrat Parti iktidara gelir gelmez Başbakan Adnan Menderes'i dinlemek için PTT bünyesinde kurulan özel birim, günümüzde de gündemden düşmeyen 'telekulak' olayının ne kadar eskiye dayandığını gözler önüne seriyor. Başbakan, cumhurbaşkanı ve bakanların dinlenmesini yorumlayan
eski istihbaratçılardan Mahir Kaynak, bunu nedenini devlet içindeki keskin ayrılıklara bağlıyor. Kaynak, "Devlette birbirine güvenmeyen yapılar olduğu için dinleme yapılıyor. Adnan Menderes döneminde de bu oldu. Ne gereği var? Oturup konuşmak dururken." tepkisini yapıyor. Eski İçişleri Bakanı Saadettin Tantan, gerek Menderes döneminde gerekse şimdi yapılan dinlemenin arkasına ve önüne bakmanın önemine işaret ederken, eski Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz "Bir devlet reisinin dinlenmesi ayıp ve suç teşkil eder." ifadelerini kullanıyor. İnsan Hakları Derneği Başkanı Yusuf Alataş, yasal olmayan çalışma için 'ürkütücü' yorumunda bulunuyor. Hukuk ve Yaşam Derneği Başkanı Nurullah Albayrak ise yapılanı hiçbir akla mantığa sığdıramadığını vurguluyor.
Araştırmacılara açılan Yassıada arşivindeki belgelere göre DP'nin 1950 yılında iktidara gelmesiyle birlikte PTT içinde özel bir dinleme birimi oluşturulmuş. Kime bağlı çalıştığı konusunda bilgi verilmeyen birim, cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanların konuşmalarını 'temin etmiş'. Eski MİT mensubu Mahir Kaynak, böyle bir şeye neden ihtiyaç duyulduğunu izah ederken, toplumdaki güven eksikliğine dikkat çekiyor. Özellikle devlette birbirine güvenmeyen yapılar olduğu için dinlemenin yapıldığını düşünen Kaynak, 'dinlemeyi kesin, yapılmayacak' demenin hiçbir anlamının bulunmadığını savunuyor. Kaynak, sorunun temeline inilmesi gerektiğini, aspirin vermekle bünyenin iyileşemeyeceğinin altını çiziyor. Ardından şu tavsiyeyi yapıyor: "Dinleme, devlet tek ve bütün olursa biter."
Tantan: Yasal altyapıda eksiklikler var
Eski İçişleri Bakanı Saadettin Tantan, gerek Menderes dönemindeki gerekse bugünkü telekulak hadiselerinin arkasına ve önüne bakılmasını istiyor. Dinlemelerin yasal altyapısının nasıl düzenlendiğinin iyi analiz edilmesi gerektiğine dikkat çeken Tantan, kanunsuz uygulamaların tek karşılığının ceza olduğunu belirtiyor. Bu konuda önemli eksikler bulunduğunu kaydeden Tantan, "Bu altyapı neden yok; ayakları yere oturmuyor. Neden kimseyi memnun etmiyor?" sorularını yöneltiyor.
Enis Öksüz: Dinleme hukuk çerçevesinde yapılmalı
Eski Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz ise dinlemenin istihbarat birimleri açısından son derece önemli olduğuna işaret ediyor. Ancak bunun hukuk çerçevesinde ve en son noktada yapılması gerektiğinin altını çiziyor. Öksüz, şöyle devam ediyor: "Gönül ister ki hiç olmasın; ama meleklerle yaşamıyoruz. İllegal dinlemenin de olduğunu düşünüyorum. Bu da engellenemez. İşte ortaya çıkıyor. Devlet içinde dinlemeler var. Bu hep olacaktır. Bu hiç bir zaman bitmeyecektir. Ben Ulaştırma Bakanı olduğum ilk gün 'telefonumu herkes dinleyebilir' dedim. Kimseden bir şey saklamıyorum. Çok şeffafım. Şimdi de dinlense umurumda değil. Ama keşke olmasa."
