Savaşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Savaşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2011 Cuma

Yemen'e türkü boşuna yakılmadı

Yemen, hakimiyetimiz altında kaldığı 400 yıllık dönemde Osmanlı Devleti'ne en fazla isyan eden ve bu yüzden defalarca yeniden fethedilen bir bölge olmuştu.

Cumhurbaşkanı ve bakanlarımızın Yemen'de Yemen türküsü söylenirken gözlerinin dolması bana yaklaşık 400 yıl süren zorlu Yemen hakimiyetimizi hatırlattı. Yemen Osmanlı Devleti'nin en zor hakim olduğu, devamlı isyanlarla mücadele ettiği ve defalarca yeniden fethettiği bir bölgeydi. Hulusi Yavuz ve İhsan Süreyya Sırma, eserlerinde Yemen'deki hakimiyetimizi teferruatıyla anlatırlar.

DEFALARCA FETHEDİLDİ

15. yüzyılın sonlarında Ümit Burnu'nu dolaşan Portekizliler Yemen ve civarını tehdit etmeye başladılar. Yemenliler, Portekizliler'e karşı koyamayınca Memlük Devleti'nden yardım istediler. Memlüklüler, Portekizliler'in ilerleyişini durduramadılar. Osmanlı Devleti de kendisinden yardım istenince Selman Reis'i bölgeye gönderdi.

Yavuz'un Memlük Devleti'ni ortadan kaldırması üzerine Yemen'de hutbe Osmanlı padişahı adına okundu. Ancak daha sonra bölge hakimiyetimizden çıktı. Hadım Süleyman Paşa, 1538'de Yemen'i bizzat Osmanlı Devleti'ne bağladı.

İkinci Selim döneminde Osmanlı valilerinin birbirleriyle çekişmesi yüzünden Yemen'de isyan çıktı. Özdemir ve Sinan paşaların gayretleriyle Yemen'de Osmanlı hakimiyeti tekrar kuruldu.

MİSYONERLER YEMEN'DE

İmam Kasım'ın 1598'den başlayıp 1635'e kadar süren ayaklanma­sı sonucunda bölgede hakimiyet Zeydî şeyhlerin idaresine geçti. Osmanlı hakimiyeti tekrar kurulduktan sonra 1848'e kadar olan dönemde Yemen'de fazla bir problem çıkmadı.

19. yüzyılın ortalarında bölge tekrar karıştı. Osmanlı yönetiminin gönderdiği askerler 1849'da Yemen'e tekrar hakim oldular. Ancak bölgede karışıklık bitmedi. Ahmed Muhtar Paşa, 1872'de San'a'yı alabildi.

19. yüzyıl Avrupalılar'ın Yemen'le ilgilendikleri bir dönemdi. Arapça bilen casus ve misyonerler bölgede faaliyet göstererek halkı Osmanlı'dan soğutmaya çalıştılar. Özellikle İngiltere, Zeydî imamlarla iyi geçinerek, onlara para ve hediye göndererek bölgeye yavaş yavaş yerleşti. Osmanlı yönetimi İngiliz yayılmasını engellemeye çalıştıysa da başarılı olamadı.

1889'da çıkan isyan zorlukla bastırıldı. Ancak 1895'te yeni bir isyan çıktı. İki yıl sonra bastırıldı. İmam Yahya 1902'de isyan ederek, halifeliğini ilân etti. Bu Osmanlı'nın karşılaştığı en büyük isyanlardan biriydi. İmam Yahya bir türlü ele geçirilemedi. 1906'da İstanbul'dan gönderilen İmam Yahya'nın 20 gün içinde mutlaka yakalanması yönündeki telgrafa sinirlenen Ahmed Feyzi Paşa, "Sizin İmam Yahya dediğiniz Kasımpaşa İmamı değil ki kulağından yakalayıp getireyim" diye sert bir cevap vermişti.

1911'de İmam Yahya arasında yapılan antlaşma, Yemen'de senelerce süren isyanı sona erdirdi. Ancak Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1918'de Yemen'i tamamen terk ettik.

Osmanlılar fethettikleri yerleri birer vatan parçası olarak görmüşler, bu yüzden de her karış toprağını binlerce şehidin kanı ile yıkamadan terk etmemişlerdi. Yemen'in kaybedilmesi kesinleşmişken bile son kurşununa kadar savaşmamızın sebebi de buydu.

YEMEN VE ZEYDÎLİK

Yemenliler'in önemli bir kısmı Zeydî oldukları ve Osmanlı hilafetini kabul etmedikleri için sık sık isyan çıkmıştı. Yemen şeyhleri, imam unvanıyla kabileleri yönetirlerdi. Şeyhler vergi toplar, halkı istedikleri gibi çalış­tırırlardı. Zeydîler, kendi imamlarına sıkı bir şekilde bağlı oldukları için, onun her dediğini yaparlardı. Bu yüzden de Osmanlı Devleti bölgede istediği şekilde bir hakimiyet kuramamıştı.

MUHTEŞEM YÜZYIL'A DAİR

Muhteşem Yüzyıl fragmanları dönmeye başladığından beri tartışılıyor. Bana gelen tenkitler genellikle senin orada ne işin var yönünde. Mart ayında böyle bir dizi çekileceği, danışmanlık yapıp yapamayacağım sorulduğunda bir süre düşündüm. Çünkü Türkiye'de tarihle ilgili bir dizi her zaman tepki toplar. Ben olsam da olmasam da bu dizi çekilecekti. Bu yüzden televizyonda yayınlanacak ve milyonların seyredeceği bir dizide birkaç sahneyi bile düzeltsem faydalıdır diye düşündüm.

Üstelik daha önce tarihle ilgili çekilen filmlerde padişahların elinden içki kadehi düşmez, eşcinsel ilişkiler yer alırdı. Kanuni içki içmediği gibi, herhangi gayriahlaki bir ilişkisi de yoktu. Bunlar benim en önem verdiğim noktalardı ve dizide böyle sahneler yer almadı. Kanuni ileriki bölümlerde içebilir mi diye soruyorlar. Kanuni içki içmeyen bir padişahtı ben danışmanlık yaptığım sürece böyle bir durum söz konusu olamaz.

Ben dizinin yapımcısı veya senaristi değilim. Tarih danışmanıyım. Benim dışımda bir alan olmasına rağmen müdahale edebildiğim ölçüde kurgu sahnelerine de karışmaya çalışıyorum. Bu yüzden adım ahlak polisine çıktı.

Dizide haremin ön planda olduğu söyleniyor. Bu bir kurgu çerçevesinde ilerliyor. Dizinin yapımcısı ben olsaydım daha farklı bir kurgu olurdu. Ancak kurgu benim işim değil. Dizideki olay ve karakterler benim için daha ön planda olan konular. Tepki gösteren arkadaşlar şunu açıkça bilsinler: Danışman ben değil de bir başkası olsaydı, çok daha fazla sahneye tepki göstereceklerdi.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 16.01.2011)

3 Mayıs 2009 Pazar

Vietnam Savaşı


Vietnam
Savaşı denen ve 1965'de başlayıp 1973 yılı
başlarına kadar sekiz yıl devam eden, Amerika'nın
Kuzey Vietnam'la mücadelesi, Amerikan tarihi bakımından
olduğu kadar, savaş sonrası milletlerarası
münasebetlerin gelişmesi açısından son
derece enteresan ve mühim bir hadise teşkil eder.

      
Vietnam savaşı, bir süper-devlet'in, 17 milyonluk bir
küçücük ülkede bataklığa nasıl
saplandığının da bir hikayesidir. Bu, aynı
zamanda, ağır tabiat şartlarından iyi yararlanan
bir gerilla taktiğinin, en mükemmel konvansiyonel silahlar
karşısındaki zaferinin de bir ifadesidir.

      
Nihayet, 1861-1865'den beri, yani son yüz yıl içerisinde
ilk defa, Amerikan halkı, manasız ve amaçsız
bulduğu bu savaş dolayısıyla federal hükümete
karşı başkaldırmıştır. Amerika'nın
Vietnam'a bulaşması birdenbire olmamış, yavaş
yavaş gelişen bir politikanın neticesi olarak ortaya
çıkmıştır.

      
1954 Temmuzundaki Cenevre anlaşmaları ile Laos, Kamboçya,
Kuzey ve Güney Vietnam bağımsız devletler
olmuşlardı. Yalnız, 17'nci enlemin kuzeyinde bulunan
Kuzey Vietnam'da Ho Chi Minh liderliğinde bir komünist
rejim bulunuyordu. Bu rejimin daha kuzeyinde ise Çin gibi bir
komünist dev vardı. Onun da kuzeyinde, Sovyet Rusya gibi
bir komünist süper-devlet bulunmaktaydı. Meseleye bu
açıdan bakınca, Kuzey Vietnam Asya'daki büyük
komünist blokun bir ileri ucu, bir ileri karakolu idi ve bu hali
ile de bütün Hindiçini kıtası için
muhtemel bir tehdit ve tehlike idi.

      
Bu sebeple Amerika, 1954'den sonra Vietnam'da ve genel olarak
Hindiçini'de Fransa'nın yerine geçti ve Asya
komünist bloku ile SEATO üyelerinin meydana getirdiği
anti-komünist güney-doğu Asya arasında bir tampon
teşkil eden Güney Vietnam ile yakından ilgilenmeye
başladı.

       Güney
Vietnam'da 23 Ekim 1955'de yapılan bir referandumda İmparator
Bao Dai düşürüldü ve Vietnam'ın başına
Ngo Dinh Diem geçti. Koyu bir komünist aleyhtarı
olan Diem'i Amerika hemen 26 Ekimde tanıdı ve Diem de ilk
günden itibaren Amerika'ya dayanma yoluna gitti. Diem 8-10 Mayıs
1957'de Amerika'yı ziyaret etti ve yayınlanan ortak
demeçte, Çin'in de adı zikredilerek, bölgede
komünizmin yıkıcı faaliyetlerini gittikçe
arttırmakta olduğuna dikkat çekildi.

      
Diğer taraftan, 1954 Cenevre anlaşmalarına göre,
Kuzey ve Güney Vietnam seçimler yoluyla
birleştirilecekti. Seçimler 1956 yılında
yapılacaktı. O zamanki genel kanaat odur ki, eğer 1956
yılında seçimler yapılmış olsaydı,
Ho Chi Minh Güney Vietnam'da da seçimleri kazanabilirdi.
Bunu bildiği içindir ki, Güney Vietnam diktatörü,
Katolik ve anti-komünist Diem bu seçimlere yanaşmadı.
Amerika da Diem'i destekledi. Ho Chi Minh 1957 yılına kadar
bekledi. Diem'in seçime yanaşmadığını
görünce, Diem hükümetini devirmek için,
Güney Vietnam'daki Viet Cong vasıtasıyla yoğun
terörist faaliyetlerine ve gerilla mücadelelerine girişti.


       Viet Cong'un Güney
Vietnam'da yarattığı huzursuzluk o derece ciddi bir
hal aldı ki, Başkan Eisenhower 4 Nisan 1959'da yaptığı
bir konuşmada, 12 milyon nüfuslu Güney Vietnam'ın
komünist kontrolü altına düşmesinin, 150
milyonluk bir bölgeyi tehlikeye sokacağını,
Amerika için ve "hürriyet için" yıkıcı
bir gelişmeyi başlatacağını, bundan dolayı
Amerika'nın güvenliği ve milli menfaatleri için
Güney Vietnam'a ekonomik ve askeri yardımın yapılması
gerektiğini söylüyordu. Amerika'nın Vietnam'a
bulaşması böyle başladı.