Ürkütücü, kabul edemiyorum
İnsan Hakları Derneği Başkanı Yusuf Alataş da bir başbakanın dinlenmesini 'ürkütücü' tabiriyle yorumluyor. Bunu kabul edemediğini aktaran Alataş, yasal olmayan uygulamaların hâlâ devam ettiğini hatırlatıyor. Alataş, "Askeri otoritenin sivil otoriteye güvenemediğinin bir göstergesi bu. Başbakanı dinlemek ne demek? Milyonlarca kişi oy vermiş. Gönül vermiş, güveniyor. Birileri güvenmiyor." diyor. Yusuf Alataş, dinlemenin yasayla değil demakrotikleşme ve şeffaflaşmayla çözüleceğini savunarak, şu ilginç anekdotu aktarıyor: "Dernekte bir konuyla ilgili ertesi gün basın açıklaması yapalım diyoruz. Kimsenin haberi yok. Bir saat sonra emniyet arıyor: 'Başkanım ne zaman açıklama yapacaksınız' diye. Biz kimseye söylemedik siz nereden duydunuz, diyoruz. Cevap yok. Her an biz de dinleniyoruz."
Akla ve mantığa sığdıramıyorum
Hukuk ve Yaşam Derneği Başkanı Nurullah Albayrak, hadiseyi hiçbir akla mantığa sığdıramadığını söylüyor. Devlet içinde kendilerini ülkenin koruyucusu olarak gören illegal yapıların bulunduğunu iddia eden Albayrak, dinlemenin bu seviyelere kadar inmesinin devletin önce kendisine sonra milletine olan güvensizliğiyle açıklanabileceğiyle ifade ediyor. Albayrak, dinleminin ancak ve ancak çok büyük suç örgütlerinin takibinin yapılmasında yine legal çerçevede olabileceği gerektiğini kaydediyor.
Araştırmacılara açılan Yassıada arşivindeki telekulak kayıtlarının bir bölümü 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından talep üzerine mahkemeye gönderilmiş. Yassıada'daki Soruşturma Kurulu, Ankara Telefon Müdürlüğü'ne bir yazı yazarak, cumhurbaşkanı ve başbakan başta olmak üzere birçok bakan ve milletvekilinin telefon görüşmeleri hakkında bilgi istemiş. Cevabî yazısında mahkemenin talebini yerine getiren PTT, 29 Nisan-3 Mayıs 1959 tarihleri arasında dinlemesi yapılan telefonlardan kimlerle ve ne kadar konuşulduğuna dair bir listeyi de teslim etmiş. PTT'nin 15 Aralık 1960 tarihinde Soruşturma Kurulu'na gönderdiği cevabi yazıda şu ifadeler yer alıyor: "Demokrat Parti'nin iktidara gelmesinden bir müddet sonra hususi bir pozisyon tefrik ettirilmiş ve cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanların konuşmaları grup şef ve yardımcıları tarafından temin edilmiştir... Bahis konusu konuşmaları temin eden ve konuşmaların aksaksız olarak devam etmesi için arada sırada araya girerek dinlemede bulunan grup şef ve yardımcılarının ad ve soyadları ikinci listede sunulmuştur." PTT, 29 Nisan-3 Mayıs 1959 tarihleri arasında dinleme yaptığı telefonlarla ilgili bir listeyi de mahkemeye teslim etmiş.

KAYNAK:http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=346160&title=yassiadanin-karakutusu-aciliyoryansimalar-2-menderesin-dinlenmesinin-sebebi-devlet-icindeki-guvensizlik

[Yassıada'nın karakutusu açılıyor]

27 Mayıs 1960 sabahı radyodaki ses, her zaman haberleri okuyan spikerden farklıydı. Genç bir albay, ordunun yönetime el koyduğunu duyuruyordu. 10 yıllık DP iktidarı sona ermiş, emekleme dönemindeki demokrasi rafa kalkmıştı.