      
Başkan Eisenhower 1960 Kasımında görevden
ayrıldığında ve Kennedy Başkanlık
seçimlerini kazandığında, Amerika'nın
Güney Vietnam'da 1000 "askeri danışman"ı
bulunuyordu. Başkan Kennedy 22 Kasım 1963 günü
öldürüldüğünde ise, bu danışmanların
sayısı 17.000 olacaktır. Bu arada 70 danışman
da öldürülmüştü. Amerika ilk kayıpları
vermeye başlamıştı.

      
Amerika'nın yeni Başkanı John F. Kennedy 20 Ocak
1961'de görevine resmen başladığı zaman Viet
Cong'un faaliyetleri ile Güney Vietnam'da durum daha da
kötüleşmişti. Bu sebeple Kennedy, Başkan
Yardımcısı Lyndon B. Johnson'ı, durumu yerinde
incelemek üzere; 1961 Mayısında Güney Vietnam'a
gönderdi. Johnson ve Diem arasında yapılan görüşmeler
sonunda, 13 Mayıs 1961'de yayınlanan ortak bildiride, Güney
Vietnam'da mevcut olan gerilla savaşı ve "Komünist
İmparatorluğu'nun" "Hür Vietnam"a
yaptığı baskı karşısında alınması
gereken tedbirler 8 madde halinde belirtiliyordu ki, bu tedbirler
arasında Amerika'nın askeri yardımı ile uzman
yani danışman yardımı başta geliyordu.


       Bu durum karşısında
Kennedy iki baskı arasında kalmıştır.
Askerlere göre Güney Vietnam'a Amerikan askeri
gönderilmeliydi. Dışişleri Bakanlığı
ise, bunun tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini ve
Amerika'yı Vietnam'da Fransa'nın durumuna düşürebileceği
görüşünü ileri sürdü. Başkan
Kennedy bu iki görüşün arasında yer aldı
ve Güney Vietnam'daki Amerikan askeri danışmanlarının
sayısını arttırdı.

      
1963 Kasımında bir suikaste kurban gittiğinde,
danışmanların sayısı 17.000'i bulmuştu.
Fakat bu meseleye çare olmadı. Öte yandan, Güney
Vietnam'da Diem'in diktatörlüğü her geçen
gün halk için çekilmez hale gelmeye başlamıştı.
Bu sebeple, siyasi reformlar yapabilecek bir idareyi işbaşına
getirmek amacı ile ve Amerika'nın desteklediği bir
darbe ile, Diem 1963 Aralık ayında iktidardan düşürüldü
ve yerine General Duong Van Minh başkanlığında
bir Askeri İhtilal Konseyi geçti.

      
Kennedy'nin öldürülmesinden sonra, Anayasa gereği,
başkanlığa, Başkan Yardımcısı
Johnson geçti. Johnson'la beraber Amerika'nın Vietnam
politikası da yeni bir safhaya girdi. Daha doğrusu Amerika
Vietnam savaşına fiilen bulaştı. Zira, 2 Ağustos
1964 günü Tonkin Körfezinde Amerikan donanmasına
ait Maddox destroyeri Viet Minh (Kuzey Vietnam) gemilerinin
saldırısına uğradı. 4 Ağustos günü
bu saldırılar diğer Amerikan gemilerine de yöneldi.


       Amerikan donanması
bu saldırıları püskürtmekle ve iki Viet Minh
gemisini batırmakla beraber, hukuken Viet Minh Amerika'ya
saldırıda bulunmuş olmaktaydı. Bu sebeple, Başkan
Johnson 5 Ağustos'ta Kongre'ye gönderdiği mesajda,
komünizmin saldırılarına karşı
Amerika'nın kararlılığını göstermesini
ve bu saldırılara karşı koymada, asker kullanma
da dahil; Başkana yetki verilmesini istedi. Kongre ise, 10
Ağustosta aldığı ortak kararında, Başkana,
Amerikan silahlı kuvvetlerine karşı vuku bulacak her
türlü saldırıyı defetmek ve Amerika'nın
SEATO antlaşması çerçevesi içindeki
taahhütlerini yerine getirmek için, Amerikan askerlerinin
kullanılması da dahil, her türlü tedbiri alma
yetkisini verdi.

       Karar,
Senato'da 2'ye karşı 88 ve Temsilciler Meclisinde de sıfıra
karşı 416 oyla kabul edilmişti. Amerika'nın bu
kararlılığı, Viet Minh'in cesaretini kıracağı
yerde, güneydeki faaliyetlerini daha da arttırdı.
Bunun üzerine Başkan Johnson Kuzey Vietnam'ı müzakere
masasına oturtabilmek amacı ile 1965 Şubatından
itibaren Kuzey Vietnam'ı bombalatmaya başladı. Maksat,
Viet Minh gerillalarının gücünü kaynağında
yok etmekti. Bu sebeple askeri hedefler bombardıman ediliyordu.


       Bu bombardımanlar
üç yıl sürecektir. Fakat bombardımanlar
istenen neticeyi vermedi. Zira Ho Chi Minh, Amerika'nın havadan
yaptığı baskıya, karada kendi baskısını
arttırarak cevap verdi. Yani, Güney Vietnam'a sızmalar
ve gerilla faaliyetleri büsbütün arttı. Bu ise
Amerika'yı, Vietnam'ı Amerikan askeri ile savunmaya
sevketti. 1965 Mayısında Güney Vietnam'a 80.000 asker
gönderildi. Bu sayı giderek artacak ve 600 bine
yaklaşacaktır.

      
Vietnam'a asker gönderilmesi Amerika'nın kendi içinde
büyük çalkantıya sebep oldu. Zira Amerikan
askeri ölmeye başlayınca Amerikan kamu oyunda tepkiler
artmaya başladı. Büyük şehirlerde ve
bilhassa üniversitelerde Vietnam savaşına karşı
protesto gösterilerine girişti.

      
Gençlik Vietnam savaşının ve orada ölme
gereğinin sebebini anlayamıyordu. Vietnam savaşı,
Amerikan kamu oyu için sebebi anlaşılamayan manasız
ve amaçsız bir savaş haline gelmişti. O kadar
ki, Amerikan Kongresi de Başkan Johnson'ın aleyhine bir
tutum almaya ve Johnson'ın yanlış değerlendirme
ile kendilerini yanılttığını söylemeye
başladı. Amerika'nın Avrupalı müttefikleri
de Amerika'nın Vietnam macerasını tasvip etmediler.


       Batı ittifakı
Vietnam'da bir prestij yarası alırken, öte yandan
Amerika kendi müttefiklerine yeteri kadar danışmadan
bir maceraya girmişti ki, bu maceranın sonu Batı
Avrupa'yı da işin içine çekebilirdi. Bu
konuda en fazla tepki gösteren de Fransa oldu. Halbuki
Amerika'nın bu savaşı değerlendirmesindeki
faktörler şöyle idi. Amerika Güney-Doğu Asya
ile Pasifiği kendi milli menfaatlerinin ve güvenliğinin
hayati bir bölgesi olarak telakki ediyordu.

      
II. Dünya Savaşında Japonya ile çatışmaya
sürüklenmesinin sebebi de, Çin'i korumaktan ziyade,
Japonya'nın güneye sarkıp Güney-Doğu Asya ve
Pasifiği tehdit etmesiydi. Kuzey Vietnam'a da bu sefer Çin
açısından bakıyor ve Kuzey Vietnam'ı
Çin'in bir uzantısı olarak görüyordu.
Bilhassa Çin'in 1959 da Tibet'i işgali ve 1962'de de
Hindistan'a saldırması, 1964'de Çin'in kendi atom
bombasını yapması ve nihayet 1965'de Savunma Bakanı
Lin Piao'nun Güney-Doğu Asya'dan söz etmesi,
Amerika'nın bu konudaki endişelerini arttıran
gelişmeler olmuştur.

      
Bütün bunlardan başka, Vietnam'ın yüzlerce
yıl Çin hakimiyeti altında yaşamış
olmasını ve ayrıca, Çin Vietnam'a hakim olduğu
takdirde, bölgede yaşayan geniş Çin
azınlıklarını da harekete geçirebileceğini
de unutmamak gerekir. Bununla beraber, Başkan Johnson, bir
yandan Vietnam savaşında tırmanmaya giderken, öte
yandan da, çeşitli kanallardan barış için
teşebbüslerini de eksik etmedi. Bu teşebbüsler
1966-1967'de yoğunlaştı. Bu gelişmelerin neticesi
olarak 1968 Mayısında Paris'te Kuzey Vietnam ve Amerika
arasında barış görüşmeleri başladı
ve görüşmeler biraz ilerleyince de, Başkan
Johnson 31 Ekim 1968 tarihinden itibaren Vietnam'ın
bombardımanını durdurdu.

      
Bu arada Johnson, 31 Mart 1968'de yaptığı bir
konuşmada, Vietnam savaşı karşısında
Amerikalıları birlik ve bütünlüğe davet
etti ve bu birlik ve bütünlüğün korunması
için, kendisinin 1968 Kasımındaki başkanlık
seçimlerine adaylığını koymayacağını
bildirdi.

       1968 Kasımında
yapılan Başkanlık seçimlerini Cumhuriyetçi
Partiden Richard Nixon kazandı. Nixon, 20 Ocak 1969'da
Başbakanlık görevine başladığında
Vietnam'da 540.000 Amerikan askeri bulunuyordu ve 31.000 Amerikan
askeri de Vietnam'da ölmüştü. Bu sebeple Nixon ve
Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, Vietnam
politikasına yeni bir şekil verdiler. Buna göre,
Amerika bir yandan Vietnam'daki askerini yavaş yavaş geriye
çekerken, bir yandan Kuzey Vietnam'ın bombalanması
daha da arttırılacaktı. Bunun da sebebi, Kuzey
Vietnam'ı barışa zorlamaktı. Nitekim, Nixon
idaresi bütün bunları yaparken Paris'te devam etmekte
olan barış görüşmelerini de hızlandırmaya
çalıştı.

      
Nixon, Amerika'yı Vietnam bataklığından çekip
çıkarmaya kararlı idi. Bundan dolayı, 1969
Haziranında 25.000 Amerikan askerini Vietnam'dan çekti.
1971 yılı sonlarında geri çekilen asker sayısı
200.000'i bulacaktır. Bu arada da, Nixon, 1969 Temmuzunda
Pasifik bölgesinde yaptığı bir gezi sırasında,
25 Temmuzda Guam adasında yaptığı basın
toplantısında, Guam Doktrini veya Nixon Doktrini denen
görüşlerini ortaya attı.

      
"İşbirliği yolu ile barış" (peace
through partnership) prensibine dayanan bu görüşlere
göre, Amerika bundan böyle dünyanın neresinde
olursa olsun, Vietnam örneği savaşlara girmeyip
müttefiklerine Amerikan askerini kullanarak değil, ekonomik
ve askeri yardım suretiyle destek olacaktı.

      
Nixon Doktrini, bir bakıma, 1957 Ocak tarihli Eisenhower
Doktrinin tersi oluyordu. Çünkü Eisenhower Doktrini
Amerikan askerinin kullanılması esasına dayanmaktaydı.
Paris'te sürmekte olan barış görüşmeleri
ancak 1973 yılı başında bir neticeye ulaşabildi.
Bunda, 1972 yılında Amerika'nın Çin'le
münasebetlerini düzeltmesi ve ayrıca Sovyet Rusya ile
Amerika arasında 1972 Mayısında SALT-İ
antlaşmasının imzası büyük rol
oynamıştır. Çünkü, Kuzey Vietnam'ın
iki destekçisi olan, hem Sovyetlerin ve hem de Çin Halk
Cumhuriyeti'nin, Amerika'nın Vietnam'da sıkışık
bir durumda bulunduğu bir sırada, bu ülke ile
münasebetlerini yumuşatması, Kuzey Vietnam için
müspet bir gelişme değildi.

      
Ho Chi Minh, bir yalnızlık ihtimalinden endişe etti.
Kaldı ki, Amerikan bombardımanlarının Kuzey
Vietnam'da yaptığı tahribat da öyle kolay
onarılacak cinsten değildi. Ülke gerçekten
harap bir duruma girmişti. Bu faktörler, Ho Chi Minh'i
savaşı sona erdirmeye sevketti. Amerika'ya 55.000 Amerikan
askerinin ölümüne malolan Vietnam barışı
Paris'te 27 Ocak 1973'de imzalandı.

      
Esas metni 23 maddeden ibaret olan bu barış ile, 1954
Cenevre anlaşmalarına dönülüyor, yani 17'nci
enlem yine Kuzey ve Güney Vietnam arasında sınır
oluyordu. Amerika altmış gün içinde
Vietnam'daki bütün askerini ve malzemesini geri çekecek
ve mevcut üslerini de tasfiye edecekti. Buna mukabil, Kuzey
Vietnam da Güney Vietnam halkının kendi kaderini
kendisinin tayin etmesine ve istediği siyasi rejime kendisinin
karar vermesine müdahale etmeyecekti.

      
Kuzey ve Güney Vietnam'ın birleştirilmesi, kuvvet ve
zor yoluyla değil, iki tarafın aralarında yapacakları
müzakereler, karşılıklı anlaşma ve
barış yoluyla gerçekleştirilecekti. Bundan
başka, Kamboçya ve Laos'un tarafsızlığına
ve bağımsızlığına taraflar tam saygı
göstereceklerdi. Nihayet, Kuzey Vietnam ile Amerika arasında
meydana gelen bu yeni münasebet düzeni dolayısıyla,
savaş yaralarının sarılmasında ve
kalkınmasında Amerika, Kuzey Vietnam'a yardım
edecekti.

       Amerika, bu
barış ile nihayet yakasını Vietnam'dan kurtarmaya
muvaffak olmuştu. Lakin Vietnam meselesi bu barış ile
kapanmadı. Barış ancak 22 ay devam edebildi. Bu
sürenin sonunda Güney Vietnam komünistlerin eline
geçti. Amerika, Vietnam'dan çekildikten sonra, Güney
Vietnam'ın yaklaşık 1 milyon kadar askeri, 1.600 uçağı
ve 600 tankı vardı. Fakat, Viet Cong gerillalarının
faaliyeti dolayısıyla, bu asker sabit mevkileri savunmakta
idi. Saldırı gücü yoktu.

      
Diğer taraftan, Vietnam savaşının Amerikan kamu
oyunda uyandırdığı tepki dolayısıyla,
barıştan hemen sonra Amerikan Kongresi de Güney
Vietnam'a yapılan yardımları, azaltmaya başladı.
Askeri yardım 1 milyar Dolardan 700 milyona ve ekonomik yardım
da 750 milyon Dolardan 425 milyona indirildi. Buna karşılık
Güney Vietnam'daki askeri durum da iyi değildi.

      
Saygon rejimine karşı savaşan Vietnam Halk Ordusunun
güneyde 200.000 askeri bulunuyordu. Viet Cong gerillalarının
kuvveti de 100.000 civarında idi. Bütün bunlara bir de
Saygon hükümeti içindeki suistimalleri ilave etmek
gerekiyordu. Bu şartlardan yararlanan Kuzey Vietnam 1974 Aralık
ayı başlarında Kamboçya'dan Mekong Nehri
deltasından Güney Vietnam'a doğru saldırılara
geçti. Bu saldırıları Kuzeyden ve diğer
yerlerden de yapılan bir çok saldırılar takip
etti. Bu saldırılar o kadar çabuk gelişti ki,
Güney Vietnam başlıca birer birer komünistlerin
eline geçmeye başladı. Güney Vietnam ordusu bu
saldırılar karşısında çabucak çöktü.


       En son 30 Nisan 1975'de
başkent Saygon'un komünistlere teslim olması ile,
bütün Vietnam, otuz yıllık bir mücadeleden
sonra komünistlerin kontrolü altına girmiş
oluyordu. Bu ise Güney-Doğu Asya bölgesindeki kuvvet
münasebetlerinin yapısında mühim değişiklikler
meydana getirerek yeni bir dönemi açacaktır.




Vietnam Savaşından
Sonra


      
Kuzey Vietnam'ın Güneyi ele geçirmesi ve bu suretle,
II. Dünya Savaşı'ndan sonra bölünmüş
olan bu ülkeyi kendi kontrolu altında birleştirmiş
olması, bir diğer bölünmüş ülkenin
kuzeyi olan Kuzey Kore'yi de harekete geçirdi. Komünist
Kuzey Kore'nin lideri Kim II Sung 1975 Nisanında Peking'i
ziyaret ederek, Güney Kore'ye karşı girişeceği
hareket için Çin'den destek istedi. Halbuki şimdi
Çin'in güney-doğu Asya gelişmelerine bakışı
çok farklı idi ve Çin'in değerlendirmelerinde
Sovyet faktörü ağır basıyordu. Bu sebeple
Çin, Kuzey Kore'nin girişmek istediği teşebbüsü
desteklemeye yanaşmadı. Kaldı ki, Kuzey Kore'nin
niyetini sezinleyen Birleşik Amerika, hemen ağırlığını
Güney Kore'nin yanına koydu ve Güney Kore'ye herhangi
bir saldırı halinde Amerika'nın her türlü
yardımı yapacağını bildirdi.

      
Bu durum karşısında, Kim İİ Sung hevesinden
vazgeçmek zorunda kaldı. Kuzey Vietnam'ın Güney
Vietnam'ı işgali, güney-doğu Asya'nın diğer
ülkelerinde büyük bir telaş ve korkuya sebep oldu
ve tarafsızlık eğilimlerini kuvvetlendirdi. Bunun
birinci sebebi, gerilla savaşı ve yıkıcı
faaliyetlerde Kuzey Vietnam'ın gerçekten yetenekli
olduğunun ortaya çıkması idi. İkincisi
ise, Güney Vietnam'ın teslim olması çok
miktarda Amerikan silah ve askeri malzemesinin komünistlerin
eline geçmiş olmasıydı.

      
O zaman Amerikan Savunma Bakanlığının
tahminlerine göre, 2 milyar Dolarlık Amerikan silahı
komünistlerin eline geçmişti. Gerçekte,
Vietnam'ın hemen yeni bir saldırıya geçecek
hali yoktu. Fakat bölge ülkeleri, belirttiğimiz
sebeplerden dolayı, korkuya kapıldılar.

      
1967'de kurulan ASEAN (Güney-Doğu Asya Devletleri Birliği-
Association of South-East Asian Nations) üyelerinden Malaysia,
Tayland ve Filipinler, hemen Çin'le diplomatik münasebetler
kurdular. Vietnam'a karşı Çin'de bir denge unsuru
arıyorlardı. Zira, biraz aşağıda
açıklayacağımız üzere, Vietnam
meselesi Sovyet Rusya ile Çin arasında daha 1975
Mayısından itibaren yeni bir mücadele konusu olduğu
gibi, eski adı ile Kamboçya, fakat 1975'den itibaren yeni
adı ile Kampuchea'nın Vietnam ile arası bozulacak ve
Vietnam Sovyet Rusya'ya dayanma yoluna giderken, Kampuchea da
güvenliğini Çin'in kanadının altında
bulacaktır.

       Diğer
taraftan, Vietnam'ın tepkisini çekmemek için,
Malaysia Güney-Doğu Asya'nın bir "tarafsızlık
bölgesi" olmasını teklif ederken, Tayland ve
Filipinler, ülkelerindeki Amerikan askerlerinin çekilmesini
istediler. Bunun neticesi olarak, 24 Eylül 1975'de SEATO
dağıtıldı. Bu ülkelerin içinde en
fazla korkuya kapılanı, Laos ve Kamboçya'ya karadan
ve Vietnam'a da denizden komşu olan Tayland idi. Hatta Tayland
güney-doğu Asya'da kurulacak yeni bir gruplaşmaya
Kamboçya, Laos ve Vietnam'ı da katmak gibi bazı
tasarıların peşinde oldu ise de bu sırada
Hanoi'nin meseleleri ve tasarıları bambaşka idi.


       Mamafih 1975 yılı
sonlarına doğru ortalık sakinleşmeye başlayınca
güney-doğu Asya bölgesinin heyecanı da geçmeye
başladı ve bu bölge ülkeleri yine güvenliklerini,
Amerika'nın bölgeye olan alakasına bağlamaya
başladılar. Çin yine bu ülkeler için bir
dayanak unsuru olmaya devam etti. Zira, Vietnam'ın 1978 Aralık
ayı sonundan itibaren Kampuchea'yı işgale başlaması,
Çin ile bölge ülkeleri arasında dolaylı
bir menfaat ortaklığı ortaya çıkardı.




Vietnam'ın
Kampuchea'yı İşgali


      
Eski adı ile Kamboçya, yeni adı ile Kampuchea, 1954
Cenevre anlaşmaları ile bağımsız olmakla
beraber, 1941-1970 arasında Prens Sihanouk'un idaresinde kalmış
ve 1970 yılında da Mareşal Lon Nol'un yaptığı
bir darbe ile Sihanouk iktidardan düşürülmüştür.
Fakat Lon Nol'un diktatörlüğüne karşı,
ordunun içinden de olmak üzere çeşitli
çevrelerden muhalefet ortaya çıkmakla beraber,
Kızıl Khmer'ler (Khmer Rouge) denen Komboçya
komünistlerinin mücadelesi daha müessir olmuştur.
Çünkü Kızıl Khmer'leri Kuzey Vietnam
desteklemekteydi.

       Yani,
Kuzey Vietnam, Güney Vietnam'a karşı mücadele
ederken Kamboçya'da da Kızıl Khmer'ler Lon
Nol'rejimine karşı mücadele etmekte idiler. Fakat
Kızıl Khmerlerin en büyük destekçisi Çin
Halk Cumhuriyeti idi. Çin Kızıl Khmer'lere silah ve
malzeme yardımı yaparken, Kuzey Vietnam da Vietnam Halk
Ordusundan 30.000 kişilik bir kuvvetle Kızıl
Khmer'lere yardım etmekteydi.

      
1973 Ocak ayında Kuzey Vietnam'ın Amerika ile barış
yapması Kızıl Khmer'lerin hoşuna gitmese ise de;
mücadelelerine devam ettiler ve 17 Nisan 1975'de başkent
Phnom Penh'in Kızıl Khmerlerin eline geçmesi ile
Kamboçya da komünistlerin kontrolü altına
giriyor ve ülkenin yeni adı Kampuchea oluyordu. Çünkü
Kamboçya Komünist Partisi 1973'de Kampuchen Komünist
Partisi adını almıştı.

      
Kampuchea komünistlerinin 1975'te ülkeye hakim olmasından
sonra, Kampuchea ile Vietnam'ın münasebetleri gittikçe
bozularak 1977'den itibaren çatışmalara dönüşmeye
başladı. Bu gelişmede iki sebep mühim rol
oynamıştır. Birincisi, daha 1950'lerden itibaren
Vietnam komünistlerinin Kamboçya komünist partisi
üzerinde kurduğu hakimiyettir. Bu ise, Kamboçya
komünistlerini, Kamboçyo'nın menfaatlerini bir
tarafa bırakarak Vietnam Komünist Partisi'nin kendi
çıkarlarına göre çizdiği çizgiye
uyma zorunluluğunda bırakmıştır. Yani, bu
işbirliği Kamboçya'nın değil, Kuzey
Vietnam'ın menfaatlerine göre şekillenmiştir. Bu
ise Kamboçya komünistlerini memnun etmemiştir.
Burada ikinci faktör ortaya çıkmaktadır.