O gün Türkiye için, kendi başbakanını asacak bir süreç başlıyordu. Daha önce kimsenin adını duymadığı Yassıada'da yakın tarihin en büyük siyasi davası başladı. Yassıada'yla ilgili çok şey söylendi.
Ancak belgelerin diliyle o süreci anlatmak mümkün olmadı. Aradan 46 yıl geçti. Duruşmalara ait tutanakların gizliliği kaldırıldı. Anayasa Mahkemesi'nin elinde bulunan belgeleri teslim alan Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, bunları araştırmacılara açtı.
Yassıada belgeleri 3 bin 527 ayrı klasörden oluşuyor. Belge adedi 100 bini geçiyor.

KAYNAK:http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=346214&title=yassiadanin-karakutusu-aciliyorbriste-tarihi-belgelerden-bazilari

[Yassıada'nın karakutusu açılıyor - Yansımalar 1] Belgeler ışığında, '27 Mayıs' tarihi yeniden yazılmalı

Zaman'ın Yassıada arşiviyle ilgili yazı dizisi geniş yankı uyandırdı. Menderes'in idamıyla sonuçlanan sürecin tanıkları ve uzmanlar, belgelerin resmî tarihi değiştirecek nitelikte olduğunu belirtti. ●Belgeleri görmek için tıklayın
İhtilal mahkemesinin kararıyla babasını kaybeden Aydın Menderes, vesikaların titizlikle incelenip gün yüzüne çıkartılmasının büyük başarı olduğunu kaydetti. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel'in sansürlenen mektubuna özel önem veren Menderes, tarihçilerin yayınlanan belgelere gereken ilgiyi göstereceklerini ifade etti. Yassıada'da Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın avukatlığını yapan eski Meclis başkanlarından Hüsamettin Cindoruk, yazı dizisinin o dönemi yorumlamak isteyen herkes için iyi bir başlangıç olacağını söyledi. Zaman'ı kutlayan Cindoruk, ihtilal mahkemesinin tarihe ve demokrasiye zarar verdiğinin ortaya çıktığını vurguladı. Milliyet Gazetesi adına Yassıada duruşmalarını izleyen gazeteci-yazar Çetin Altan, Cemal Gürsel'in darbeden 24 gün önce Savunma Bakanı Ethem Menderes'e gönderdiği mektupta sansür yapıldığına ilişkin belgenin çok etkileyici olduğunu kaydetti. Altan, şöyle konuştu: "Mektupta üç satırın çıkartıldığını ve bunların çok önemli cümleler olduğunu gördük. Demek ki gerçek tarihi öğrenemeden gidiyoruz. Bizim de izlediğimiz, bizim de işlediğimiz konularda yeni şeyler ortaya çıkıyor. Kim bilir hangi gerçekleri bilmeden, dönemeç noktalarının gerçek fotoğrafını bilmeden gidiyoruz." Tarihçi İsmet Bozdağ da diziyi 'tarihe hizmet' sözleriyle değerlendirdi. Demokrat Parti'nin ardından kurulan Adalet Partisi'nin eski Genel Başkan Yardımcısı Sadettin Bilgiç ise mahkeme başkanı Salim Başol'un tavırları üzerinde durdu.
Yassıada Mahkemeleri'nin tutanakları üzerindeki gizliliğin kalkmasıyla birlikte tarihi gerçekler gün yüzüne çıktı. Zaman'ın ulaştığı belgeler, cuntacıların vesikalar üzerinde nasıl tahrifat yaptığını bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Belgeler, resmi tarihi de tartışmaya açtı. Dönemin yakın tanıkları ve tarihçiler, şimdi 27 Mayıs'ın tarihinin yeniden yazılmasını talep ediyor. Çalışmayı beğeniyle takip eden Adnan Menderes'in oğlu Aydın Menderes, duygularını "Zaman Gazetesi'nin, bütün gerekli önem ve özeni göstererek yaptığı neşriyatı candan kutluyorum." sözleriyle dile getirdi.