       Vietnam'ın
menfaatlerinin Kamboçya'nın menfaatlerinin üstünde
tutulması Kamboçya komünistlerini memnun etmemiştir;
çünkü, 17'inci yüzyıldan 19'uncu yüzyıla
kadar, Kamboçya'daki Khmer Krallığı ile Vietnam
Krallığı arasında daima rekabet ve mücadeleler
olmuş ve bu sebepten de Khmer'lerin Vietnamlılara karşı
bir sempatisi mevcut olmamıştır.

      
Khmerlerin Vietnamlılara karşı bu tarihi düşmanlığı
iki ülke komünist partileri arasındaki münasebetleri
de tesir altına almaktan geri kalmamıştır. Ayrıca
Kuzey Vietnam, Güney Vietnam'a karşı yürüttüğü
mücadele sırasında Kamboçya topraklarını
da kullanmış, daha önce de belirttiğimiz gibi,
buraya asker sokmuş ve 1975'den sonra da bu askerlerini Kamboçya
topraklarından çekmediği için, bu sınır
topraklarında Kampuchea ile Vietnam kuvvetleri arasında üç
yıl sürecek bir çatışmalar dönemi
başlamıştır.

      
Çatışmaların şiddetlenmesi 1977 Aralık
ayının son günlerinde olmuştur. Vietnam bu
çatışmalarda Kampuchea kuvvetlerine 8 bin kişilik
bir kayıp verdirmiştir. Bu sebeple Vietnam 1978 Şubatında
Kampuchea'ya çatışmaları durdurmayı,
sınırın her iki tarafında 5 Km. genişliğinde
askerden arınmış bölge tesisini ve birbirlerinin
içişlerine karışmamayı öngören
bir antlaşma yapmayı teklif etmiş ise de, bu tekiif
Kampuchea tarafından reddedildiği gibi, Vietnam
topraklarına Kampuchea saldırıları devam etti.


       Bu sırada Çin'in
sahneye girdiğini görmekteyiz. Çünkü
Vietnam'ın Sovyet Rusya'ya kaymaya başlaması üzerine,
Kampuchea da Çin'e yanaşmaya başladı. Çin
başlangıçta Kampuchea'yı yatıştırarak
bölgede yeni bir çatışmanın çıkmasını
önlemek istedi. Çin'in baskısı üzerine
Kampuchea 1978 Mayısında, Vietnam'a, çatışmaların
durdurulmasını ve Vietnam'ın, Kampuchea'nın
toprak bütünlüğü ile bağımsızlığına
saygı göstermeyi taahhüt etmesini öngören
bir anlaşma teklif etti. Bunu da Vietnam reddetti. Reddettiği
gibi, Kampuchea'dan kaçan halkı eğiterek, Aralık
1978 başında Kamboçun Milli Selameti İçin
Birleşik Cephe adı ile bir teşkilat kurdu.

      
Ayrıca Vietnam, Kampuchea sınırlarına 12 tümenlik
yani 200.000 kişilik bir kuvvet yığmış
bulunuyordu. Kampuchea ile Vietnam'ın münasebetleri bu
şekilde kötüleşirken Çin-Vietnam
münasebetleri de giderek bozulmakta idi. Vietnam Kampuchea
sınırına asker yığarken Çin de
Vietnam sınırına asker yığmaya başladı.
Bu durum Vietnam'ı Sovyetler Birliğine daha çok
yaklaştırdı ve 3 Kasım 1978'de Vietnam ile
Sovyetler Birliği arasında bir Barış, Dostluk ve
İşbirliği Antlaşması imzalandı.


       Bu antlaşmanın
6'ncı maddesi ittifaka yakın bir hüküm
taşımaktaydı. Çünkü bu maddeye göre,
taraflardan biri saldırı veya saldırı tehdidi ile
karşılaşırsa, taraflar gerekli tedbirleri almak
amacı ile, derhal birbirlerine danışacaklardı. Bu
suretle Vietnam, Çin'in karşısına Sovyetleri
çıkarmak suretiyle dengeyi sağlıyor ve
arkasından emin bir duruma geliyordu.

      
Vietnam, 27 Aralık 1978 günü, tanklarla ve zırhlı
araçlarla desteklenen 120.000 kişilik bir kuvvetle
Kampuchea'ya karşı saldırıya geçti.
1975'ten beri ülkeyi, diktatörlüğün
ötesinde, tam bir zulüm ve işkence ile idare eden Pol
Pot rejimi Vietnam'ın saldırısına fazla
dayanamadı.

       7 Ocak
1979 günü başkent Phnom Penh Vietnam kuvvetleri
tarafından işgal edildi ve Pol Pot da yanına aldığı
bir kısım kuvvetle Tayland sınırı
yakınlarındaki dağlık ve ormanlık bölgelere
kaçtı. Pol Pot'un komutasındaki 30 bin kadar Khmer
Rouge (Kızıl Khmer) kuvveti, bundan sonra gerilla
muharebelerine başlayacaktır ki, Tayland ve Çin Pol
Pot'u destekleyeceklerdir. Başkent Phnom Penh'in düştüğünün
ertesi günü, 8 Ocak 1979 da, Pol Pot'un muhaliflerinden
Heng Samrin, kendi başkanlığında bir Kampuchea
Halk İhtilal Konseyi kurdu ve Kampuchea Halk Cumhuriyeti'nin de
kuruluşunu ilan etti. Bununla beraber, Vietnam'ın
Kampuchea'yı istila ve işgali dünyada o kadar tepki
uyandırdı ki, Sovyetlerin bütün çabalarına
rağmen, Kampuchea'yı Birleşmiş Milletlerde Heng
Samrin değil, Pol Pot rejimi temsil etmeye devam etti.




Çin'in Vietnam'a
Saldırısı


      
Vietnam'ın Kampuchea'yı işgali, Çin-Vietnam
münasebetlerinde bardağı taşıran damla oldu.
Vietnam'ın 1978 Kasımında Sovyetlerle ittifaka yakın
bir antlaşma imzalaması ve arkasından da Kampuchea'yı
işgali, Çin'i son derece sinirlendirdi. Çünkü
Vietnam şimdi bütün güney-doğu Asya'ya hakim
olma yolundaydı. Şu halde, Çin'e göre, meydanın
boş olmadığını ve Sovyetlere dayanmanın
da pek işe yaramayacağını Vietnam'a göstermek
gerekliydi. Yani Vietnam'a bir "ders" verilmeliydi.


       Çin 17 Şubat
1979 günü 100 bin kişilik bir kuvvetle Vietnam
sınırlarından içeri girmeye başladı.
Kuzey Vietnam'da bir kısım toprakları işgal
ettikten sonra, bu askeri harekatla tasarlanan amacın
gerçekleşmiş olduğunu bildirerek 16 Martta
kuvvetlerini geri çekti. Çin'in Vietnam'a yaptığı
saldırının Vietnam üzerinde çok fazla
müessir olduğu söylenemez. Belki Vietnam'a bir Çin
faktörünün varlığını gösterdi,
lakin Vietnam'ın politikasında mühim değişiklik
meydana getirmedi. Aksine, Vietnam'ın dış politikası,
Çin'e rağmen iki istikamette gelişme gösterdi.
Bunlardan biri, Vietnam ile Sovyetler Birliği arasındaki
münasebetlerin daha da sıkılaşmasıdır.


       Çin-Vietnam
savaşı sırasında, bir tanesi füze taşıyıcısı
olmak üzere, 14 Sovyet savaş gemisi Vietnam'ın Cam
Ranh körfezine geldi. 1979 Mayısında da bir Sovyet
denizaltısı yine aynı körfeze geldi ki, ilk defa
bu sularda bir Sovyet denizaltısı görünmekteydi.


       Vietnam, Sovyetlere bu
kıyılarda resmen herhangi bir deniz üssü
vermemekle beraber, Sovyet savaş gemileri bilhassa Danang deniz
üssünün kolaylıklarından yararlanmaya
başlamışlardı. Vietnam-Sovyet münasebetlerinin
gelişmesi bu kadarla da kalmadı. Vietnam ekonomik bakımdan
da her geçen gün Sovyetlere dayanmak zorunda kaldı.
Daha önce de belirttiğimiz gibi; Vietnam savaşı
1975'de sona erdiği zaman, bilhassa Kuzey Vietnam bir harabe
halinde idi.

       Savaşın
yıkıntılarını tamir etmek ve ülkenin
kalkınmasını hızlandırabilmek için
Sovyetlerden yardım aldı. Kampuchea'nın işgali
ise, Vietnam'a yeni ekonomik dertler çıkardı. Çünkü
üç yıldır iktidarı elinde tutan Pol Pot ve
rejimi, ülkede tam bir zulüm idaresi tatbik etti. Bu zulüm
bilhassa aydınlara yönelmişti. Bir çok aydın
öldürüldüğü gibi, bir çoğu
da kırsal alanlarda çok güç şartlarda
çalışmaya zorlanmıştı. Daktilo,
televizyon, otomobil gibi medeni vasıtalar, yozlaşmış
bir hayatın unsurları olarak yasaklanmıştı.


       Kısacası,
Vietnam'ın Kampuchea'ya saldırısı ne kadar gayri
insani ve medeniyetten uzak bir hareket olmuş ise, Pol Pot
rejimi de o kadar gayri insani ve gayri medeni idi. dolayısıyla,
Vietnam Kampuchea'yı tam bir perişanlık içinde
buldu. Yeni lider, Vietnam'ın kuklası Heng Samrin ve
Vietnam, Kampuchea'nın ekonomik problemlerinin çözümü
için de sırtını Sovyet Rusya'ya dayamak zorunda
kaldı.

       Bütün
bu sıkıntılara rağmen, Vietnam Hindiçini
bölgesindeki yayılma ve genişlemesini arttırmaktan
da geri kalmadı. Dış politikasındaki ikinci mühim
gelişme buydu. Bu gelişme de iki istikamette oldu. Laos'ta
da bir komünist rejim olmakla ve bu rejim de Sovyet Rusya'ya
dayanmakla beraber, Laos'un içinde de mevcut rejime karşı
bir hareket başlamıştı. Bu sebeple Vietnam, 1979
yılında Laos'a 50.000 kişilik bir kuvvet sevketmiş
bulunuyordu. Yani Laos da Vietnam'ın kontrolü altına
girmişti.

       Mamafih,
1980 Eylülünde Laos'un Champassak eyaletinde Laos Halkının
Milli Kurtuluş Birleşik Cephesi kurulmuş ise de, bu
kuruluş kuvvetli ve müessir bir organizasyon olamamıştır.
Diğer taraftan Vietnam Pol Pot'un Tayland'dan ve Tayland
vasıtasıyla Çin'den devamlı yardım alması
sebebiyle, 1979 yılından itibaren Tayland üzerindeki
baskısını arttırdı. Zira, Tayland, 1975
Vietnam şokunu atlattıktan ve bilhassa Vietnam'ın
Kampuchea'yı işgalinden sonra, üç istikamette
faaliyette bulundu. Birincisi, Pol Pot'un Kızıl Khmerlerine
yardım ettiği gibi, Çin'den gelen yardımları
da Kızıl Khmer'lere geçirdi. İkincisi, Çin'le
olan münasebetlerini geliştirdi. Üçüncüsü
ASEAN ülkeleri Tayland'ı destekledikleri gibi, aynı
zamanda Amerika ile de tekrar eski münasebetlere dönme
zaruretini hissettiler.

      
Bilhassa Amerika Tayland'a askeri yardımını arttırdı.
Zira Tayland'ın Kızıl Khmer'lere yardım etmesi
Vietnam'ı büsbütün sinirlendirdi. Bu sebeple,
Vietnam Tayland sınırlarına asker yığdığı
gibi, bilhassa 1980 yılında Tayland sınırlarından
içeri girmeye başlamıştı.

      
Vietnam'ın amacı, Kızıl Khmer'leri Kampuchea
topraklarından tamamen sürmek ve aynı zamanda da
Tayland'daki rejimi devirmekti. Kampuchea'daki Heng Samrin rejimi,
ülkeye Vietnam tarafından yani dışardan zorla
kabul ettirilmiş bir rejim olduğu için Birleşmiş
Milletler tarafından tanınmadığı gibi, gerek
Batılılar ve gerek ASEAN ülkeleri, Heng Samrin
rejimine karşı mücadele eden grupları ve
kuruluşları biraraya getirip birleştirmek suretiyle
güçlü bir mücadele yaratmaya çalışmışlardır.


       Bunlar, Pol Pot'un
liderliğindeki Kızıl Khmer'ler, Son Sann
liderliğindeki Khmer Halkının Milli Kurtuluş
Cephesi ve Prens Sihanouk taraftarlarıdır. Lakin bugüne
kadar Heng Samrin rejimine ve Vietnam'a meydan okuyacak kadar güçlü
bir kuvvetin ortaya çıktığı söylenemez.



Haçlı Savaşları



HAÇLI SAVAŞLARI


Yazar
Seyit GÖLCÜK


Cuma, 28
Nisan 2006



Din olgusu, tarihin her aşamasında bütünleştirici
bir rol oynamamış ve zaman zaman şiddetli çatışmalara
da neden olmuştur. Dinin birleştirici gücü
yanında, tahrip edici gücü de tarihin yönünü
şekillendiren öğeler arasında yer almaktadır.
Haçlı savaşları, tarihte dini motifli savaş
türlerinin en çarpıcısı olmuştur.
Haçlı Seferleri 11-13. yüzyıl arasında,
Avrupalı Katolik Hıristiyanların, Papanın da
etkisini kullanarak, Hıristiyanlarca kutsal sayılan ve
Müslümanların (Büyük Selçuklu
İmparatorluğu) elindeki Kudüs ve çevresini
(Kutsal Toprakları) almak amacıyla düzenledikleri
fetih hareketleridir.



. Haçlı Seferleri ve harplere bu ismin verilmesi ise,
doğuya yürüyen Hıristiyanların elbiselerine
haç diktirmelerinden kaynaklanmıştır. Bu savaş
Temmuz 1096’da Haçlı ordusunun Bizans topraklarına
gelmesiyle başlamış ve 1291’da tüm
Haçlıların Memluk sultanı Kalavun tarafından
bozguna uğratılmasıyla son bulmuştur. Haçlılar
1099 ile 1188 yılları arasında Kutsal Kent Kudüs’ü
ellerinde bulundurmuşlardır. Tarihi içeriğinden
çok dini içeriğinin üzerinde durulması
gereken Haçlı seferleri, Ortaçağ Avrupa’sında
Kudüs’ün, yani Hz. İsa’nın öldüğü
ve tekrar dirileceğine inanılan kutsal toprağın
geri alınma çabalarının bir hikâyesidir.
Bu nedenle yaklaşık 2 yüzyıl boyunca süren
Haçlı Savaşları, hem Hıristiyanlardan, hem
de Müslümanlardan yüz binlerce insanın hayatını
acı bir şekilde kaybetmesiyle sona erer. Haçlı
Seferleri toplam 8 akından oluşur ve sekizinci seferin
salgınlar sebebiyle başarısız olması
sonucunda bölgede giderek zayıflamış olan Haçlı
hâkimiyeti son bulur.



10. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan Kluni
Tarikatı’nın Hıristiyanları Müslümanlara
karşı kışkırtması, din adamlarının
etkisi ile Hıristiyanlarda oluşan koyu fanatizm ve Papa ve
din adamlarının nüfuzlarını arttırmak
istemeleri, Haçlı Seferlerinin dini nedenlerini
oluşturmaktadır.[1]


O
dönemde Filistin ve çevresinin Selçuklu
Hâkimiyetinde bulunması, ayrıca kendilerine tehdit
oluşturacak derecede güçlenen Selçuklu
İmparatorluğu’na karşı Bizans’ın
Roma’dan yardım istemesi, doğal olarak Türklerle
Hıristiyanları karşı karşıya
getirmiştir. Selçuklu hükümdarları,
Ortadoğu’da en sadık ve yetenekli köleleri(memluk)
sorumluluk gerektiren görevlere getirme âdetini
edinmişlerdir. Ordu komutanları, kent valileri genelde
(memluk)köledirler. Frenk istilası sona ermeden önce,
tüm İslami doğu Memluklular tarafından yönetilir
hale gelecektir.[2] Böylece Haçlılar bölgeye
vardığında askeri güç olarak karşılarında
ağırlıklı olarak Arapları değil
Türkleri bulmuşlardır.



Haçlı seferleri sırasındaki toplumsal yapıyı
anlamak, bizi kuşkusuz daha sağlıklı analizlere
götürecektir. Bu nedenle bu seferleri 4 yönden
incelemekte fayda vardır.



a) Hıristiyanlar yönünden:



XI. yüzyıl Avrupa’sında, Hıristiyanlar
açısından Kudüs’ün alınmasının
nedenlerinden biri, 11. yüzyılda Avrupa’nın iç
çatışma ve savaşlarla kaynıyor oluşudur.
Bu durum hem sivil hem de kilise otoritelerini tebaalarının
enerjilerini harcayacakları yeni bir kanal bulmaya zorlamıştır.
Kutsal toprakları putperestlerin yani Müslümanların
ellerinden kurtarmak amacını taşıyan Haçlı
seferleri Avrupa’da dini ve siyasi otoritelere böyle bir
imkân sağlamıştır.



Kilise dini araçları öne sürerek Türkleri
ve Müslümanları kâfir ilan etmiş, bütün
Hıristiyanları birleşmeye haçlı
ordularıyla Türkleri Avrupa’dan, Anadolu’dan,
Orta Asya’ya sürmeye, bu yoldan cihada davet ve teşvik
etmiştir.[3] Haçlı seferlerinin önemli bir
hedefi daha olmuştur: o da 1054 yılında meydana gelen
ayrılıktan sonra kiliseyi tekrar birleştirmek. Papa
II. Urban 27 Kasım 1095’de Clermont konsilinde büyük
bir dinleyici kitlesinin önünde ateşli bir konuşma
yapmıştır. Papa burada Haçlı seferinin İsa
adına yapılması gerektiğini vurgulayarak “
bu aşağılık ırkı topraklarımızdan
kovarak imha etmek ve orada yaşayan Hıristiyan halka yardım
etmek ” gerektiğini, bunun da İsa’nın
isteği olduğunu ekleyerek konuşmasına dini bir
boyut kazandırmıştır. Artık savaşçıların
“Tanrı bunu istiyor” çığlıklarıyla
Müslüman şehirlerine akınları bu çerçeveden
de değerlendirilmelidir. Daha sonra kutsal papa, bu kutsal
savaşa katılan herkesin günahlarının
affedildiğini ilan etmiştir. Şüphesiz papanın
bu günahları affetmesi savaşa katılan kişileri
kendi misyonlarını yerine getirmek için çok
radikal tutumlara girmelerine neden olmuştur.[4]



Ne var ki Urban’ın doğudaki Hıristiyanların
imdadına koşulması için yaptığı
çağrıya gerekçe oluşturacak herhangi bir
olay Selçuklu diyarında (Ortadoğu ve Filistin de bu
alana dahil) olmamıştır. Batılı ilim
kaynakları ile Doğulu ilim kaynakları bu noktada
birleşmektedir. Üstelik kiliselere bağlı yazarlar
Müslüman hükümdarlara karşı hiçbir
düşmanlık ifade etmemiş, ayrıca Selçukluları
Bizanslılara üstün tutmuşlardır.[5] Bu da
bize, Haçlıların Kudüs’e girerlerken
dönem Avrupa’sının mesiyanik(eskatolojik)
figürlerinden oldukça etkilendiklerini göstermektedir.
Egemenlik alanının dini motiflerle desteklendiği bu
seferlerle, yöneticiler dini anlamda halkı motive etmiş
ve fakirlik, ticaret yollarına egemen olma arzusu, Batılı
feodal beylerin Doğu topraklarıyla zenginliklerini arttırma
isteği, Ortadoğu’da derebeylik sistemi kurmak
istemeleri, Katolik Kilisesi olarak Ortodoks dünyayı
egemenlik altına alma çabaları, Türkleri bu
bölgeden uzaklaştırma gibi nedenleri, dini bir gayeye
büründürmüşlerdir. Buradan hareketle dinin
kitleleri harekete geçirebilme güdüsünün
ne kadar kuvvetli olduğu anlaşılmaktadır. Zira
tarihin her döneminde bu güç kullanılacak,
siyasi otoritenin imdadına yetişebilecektir. İleride
ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz dini motifli
terör de, temelde bu siyasi otoritelerin örtülü
gayeleri için kullanılan bir araç olagelmektedir.



b) Sünnilik yönünden:


XI.
yüzyıla gelindiğinde, İslam topraklarında
dini dinamizm ilk zamanlara nazaran hızını yavaşlatmış
ve bu bölgelere göçler nedeniyle gelen Türkler
askeri alanlarda hâkimiyetlerini kuvvetlendirmişlerdir.
Bunun sonucu gerek Araplarla Araplar arasında, gerekse de
Araplar ile Türkler arasında iktidar mücadeleleri dini
tabanlı değil, fakat dini görünümlü
olmuştur. Özellikle aynı hanedanın farklı
mensupları bu bölgedeki topraklar için çatışmışlar
ve zaman zaman da bu amaç doğrultusunda dini arkalarına
almışlardır. Örneğin Suriye’de siyasal
yaşam o dönemde 2 kardeşin savaşı haline
gelmiştir. Halep hükümdarı Rıdvan ile Şam
hükümdarı Dukak. Birbirlerine öyle kin
duymuşlardır ki ikisine birden yönelik bir tehdit bile
(Haçlı tehdidi)uzlaşmayı düşünmelerine
yol açmamıştır.[6] Yine aynı şekilde


Abbasi
başkenti Bağdat, 1099’da Kılıçarslan’ın
kuzenlerinden sultan Berkyaruk’un elindedir. Fakat uygulamada
imparatorluğun her bölgesi bağımsızdır
ve hüküm süren aile üyeleri tamamen hanedan
kavgaları içinde yuvarlanmışlardır.
Berkyaruk 1099 Eylülünde İran’ın kuzeyinde
öz kardeşi Muhammed’e karşı sefere çıkmış
durumdadır. Bu savaş kardeşinin lehine dönüşmüştür
ve Bağdat ekim ayında Muhammed’in eline geçecektir.
Ama durum bununla sonuçlanmamış hatta biraz da
gülünç hale gelmiştir zira sonraki 30 ay içinde
Bağdat bu 2 kardeş arasında daha 8 defa el
değiştirecektir. Her 100 güne ayrı bir efendi
düşmektedir. Tüm bunlar, batılıların
ekmeklerine şüphesiz yağ sürmektedir.[7]



Sürekli birbirlerinin koltuklarına göz diktikleri
varsayımlarıyla pek çok kere kardeşlerden biri
Haçlılarla bu sebeple askeri ve siyasi anlaşmalar
yapmışlardır. Bunu yaparlarken de bu kardeşler
birbirlerini Şii, Haşhaşi diye nitelendirmiş ve
halkı sapkın olan bu iki mezhebe karşı cihada
davet etmişlerdir. Siyasal bölünmüşlük,
bölgede giderek dini bölünmüşlüğü
de arttırmış, Haşhaşilerin özellikle
Şii liderlerle (Fatımiler, Büveyhoğulları)yakın
temaslara geçmeleri Sünni yönetimlerin halkları
arkalarına almalarına destek olmuştur. Fakat tekrar
belirtmek gerekir ki bu dönemde din Ortadoğu insanlarını
Haçlılara karşı savaşabilecek derecede
birleşmeye sevk edememiş, Haçlıların
bölgeye gelmesi, Sünni Şii sorununu ortadan
kaldıramamıştır. Böylece Sünniler, bir
bakıma Haçlıların bölgede fethettikleri
yerlerde oluşan otorite boşluklarından faydalanma
yoluna gitmişler ve Kürt lider Selahaddin Eyyubi’nin
Sünni ve Şiileri Haçlılara karşı bir
araya getirmesine kadar ki 2 asırlık dönemde bu genel
itibariyle böylece devam etmiştir.