Menderes, Yassıada'yla ilgili vesikaların sadece bir dönemin gizli bırakılmış yönlerini açığa çıkartmadığını, yakın tarihi yeniden değerlendirmeye yol açacak ölçüde önemli olduğunu anlattı. Özellikle Cemal Gürsel'in mektubuna dikkat çeken Menderes, şöyle devam etti: "Görüldüğü gibi o dönemin muhalifi, muvafıkı Adnan Menderes'in dürüstlüğü, iyi niyeti ve memleket için verdiği hizmetlerin büyük önemi hakkında ortak bir kanaat sahibidir. Ancak 27 Mayıs'tan itibaren Adnan Menderes tek hedef haline getirilmiş ve her şeyiyle yok edilmek istenmiştir. Bu hem acı hem de ilginç gelişme karşısında tarihçilerin ve araştırmacıların gereken ilgiyi göstereceklerine inanıyorum. Ayrıca açıklanan vesikalar bir devlet adamı için meziyet olarak kabul edilecek hususların bile suçlama aracı yapıldığını göstermektedir. Yine Adnan Menderes'in bu belgelerin açıklanmasıyla ortaya çıkan Eyüpsultan'la ilgili imar faaliyetlerinin ve düşüncelerinin öğrenilmiş olması da o döneme ve Menderes'in kimlik ve kişiliğine ışık tutacaktır. Bu vesikalarda başta Adnan Menderes olmak üzere Yassıada'da bulunanlara reva görülen muamelelerin insafsızlığını da bütün açıklığıyla ortaya sermektedir."
Aydın Menderes, dizinin son gününde yayınlanan Rüştü Erdelhun Paşa'yla ilgili tespitleri de yerinde buldu. Paşa'nın cenazesine katıldığını bildiren Menderes, "Gerçekten de Türk Silahlı Kuvvetleri merhum Rüştü Erdelhun'un cenazesini büyük bir hürmetle ve eski bir genelkurmay başkanı olarak kaldırdı. Üstelik 12 Eylül iradesinin hakim olduğu bir dönemde. Ondan kısa bir süre önce 27 Mayıs'ta yapılan bayram kutlamasının da Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından ortadan kaldırılmış olduğunu düşünürsek Silahlı Kuvvetler'in 27 Mayıs'ı olumlu bulmayan tavrı açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır." ifadelerini kullandı.
Artık bu dönem yeniden araştırılmalı
Eski Meclis başkanlarından Hüsamettin Cindoruk, Yassıada duruşmalarının ardından idam edilen Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın avukatıydı. Yassıada Mahkemeleri'nde yaşananlara tanıklık eden Cindoruk, Zaman'ın yazı dizisinin o dönemin yeniden yorumlanması için bir başlangıç oluşturması temennisinde bulundu. Cindoruk, şunları kaydetti: "Yazılardan dolayı gazeteyi kutluyorum. Yassıada duruşmalarıyla ilgili bir bölümün açığa çıkması çok önemli. Çuvallar dolusu evrak bilimsel yöntemlerle de incelendiğinde o mahkemenin tarihimize ve demokrasiye verdiği zararlar ortaya çıkacaktır. Yassıada'da aslında bir mahkeme yoktur, hukuksal bir iddianame yoktur ve hukuki değerlere uygun bir karar da yoktur. Orada mahkeme sadece ve sadece cuntanın meşruluğunu tescil etmek için görev yapmıştır. Açıkça taraflı bir mahkemedir."Rüştü Erdelhun Paşa'nın demokrasi ve sivil otoriteye saygısını da değerlendiren Cindoruk, "27 Mayıs'ı Silahlı Kuvvetler değil, silahlı subaylar gerçekleştirdi." tespitini yaptı. Ardından ekledi: "Çok değerli bir genelkurmay başkanını aşağıladılar, yargılayıp idama mahkum ettiler; ki o Erdelhun istiklal madalyası taşıyordu. Milli Mücadele'nin kahramanlarındandı. Vatarseverdi; ama onu da vatan hainliğiyle suçlayıp idamla yargıladılar. O ihtilali yapan subaylar önlerini açmak için bunu yaptılar. 5 bin subayı emekliye sevk ettiler. Çok değerli 200'ün üzerindeki generali emekliye sevk ettiler. Bir iç hesaplaşma gerçekleştirdiler aslında. Bu ihtilalin yapılmasında ve bu mahkemenin kurulmasında silahlı subaylarla üniversitemizin işbirliği de açıkça ortadadır. Büyük hukuk profesörü sandığımız insanlar bu cuntayı yargılamaya, yapay bir hukuk ortaya koymaya ve ülkenin değerli devlet adamlarını idam etmeye, onurlarını kırmaya ve demokrasimizin temeli olan partileri kapatmaya kadar yönlendirildiler."