Şunu da belirtmek gerekir ki bir Sünni açısından
Haçlı seferlerinin en üzücü 2 noktası
Maara olayı ve Kudüs’ün fethi olmuştur.
Maara olayı, 11 Aralık 1098’de, Antakya’dan 3
günlük yürüyüş mesafesinde olan Maara
kentinin, Antakya’nın yeni Haçlı efendisi
Bohemond ile kent temsilcilerinin görüşmesinden sonra,
Maaralıların direniş göstermemelerine karşılık
canlarına dokunulmayacağı ahdini Bohemond’dan
alarak kenti teslim etmeleriyle başlar. Haçlılar
şafakla gelir, fakat anlaşmanın aksine tam bir kıyım
olur. 3 gün boyunca insanları kıyımdan
geçirirler, binlerce kişiyi öldürürler,
puta taparları –Müslümanlara böyle hitap
etmişlerdir- kazanlarda kaynatır ve çocukları
şişe geçirip kızartarak yerler. Maara
çarpışmasına bizzat katılmış
Frenk kronikçisi Albert d’Aix, akademik alanda bunu
itiraf eden tarihçilerdendir. Maara olayı, Araplar ile
Batılılar arasında yüzlerce yıl boyunca
kapanmayacak bir uçurumun açılmasına katkıda
bulunacaktır.[8] Kudüs’ün fethi sırasında
ise Mescid-i Aksa’da 60 bin insan öldürülür.
Arap vakanüvisler (tarih yazarları) Yahudileri dahi diri
olarak yakıldığından, Evliya anıtlarının,
Hz. Ömer camii ve Hz. İbrahim’in mezarının
tahrip edildiğinden bahsetmektedirler.[9]



Bu olaylar yüzyıllar geçtikçe Haçlılara
ve Batı’ya karşı hissiyatta daha çok
yerini alacaktır. Böylece, İslam’ın doğuşu
ve yayılması döneminde Semavi dinler arası
sağlanan barış ve refah ortamı, Haçlıların
giriştikleri bu kıyım ve Müslüman eti yeme
noktasında son bulacaktır. Bu noktadan günümüze
kadar gelen semavi dinler ve mezheple arası çatışmalarda
Haçlı savaşları ve döneminde filizlenen
husumet tohumları manidardır.



c) Şiilik Yönünden:





1096
yılına gelindiğinde Ortadoğu’da 2 büyük
Şii hanedanlığı vardır. Bunlardan biri
Mısır’daki Fatımiler, diğeri ise İran’da
yapılanan Büveyhioğulları’dır. XI.
Yüzyılda, Bağdat’ta Abbasi halifeliğini
talep eden Sünnilerle, Kahire’deki Fatımi
halifeliğine bağlı olan Şiiler arasında bir
bölünme hüküm sürmektedir. 7. yüzyılda
ortaya çıkan bu bölünme, Müslümanları
sürekli yıpratmıştır. Selahaddin gibi Sünni
devlet adamları için bile, Şiilerle mücadele,
en azından Haçlılarla olan savaş kadar önemli
olacaktır. Hatta Haçlı istilasına bunların
içlerinde Sünni dünyasını zayıflatması
bakımından sevinenler dahi o dönemde olmuştur.
Örneğin İznik düştüğünde,
Mısır veziri el-Efdal Bizans imparatoru Aleksios’u
hararetle kutlamıştır. Çünkü Selçuklu
ilerlemesi, yüzyılın ortalarından itibaren Bizans
İmparatorluğununkilerle birlikte Fatımi halifeliğinin
topraklarını da kemirmeye başlamıştır.
Mısırlılar 1 yy.dan beri kendilerine ait olan Mısır
ve Kudüs’ü kaybetmişlerdir. Bu durumda Aleksios
ile el-Efdal arasında sağlam bir dostluk kurulmuştur.[10]
Sünnilerin yanında bu dönem Şii yapılanması
da dinin genel olarak halkları bir arada tutmada kullanılmıştır.
Bu mezhepler için öncelikler ağırlıklı
olarak şahsi ve hanedanlılarına dayalı menfaatler
olmuştur. Bu sonuç, o dönemden itibaren bu
topraklarda yönetime karşı isyanların oluşmasına
zemin hazırlamış, Haçlılar ile ittifak
eden yöneticilerin Şii ulema tarafından
eleştirilmesine ve zayıflatılmasına neden
olmuştur. Bundan itibaren Şii ulemanın, dini sadece
siyasi çıkarları için gözeten
yöneticilere karşı güçlenmesi ve halkı
arkalarına almaları tarihte sürekli rastlana gelen bir
hal alacaktır. 1979 İran Devrimi yaklaşık 10
yüzyıllık bu geleneğin hiç bozulmadan
günümüze kadar geldiğinin somut bir örneğidir.
Bunun yanında Şii hareketlenmeleri, radikal dini ulemaların
halkın üzerindeki gücünü kullanarak dini
motifli terör olgusunu da ortaya çıkardığı
söylenebilir. Zira ileride değinileceği gibi,
günümüzde İran dâhil Ortadoğu’nun
muhtelif yerlerinde cihad için intihar saldırılarına
cevaz veren pek çok dini lider mevcuttur.


Haşhaşilik
yönünden:



Haşhaşiler, terörizm konusunda da bahsettiğimiz
gibi, 11. yüzyılda Hasan Sabbah’ın (1090–1124)
kuruculuğunu ve önderliğini yapmış olduğu
bir dini motifli terör örgütüdür. Bu örgüt
Assassin’ler (Haşaşiler) olarak bilinmektedir ve
11–13. Yüzyıllar arasında Selçuklu
hâkimiyetine karşı terörizmle karşı
koymuşlardır. İslam’ın İsmailiye
mezhebine bağlı kimseleri örgüt içinde
toplayan Sabah, intihar komandoları olarak nitelendirilebilecek
olan fedailerini[11] uyuşturucu madde kullanarak kendisine
bağlamış ve önde gelen düşmanlarını
bu yolla öldürtmüştür. Bu örgüt,
böylece “kurtarılmış bölgeler”
“vur-kaç” taktiğini terörizm
literatürüne kazandırmıştır.



Haşhaşı nefsi arzuları için bir vasıta
olarak kullanan bu örgütün en temel amacı, Şii
yöneticileri de yanlarına çekerek Sünni
mezhebini ortadan kaldırmak olmuştur. Bu nedenle gücünün
büyük bölümünü Sünniliği
benimseyen Selçuklu Devletine karşı harcamıştır.
Her ne kadar Şii yanlısı görünseler de, bu
dini motifli terör örgütü, kendisine muhalif pek
çok Şii lideri de suikastlarına maruz bırakmaktan
geri durmamıştır. Zira On iki İmam çizgisindeki
Şiiler de bu gruplar için ‘gulat’ yani
‘aşırı’ tanımını
kullanarak, onları kendilerinden soyutlamaya çalışmışlardır.[12]



Hasan Sabbah On iki imam mezhebine bağlı bir Şii kenti
olan Kum'da dünyaya gelmiştir. Matematik, felsefe, dilbilim
konusunda kendini yetiştirmiş olan, dönemin Selçuklu
hükümdarı Melikşah’ın sarayında
danışmanlık yapan Ömer Hayyam’ın da
dostluğunu kazandığı rivayet edilen Sabbah’ın,
on yedi yaşına kadar on iki imamcı atalarının
inancına bağlı kalarak bilgiler edinmeye çalıştığı
ve mehdilik hareketini benimsediği söylenmektedir. Haşhaşın
mezhep taraftarları tarafından kullanıldığı
İsmaili ya da ciddi sünni yazar tarafından tam olarak
doğrulanmasa da, Sabbah’ın fedailerini dini motifli
terör eylemlerinde haşhaş ile motive ettiği
belirtilmelidir. Hatta Hasan Sabbah’ın afyon vererek
fedailerine; Allah'ın ona cennetin anahtarlarını
verdiğini ve istediği zaman istediği kişiyi
gönderebileceğini söylemesi, durumdan çok
etkilenen fedailerin Hasan'a iman edip her istenileni yerine
getirmeleri, bunun üzerine Hasanın da onlardan tekrar
cennete gitmek istiyorlarsa belirli bir düşmanı
öldürmesini istemesi ve bu işi başardıkları
takdirde cennetin kapıları onlara sonsuza kadar açılacağını
söylemesi, bu tarikatın Haşhaş ve Cennet’i
(yani dini) bir amaç için kullandığını
göstermektedir.[13]



Sapkın bir örgüt olarak bilinen Haşhaşiler,
sulh zamanında bölgede fitne çıkarmış,
Sünnilere karşı Moğollar ve Haçlılar
ile ittifak yapmış, savaş zamanında ise
Müslümanlar aleyhine casusluk yapmışlardır.[14]
Bu tarikatın kurulmasından 2 yıl sonra, 1092’de
işlenilen ilk cinayet tek başına bir destandır.
Selçuklular güçlerinin zirvelerinde oldukları
bir zamanda, Türk savaşçılar tarafından
fethedilen toprakları 30 yıl içinde gerçek
bir devlet halinde örgütleyen alim, Sünni iktidarının
yeniden doğmasının ve Şiaya karşı
mücadelesinin mimarı Nizamülmülk, 14 Ekim
1092’de, tarikat mensubu biri tarafından bıçaklanarak
öldürülmüştür. Bundan sonra Selçuklu
imparatorluğu bir daha hiç bütünleşemeyecektir.[15]



Bunun yanında, Haşhaşiler, Mısır, Suriye,
Irak ve Filistin civarlarında da Sünni liderleri tehdit
eden bir unsur olarak varlıklarını devam
ettirmişlerdir. Fatımilerden istedikleri desteği
alamayınca Mısır’dan ayrılmışlar,
kendileri için (bölgedeki istikrarsızlık ve
karışıklıklar nedeniyle)daha güvenli bir yer
olan Suriye’ye geçmişlerdir. Burada ilk iş
olarak Halep emiri Rıdvan’ı etkilemeyi başarmışlar
ve böylece tarikat müritleri kentlerde dolaşmaya,
doktrinler vazetmeye, hücreler oluşturmaya başlamışlardır.
Bu haşhaşiyun müritlerine Batıniler denilmiştir.
Özellikle İranlı propagandacı Behram adlı
üye, Halep’in Şii lideri İbn el Haşab’ın
tüm çabalarına rağmen özenli ve gizli bir
örgütlenme ve sızma faaliyetine girişmeye karar
vermiştir. Bu sayede Hasan Sabbah’ın Alamut
sığınağında 1124’te ölmesine
rağmen, bu tarikat faaliyetlerinde büyük bir artış
göstermiştir. Bu tarikatın terör eylemlerine
maruz kalan liderler arasında Nizamül Mülk’ün
yanında Selçuklu Hükümdarı Melikşah,
İbn el Haşab(1125), Bağdat kadılar kadısı
Ebu Saad el Haravi, Musul’a vali olarak atanan Türk beyi
Aksungur el Porsukî(1126) ve ölümünden sonra
yerine geçen oğlu, Mısırın sultanı
Muhammed tarafından tüm Müslüman hükümdarları
bir araya getirmeye memur edilen ordu komutanı Mevdud (1113),
Şam Emiri Dukak’ın yerine geçen yeğeni
Börü (1131) sayılabilir. Bunun yanında Kudüs’ü
Haçlılardan alan Selahaddin Eyyubi de 2 defa Haşhaşilerin
intihar eylemine maruz kalmış(1775–1776), fakat
üzerinde taşıdığı zırhı
sayesinde her iki olayda da hafif yaralı olarak kurtulmuştur.
Bu olayda Şam ve Halep’in emiri es-Salih, Selahaddin’i
kendisine karşı bir tehdit olarak gördüğünden
önce Haçlılara ve daha sonra da Hasan Sabbah’ın
halefi Suriye’de bulunan “Dağdaki İhtiyar”
Reşideddin Sinan ile ittifak yapmış ve onunla
Selahaddin’e yapılacak suikast üzerinde
uzlaşmıştır.[16]



Bilinmelidir ki, Haşhaşiler tarikatı siyasi çıkarlar
için dini üyelerine sunabilen ve esrarı da
mensuplarının düşünmelerine fırsat
vermemesi için kullanan sapkın bir tarikattır. Hatta
söylenebilir ki, Selahaddin’in valiliğini yaptığı
dönemde Fatımilerin Şii mezhebini terk etmeleri ve
camilerinde Abbasi halifesi adına hutbe okutmaları,
Fatımilerin güçleneceği anı ümit
ededuran tarikatı o kadar hayal kırıklığına
uğratmıştır ki, Reşideddin Sinan, Haçlı
kralına bir mesaj göndererek, bütün yandaşlarıyla
birlikte Hıristiyan olmaya hazır olduğunu
bildirmiştir. Fakat artık Fatımilerin kullanılması
söz konusu olamayacağından, o zaman radikal bir
Hıristiyan tarikatı olan Templierler tarafından
1173’te Haşhaşiyuna pusu kurulur ve hepsi
katledilir.[17] Bu tarikat, kurulu düzeni devirememiş;
önemli bir şehri bile ele geçirememiştir.
Hâkimiyet bölgeleri, daha sonra zapta maruz kalmış
küçük emirliklerden başka bir şey
olmamıştır.[18]



İnandığı değerleri kolayca terk edebilecek
bir zümrenin uyguladığı terörü din için
yaptığını söylemek oldukça zordur.
Zira bir din hem Yahudi, hem İslam hem de Hıristiyanlık
dinleriyle aynı anda çıkarları doğrultusunda
bir savaşıp bir ittifak kuramaz. Dinlerin ve mezheplerin
belli ideolojileri vardır ve bu doğrultuda yapısal
çerçevelerini oluştururlar. Fakat günümüzde
de sık sık rastlayabileceğimiz nitelikteki bu
örgütler, denilebilir ki dini sadece siyasi çıkarlarını
mensuplarına kabul ettirebilmek için, bir bakıma
meşrulaştırma aracı olarak kullana gelmişlerdir.



Günümüzde Haçlı Seferleri söylemleri
ve bunun dini motifli terörizme etkileri:


Bugün
Hıristiyanlık-İslam ilişkilerini belirleyen ve
yön veren hususun Kudüs’ün Müslümanlar
tarafından fethi -veya tam tersi- olduğuna inanların
sayısı oldukça fazladır. Çünkü
Kudüs sadece dini değil, aynı zamanda tarihi ve siyasi
gücün de bir sembolü olagelmiştir.[19] Ve bugün
dini motifli husumetlere bakıldığında,
Hıristiyanlık ve İslam’ın en çok bu
seferler nedeniyle karşı karşıya geldiği
görülmektedir. Yüzyıllardır süregelen
bu hoşnutsuzluk, günümüzde pek çok siyasi
ve akademik çevrede atıf maksatlı kullanılmaktadır.
Bu gün İslam dinini maske olarak kullanan teröristlerin
ve onlara karşılık veren zümrelerin ifadelerinde
Haçlı savaşı intikamı söylemlerini
duymak hiç de zor değildir. Aradan 6 yüzyıl
geçmesine rağmen bu olaylar zihinlerde canlı
tutulmakta ve yaşanan olayların arka planı olarak
değerlendirilmektedir. Örneğin, şu an Amerika’nın
uyguladığı küresel terörizm politikasını
“Haçlı Seferleri” olarak görenler ve
Başkan Bush’un, “Bu Haçlı Seferi,
terörizme karşı savaş biraz zaman alacak,”
dediğini iddia edenler de mevcuttur.[20] Bu örneğe bir
başka ilave de I. Dünya Savaşı esnasında
general Allenby’ın Kudüs’ü fethini, Avrupa
güçlerinin 8 ve son Haçlı seferi olarak
görmesi verilebilir. Allenby: “bu gün Haçlı
Seferleri sona ermiştir,” demiştir. Yine benzer
şekilde Fransız generali Gouraud, Fransız mandasına
karşı gelen Suriye’li isyancıları
bastırdığında(1919–1920) Şam’daki
Selahaddin Eyyubi türbesine gidip türbeyi ayağıyla
teptikten sonra, “Ey Selahaddin, biz döndük”
diye çığlık atmıştır.[21] Bu
söylenenler doğru olmasa da, Müslüman Hıristiyan
ilişkilerinde Haçlı seferlerinin iyi! bir argüman
olduğu açıktır. Bu gün Hıristiyanlar
Müslümanları dini motifli terörle suçlarken
aynı şekilde bazı Müslümanlar da
Hıristiyanlara Haçlı Savaşlarını
hatırlatmaktadır. O dönem Kiliselerin Arapları
kâfir ilan edip cihad etmenin gereklerinden bahsettiği
gibi[22] bu gün de bazı dini motifli terör örgütleri
aynı şekilde Hıristiyanları kâfir ilan
etmekte ve bu terörü cihad ile sevimli gösterme
gayretine girmektedirler. Üstelik bu karalama kampanyaları
sadece Müslüman Hıristiyan ilişkilerini değil,
aynı zamanda Müslüman- Müslüman ilişkilerini
de yıpratmaktadır. Örneğin Şiiler,
Vahhabiler ve Sünniler birbirlerini Haçlı seferleri
sırasında Batılılarla ittifak yapmak ve bu
nedenle sapkın olmakla suçlamaktadır. Örneğin
El Kaide’nin ideologu ve Suudi Arabistan sorumlusu Yusuf
el-Ayyeri, Haziran 2003’te “Bağdat’ın
Düşmesinden Sonra Irak ve Arap Yarımadası’nın
Geleceği” isimli bir kitap yazmış ve burada
Şiilerin ‘Haçlılar ve Siyonistlerle işbirliği
yaptığını’, onların ‘beşinci
kol’ faaliyetlerini yürüttüğünü
iddia etmiş ve Şiilerin ‘sapkın’
olduklarını belirtmiştir. Tabii yazar 3 ay sonra Suudi
güvenlik birimlerince öldürülmüştür.[23]
Sonuç olarak siyasi emellere hizmet etmiş bir tarih, 6
yüzyıl sonrasında dini alana yayılabilmiş ve
varlığını hala koruyabilmiştir.


Tüm
bu belirtilenlerin yanında dini motifli terörün
kavramsal çerçevelerine geçmeden dinler arası
diyalog sürecinin incelenmesinde fayda olacağı
düşünülmüştür. Zira dini çatışmacı
alanın tohumu olarak kullananların yanında, ciddi
manada medeniyetler ittifakının gerçekleşmesi
için kullanmak isteyenler de olmuş ve bu amaçla
semavi dinlerden belli din adamları bu konuyu incelemişlerdir.


--------------------------------------------------------------------------------


[1] Haçlı
Seferleri;
Http://Tr.Wikipedia.Org/Wiki/Ha%C3%A7l%C4%B1_Sava%C5%9flar%C4%B1


[2] Amin
Maalouf Arapların Gözüyle Haçlı
Seferleri Çeviren: M. A. Kılıçbay , Telos
Yayıncılık, İstanbul 1997, s. 50-51


[3] Dr.
Agâh Oktay Güner;
http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.asp


[4]Ayoub,
“Routs of Muslim-Christian Conflict,” S.30 Aktaran:
Dinler Arası Diyalog, Mustafa Köylü, İnsan
Yayınları, İstanbul 2001, s. 90


[5]Dr.
Agâh Oktay Güner;
http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.asp


[6] Amin
Maalouf; Arapların Gözüyle Haçlı
Seferleri, Çeviren: M. Kılıçbay, Telos
Yayıncılık, İstanbul 1997, s. 44


[7] Amin
Maalouf; a.g.e. s. 80-85


[8] Amin
Maalouf; a.g.e, s. 60-65


[9] Amin
Maalouf; a.g.e. s. 75


[10] Amin
Maalouf; a.g.e. S. 65-70



[11]Necati Alkan; “11 Eylül Terör Saldırılarından
İstanbul Terör Saldırılarına Küresel
Terörizm”


[12]
Erhan Başyurt; “Şii Ekseni Canlanıyor”,
Sayı: 533, 21.02.2005 Aksiyon,


http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=19754


[13]
Haşhaşiler;
http://www.angelfire.com/mi2/dostsicagi/konu.html Güncelleme
tarihi: 05.10.1999


[14]
Muhammed Ebu Zehra, İslam’da Fıkhî Mezhepler
Tarihi, Ayyıldız Matbaası A.Ş. Ankara, 1969, s.
170


[15]
Muhammed Ebu Zehra, a.g.e. s. 139


[16] Amin
Maalouf; a.g.e. S. 237-239


[17] Amin
Maalouf; a.g.e. S. 224-226


[18]
Haşhaşiler;
http://www.angelfire.com/mi2/dostsicagi/konu.html Güncelleme
tarihi: 05.10.1999


[19]
Ayoub, “Routs of Muslim-christian Conflict,” S.29-30;
aktaran: Mahmud M. Eyub: Tarihi Açıdan
Müslüman-Hıristiyan İlişkileri, Dinler Arası
Diyalog, İnsan Yayınları, İstanbul 2001, s. 89


[20] Dr.
Agâh Oktay Güner;
http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.asp


[21]
Ayoub, “Routs of Muslim-christian Conflict,” S.29-30;
aktaran: Mahmud M. Eyub: Tarihi Açıdan
Müslüman-Hıristiyan İlişkileri, Dinler Arası
Diyalog, İnsan Yayınları, İstanbul 2001, s. 92


[22]
Rahmi Koç; http://Www.İnfoland.Gen.Tr/Vatikan_Ve_Patrik.Htm


[23]
Erhan Başyurt; “Şii Ekseni Canlanıyor”,
Aksiyon, Sayı: 533, 21.02.2005



KURTULUŞ SAVAŞI


KURTULUŞ
SAVAŞI


(
1919-1922)


 


Türk
Kurtuluş Savaşı; ülke bütünlüğünü
korumak, ulusal egemenliğe dayalı, tam bağımsız
yeni bir Türk devleti kurmak için tüm ulusca
girişilen, çok cepheli bir savaştır. Kurtuluş
Savaşı; Osmanlı Devleti’ni yok eden, Türklere
yaşam hakkı tanımayan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros
Ateşkes Antlaşması sonucu Türk milletinin bir
ölüm-kalım mücadelesi olarak başlamıştır.