Altan: Yeni şeyler öğrendik
Yassıada belgeleriyle ilgili yazı dizisini ilgiyle takip eden isimlerden biri de Türk basınının usta kalemlerinden Milliyet Gazetesi yazarı Çetin Altan. Yassıada'daki duruşmaların tamamını izleyen Çetin Altan, "Dizide ortaya çıkarttığınız belge ve bilgiler bize bile yeni şeyler öğretti." dedi. Altan, özellikle Cemal Gürsel'in mektubunda sansür yapıldığına ilişkin belgenin çok etkileyici olduğunu vurguladı. Altan'ın görüşü şöyle: "Mektuptan üç satırının çıkartılmış olduğunu ve bunların da çok önemli cümleler olduğunu gördük. Gerçekten tarihi öğrenemeden gidiyoruz demek ki. Bizim de izlediğimiz, bizim de işlediğimiz konularda yeni şeyler ortaya çıkıyor. Kim bilir hangi gerçekleri bilmeden, dönemeç noktalarının gerçek fotoğrafını bilmeden gidiyoruz. Hepimizin kaderini ilgilendiren konular bunlar ve bunlardan bizim de haberimiz yok doğrusu. Bazılarını bu vesileyle görmüş olduk; ama belki de bir kısmından hiç haberimiz bile olmayacak. Maalesef resmi görüşü yazanlar kendi işlerine gelen görüşleri yansıtıyorlar."
Olumsuz hava darbeden sonra da devam etti
Adalet Partisi eski Genel Başkan Yardımcısı Sadettin Bilgiç ise Mahkeme Başkanı Salim Başol'un tavrına dikkat çekti. Başol'un tutanaktaki sözlerinin Yassıada'da başından beri adil bir karar çıkmayacağını ortaya koyduğunu ifade eden Bilgiç, şöyle konuştu: "Bu baskı sadece mahkemedekilere has bir durum da değildi. Darbeden çok sonraları bile bu olumsuz hava herkese tesir etti. Demokrat Partiliyim demek bile suçtu. Böyle diyenlere takibat yapılıyordu. Her yerden suç duyurusu yapılarak baskı altında bırakılıyorduk bizler de. DP'lilere 'düşük kuyruk' adı takıldı. Halk Partisi kendi iktidarları dışında başka bir partiyi iktidarda görmeyi hazmedemedi. 27 Mayıs'tan sonra fikirler bastırıldı. 1961 Anayasası'na karşı "Hayır'da hayır var" demeyi bile suç saydılar. Türkiye'nin büyük kısmı demokrasiyi benimseyememiştir bu darbeler yüzünden."
İsmet Bozdağ: Belgeleri yayınlamak tarihe büyük hizmet
Tarihçi yazar İsmet Bozdağ, Yassıada konusunun şu ana kadar hiç kurcalanmamış bir konu olduğunu belirtirken, mahkemelerin arka planının aydınlatılmasına büyük ihtiyaç olduğunu söyledi. Zaman'da yayınlanan dizinin bu ihtiyacın karşılanmasına kapı araladığını vurgulayan Bozdağ, "Yassıada'da yaşananlar çok konuşulmasına rağmen bu ölçüde detaylar bilinmiyordu. Cemal Gürsel'in mektubunun orjinalinin ortaya çıkması da önemli hadise. Belgenin yayınlanmasıyla yapılan tarihe bir hizmettir." dedi.
Emekli askerler: Paşa haklı, ordu siyasete karışmamalı
Eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun'un siyaset-asker ilişkisine yönelik görüşleri geniş yankı buldu. Emekli paşalar, Erdelhun'un görüşlerine katılarak, siyaset-asker ilişkisinin anayasal sınırlar içinde olması gerektiğini dile getirdi. Erdelhun, notlarında; "Ordunun görevi memlekette huzuru temin etmektir. Ordu, millet otoritesine dayanan hükümetin icraatına mani olmamalı. Hükümet-i reddiye yapan askerlerin not edilmesi ve hareketlerine mani olunması gerekir. Parti mücadelesine ordu karışmamalı." diyor. Emekli askerlerin konuyla ilgili görüşleri şöyle:
Emekli Tümgeneral Armağan Kuloğlu: Demokratik bir ülkede yaşıyor ve demokrasiye inanıyorsanız, TBMM ve onun kabul ettiği hükümet, siyasi otoriteyi teşkil eder. Dolayısıyla hükümet ve TBMM'nin aldığı kararlar her şeyin üzerindedir. Ordu-siyaset ilişkilerini bu temele oturtmak lazım. Ordunun siyaseten görüş belirtmesi, tutup aşağı indirmekle ya da tehditlerle olmaz. Belirli platformlarda düşünce ve tavsiyelerini dile getirmek şeklinde yapmalı bunu ordu.
Emekli Tuğgeneral Atilla Başaran: Herkes Anayasa'daki sınırlar içinde hareket etmeli. Her kurum ve kuruluşun Anayasa ve yasalarda belirlenen görevi, sorumluluğu ve konumu bellidir zaten. Ve herkes yasal sınırlar içinde kalmak zorundadır.
Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi: İhtilaller hem ülkeyi hem orduyu zayıf düşürüyor. 1950'den sonra devlet iki başlı bir yönetim görüntüsüne girdi. Milli iradeye bütün devlet organizması tabi olsa, bizim bugün dünyada ve bölgede etkinliğimiz artar. Hem ülke hem yönetim huzurlu olur. Ahmet Dinç - Ankara
Hukukçulara göre, Yassıada mahkeme değil, askerî organ
Yassıada'daki darbe mahkemesi, 3 idam, 12 müebbet hapis ve yüzlerce kişiye hapis cezası verdi. Zaman'da yayımlanan belgelere göre Mahkeme Başkanı Salim Başol, Başbakan'a ve bakanlara "Susmazsanız sustururum. Oturun yerinize. Kes deyince kesmezseniz kestirmesini bilirim. Kısa kes, az konuş. Boş laf dinleyecek vaktim yok." gibi azarlayıcı ifadeler kullanıyordu. Hukukçular, bu mahkemeyi hukuki bulmuyor. Siyasi ve askerî bir organ olarak değerlendiriyor. Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk, adil yargılanma ilkesinin açık bir şekilde ihlal edildiğine dikkat çekiyor. Emekli Hakim Albay Ümit Kardaş, "Bir güce bağlı olan, özel olarak kurulan ve önyargılı şekilde hareket eden bir organa mahkeme denemez." ifadesini kullanıyor.
AİHM'ye başvurulsaydı Türkiye mahkum olurdu
47 yıl sonra açılan belgeler Yassıada'daki mahkemenin işleyişini tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk, olağanüstü mahkeme olarak nitelendirdiği Yassıada Mahkemesi'nin kuruluşunun ve yargılama biçiminin hukuka aykırı olduğunu söylüyor. Bu mahkemenin ceza hukukunun en temel ilkelerinden biri olan doğal yargıç ilkesine aykırı olduğunu vurgulayan Selçuk, adil yargılama ilkelerinin ihlal edildiğini kaydediyor. Selçuk, Yassıada'nın yargı tarihi açısından kötü bir örnek olduğunun altını çizerek şöyle devam ediyor: "Hem kuruluşu hem yargılama biçimi hem de kararların verilişi açısından incelendiğinde adil yargılanma ilkesinin açık bir şekilde ihlal edildiği görülmektedir. Bu bakımdan benzer yargılamaların tekrarlanmaması için önemli bir ders olduğu kanısındayım. Ben o dönemde görev yapsaydım böyle bir mahkemede görev almazdım. Orada verilen kararların hukuki tabanı da yanlıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuru imkanı olsaydı Türkiye adil yargılanma hakkı açısından mahkum olurdu."
Emekli Hakim Albay Ümit Kardaş, Yassıada Mahkemesi'nin suç işlendiği iddia edilen tarihten sonra kurulduğu için doğal yargıç ilkesine aykırı olduğuna dikkat çekiyor. Mahkeme Başkanı Salim Başol'un "Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor" şeklindeki ifadesinin mahkemenin hukuki açıdan ne kadar sakat olduğunu gösterdiğini söyleyen Kardaş, "Bir güce bağlı olan, özel olarak kurulan ve önyargılı şekilde hareket eden bir organa mahkeme denemez." diye konuşuyor. Kardaş, Başol'un sanık ve tanıklara karşı takındığı azarlayıcı ve aşağılayıcı tutumun son derece yanlış olduğunu belirterek yüksek kürsüde oturmanın hakime, suç işlemiş bile olsa kimseye hakaret etme ve aşağılama hakkını vermediğini dile getiriyor. Murat Aydın, Ankara
Menderes'in avukatı: Beni mahkemeden atıp askere aldılar
Yassıada duruşmalarında Adnan Menderes'in avukatlığını üstlenen Talat Asal, 47 yıl sonra açılan belgelerle gün yüzüne çıkan baskıları bizzat yaşamış. Mahkeme Başkanı Salim Başol'un sert tavırlarına en çok muhatap olanlardan biri. Asal, Yassıada duruşmalarının hukuk tarihinde görülmemiş bir olay olduğunu vurguluyor. Mahkemenin tutumuyla ilgili yayınlananların daha fazlasına maruz kaldıklarını dile getiren Asal, kendisinin bir duruşmada salondan yaka paça atılışını şöyle anlatıyor: "İmar davası sırasında şahit olarak gelen umum müdürü bir konuşma yapıyordu. Soru sormama müsaade etmedi Başol. 'Soracağım, sormayacaksın' tartışmasından sonra beni dışarı attı mahkeme başkanı. Ertesi gün beni 'askerlik yapmadı' diye askere aldılar. Halbuki böyle bir durum yok. Ben askerliğimi 31. Piyade Alayı'nda yedek subay olarak yapmıştım. İşte hep böyle komediydi." Sanıkların avukatlarla görüştürülmemesi için her türlü yola başvurulduğunu anlatan Asal, "Hiçbir şekilde müdafaa hakkı verilmedi. Benim Adnan Menderes ile ilgili 10 davam vardı ve bunun için bize tanınan süre yarım saatti. Bazı sanıkların tek davası vardı; ancak onlar da bizim gibi müvekkili ile yarım saat görüşüyordu. Haysiyetsiz, insafsız ve hayırsız bir sistemdi." yorumunda bulunuyor. Özellikle üç davanın tamamen ciddiyetten uzak olduğunu vurgulayan Talat Asal, bugünlerde 'don', 'cımbız' ve 'köpek' davasını karikatürize eden bir kitap hazırlıyor.

09 Eylül 2006, Cumartesi

KAYNAK:http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=346141&title=yassiadanin-karakutusu-aciliyor-yansimalar-1-belgeler-isiginda-27-mayis-tarihi-yeniden-yazilmali