 


KURTULUŞ
SAVAŞI ÖNCESİ DURUM:


 


Osmanlı Devleti’nin
Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisini
belirleyen Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918)
ile Anadolu ve Trakya her türlü işgale açık
bir duruma geliyordu. Çünkü Mondros ateşkes
hükümleri galip devletlere gerekli gördükleri her
yeri işgal etme hakkı tanıyordu. Ülke işgale
uğrarken Padişah için önemli olan; saltanatın,
halifeliğin ve hanedanın selameti idi. Bu antlaşma çok
ağır koşulları içerirken, İstanbul
Hükümeti ileride yapılacak barış
görüşmelerinde bu koşulları
hafifletebileceğini umuyordu.



Mondros Ateşkes antlaşmasının hemen ardından
işgaller başladı. Bu antlaşmanın 7 inci
maddesine göre, İtilaf devletleri güvenliklerini
tehdit eden bir durumu bahane ederek istedikleri bölgeleri işgal
edebileceklerdi.


Boğazlar İngilizlerin
kontrolüne geçti. İngilizler Çanakkale,
Musul, Batum, Antep, Konya, Maraş, Samsun, Bilecik, Merzifon,
Urla ve Kars’ı işgal ettiler. Fransızlar ise;
Trakya’daki demiryolunun önemli istasyonlarını,
Dörtyol, Mersin, Adana ve Afyon istasyonunu işgal ettiler.
İngilizler tarafından işgal edilen, Güney
Doğu’daki bazı iller daha sonradan Fransızlara
terk edilmiştir. İtalyanlar ise Antalya, Kuşadası,
Bodrum, Fethiye ve Marmaris’i işgal ettiler. Konya ve
Akşehir’e de asker yolladılar. Mondros Mütarekesi’nin
Doğu Anadolu’da 6 vilayetin Ermenilere bırakılacağına
ilişkin maddesi Ermenileri harekete geçirdi. Ermeniler
kurdukları Alaylarla Doğu Anadolu’da yayılmaya
ve bölgedeki Türklere zulüm ve baskı yapmaya
başladılar. Kozan, Osmaniye, Mersin ve Adana’ya
Fransızlarla birlikte Ermeni çetecileri de geldi.


Yunanlılar
kendilerine vaat edilen Ege Bölgesi’ni ele geçirmek
üzere, İngiliz, Amerikan ve Fransız savaş
gemilerinin koruması altında, 15 Mayıs 1919’da
İzmir’i işgale başladılar. İzmir’in
işgaline tepki olarak gazeteci Hasan Tahsin tarafından
düşmana atılan ilk kurşun Kurtuluş
Savaşımızın başlangıcı olmuştur.
Daha sonra Yunanlılar 3 koldan Ege Bölgesi’ni işgale
başladılar.


Mondros
ateşkes antlaşmasından sonra işgallerin
başlamasına karşılık Padişah ve Osmanlı
Hükümeti işgallere karşı ses çıkarmamışlar,
orduyu geliştirip güçlendirmeye yönelmemişler,
sadece kendi çıkarlarını düşünmüşler,
çekingen ve korkak davranmışlar, ülkeyi içinde
bulunduğu durumdan kurtarmak için hiçbir tedbir
almamışlardır.


Kurtuluş
savaşımızda işgallere karşı ilk silahlı
direniş Güneydoğu Anadolu’da Fransızlara
karşı başlamışsa da, ilk Kuvayı Milliye
hareketi Batı Anadolu’da Yunanlılara karşı
oluşturulmuştur. Yunan birliklerinin İzmir’i
işgal etmesi ve Anadolu içlerine ilerlemeye başlamasına
seyirci kalan Osmanlı Hükümeti’nden artık
hiçbir şey beklenemezdi. Bu durum, Kuvayı
Milliye’nin doğuşunu ve Milli Mücadele’nin
başlamasını kolaylaştırıcı
etkenler olmuştu.


 


 


 


 


 


MUSTAFA
KEMAL’İN SAMSUN’A ÇIKIŞI VE KONGRELER:


 


Gelişmeleri
yakından takip eden Mustafa Kemal Paşa, Türk Halkının
ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız ve şartsız
olarak bağımsız, yeni bir Türk devleti kuracak
güçte olduğunu inanıyordu. Padişahın
ve İstanbul Hükümeti’nin teslimiyetçi
tutumu karşısında kurtuluş yolunun Milli Mücadele
olduğunu anlamıştı. Düşman işgallerine
karşı bazı bölgelerde gösterilen direniş
ve milli teşekküllerin kurulması da onu
umutlandırmıştı.


Mustafa
Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçmek için
bir fırsat aradığı sırada, Karadeniz’deki
Pontus Rum çetelerinin bölgedeki Türklere karşı
saldırıları artmıştı. İngiltere
asayiş ve sükunun sağlanmaması durumunda bölgeyi
işgal edeceğini bir nota ile İstanbul Hükümeti’ne
bildirdi. Padişah bölgedeki güvenliğin sağlanması
için Mustafa Kemal Paşa’yı 9.Ordu
Müfettişliğine atamıştır. Güvendiği
arkadaşlarını yanına alan Mustafa Kemal Paşa,
19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı.
Bu tarih aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nın
fiilen başladığı tarihtir.


Mustafa
Kemal, askeri örgütlenmeyi sağlamak için
Havza’dan Anadolu’daki tüm komutanlarla
temasa geçmiştir. Komutanlara ve Valilere yayınladığı
genelgelerle (Havza Genelgesi) halka felaketin büyüklüğünün
anlatılmasını ve işgallere karşı da
mitinglerin yapılmasını istemiştir. İlk
miting 30 Mayıs 1919’da Havza’da yapılmıştır.


 


AMASYA
TAMİMİ


(22
Haziran 1919)


 


12
Haziran 1919’da Havza’dan Amasya’ya gelen Mustafa
Kemal Paşa buradan yayınladığı bildiri ile
ülkenin içine düştüğü durumu
açıklıkla saptıyor, çözümün
bütün güçlerin birleşmesinden geçtiğini
vurguluyordu. M.Kemal Amasya’da Anadolu ve Rumeli’de
kurulan Mudafaa-i Hukuku Derneklerini birleştirme, kongreler
yaparak tüm ulusun kesin kararına dayalı yeni bir
yönetim kurma amacıyla Amasya Tamimi’ni
hazırlamıştır.


Bu tamimin önemli
maddeleri:


-Vatanın bütünlüğü
ulusun bağımsızlığı tehlikededir.
Hükümet millet için üstlendiği görev
ve sorumluluklarını yerine getirememektedir.


-Ulusun bağımsızlığını
yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.


-Ulusun haklarını
dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve
kontrolden uzak bir ulusal kongrenin toplanması şarttır.
Bu kongreye her ilden, her sancaktan milletin güvenini kazanmış
üç temsilcinin seçilerek hemen yola çıkarılması
gereklidir. Keyfiyet milli bir sır olarak saklanmalıdır.


-Doğu illeri adına,
10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır.


Amasya
Tamimi’nin önemi:
Bu tamim ulusal egemenliğe
dayalı yeni Türk devletinin kurulması yolunda atılan
ilk adımdır. Ulusun teşkilatlandırma ve mücadele
yöntemleri belirginleşmiştir. Ulusal egemenlik ve
ulusal bağımsızlık fikri ilk kez ortaya
atılmıştır.


 


ERZURUM
KONGRESİ


(23
Temmuz-7 Ağustos 1919)




Vilayet-ı Şarkiye
Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile
Trabzon Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti ortak bir kongre
düzenlemek için çalışmalar yapıyorlardı.
3 Temmuz’da Erzurum’a gelen Mustafa Kemal, 8 Temmuz’da
İstanbul’a görevinden ve askerlikten ayrıldığını
bildirerek, Osmanlı Hükümeti ile tüm ilişkilerini
sona erdirmiştir. Mustafa Kemal ertesi gün Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti Erzurum Şubesi’nin başkanlığına
seçildi. Erzurum, Sivas, Bitlis, Van ve Trabzon’u temsil
etmek üzere 56 delegenin katıldığı Erzurum
kongresi 23 Temmuz 1919’da Mustafa Kemal’in başkanlığında
toplanarak aşağıda yazılı tarihi kararı
almıştır.


Erzurum
Kongresi Kararları:


-Ulusal sınırlar
içinde vatan bir bütündür, bölünemez.


-Yabancıların
baskısı altındaki Osmanlı Hükümeti’nin
dağılması karşısında ulus tümden
direniş ve savunmaya geçecektir.


-Vatanı kurtarma
yolunda İstanbul Hükümet’i başarısız
kalırsa geçici bir hükümet kurulacaktır.


-Ulusal kuvvetleri ve
ulusal iradeyi egemen kılmak esastır


-Hıristiyanlara
egemenlik ve ayrıcalık tanınamaz.


-Manda
ve himaye kabul edilemez.


-Mebusan Meclisi açılmalı,
hükümetin çalışmalarını
denetlemelidir.


Kongrenin Önemi:


-Yeni bir devlet kurma
düşüncesi belirginleşmiştir.


-Misak-ı Milli
sınırları ilk kez belirlenmiştir.


-Mustafa Kemal’in
başkanlığında Doğu illerini temsilen,
Heyet-i Temsiliye (Temsil Heyeti) adıyla bir yürütme
organı seçilmiştir.


-Erzurum Kongresi’nin
toplanma amacı bölgesel, alınan kararlar yönünden
ise ulusaldır.


 


SİVAS
KONGRESİ


(4-11
Eylül 1919)


 


Ulusal
direnişi oluşturmada ikinci büyük adım
Sivas’ta atılmıştır. Bu kongre, Heyet-i
Temsiliye’nin yanı sıra bazı vilayetlerden
seçilmiş temsilcilerle birlikte 38 delegenin katılımı
ile 04/11 Eylül 1919’da yapılmıştır.
İstanbul Hükümeti’nin Sivas’ta kongrenin
yapılmasını önlemek için uyguladığı
tüm baskılar sonuçsuz kalmıştır.


Sivas
Kongresi Kararları:


-Erzurum Kongresinde
alınan kararlar kabul edildi.


-Anadolu ve Rumeli’de
kurulmuş olan Müdafaa-i Hukuk dernekleri, Anadolu ve Rumeli
Müdafaa-i Hukuk Derneği adı altında
birleştirildi. Erzurum Kongresi’nde seçilen 9
kişilik Heyet-i Temsiliye, 6 kişi daha ilave edilerek tüm
yurdu temsil etme yetkisiyle genişletildi. Başkanlığına
Mustafa Kemal getirilmiştir.


Önemi
:


-Erzurum kongresinde
alınan kararlar bir bölge halkının kararları
olmaktan çıkarılıp tüm ulusa mal
edilmiştir.


-Ulusun geleceğine
ulusun kendisinin karar vereceği ilkesi gerçekleştirilmiştir.


-M.Kemal kongrede Temsil
Heyeti’nin başkanı olarak seçilmekle Ulusal
Kurtuluş Savaşı’nın yetkili lideri haline
gelmiştir.


-TBMM bu kongrede seçilen
Temsil Heyeti tarafından açılacaktır.



 


AMASYA
GÖRÜŞMELERİ


(20-22
Ekim1919)


 


Mustafa
Kemal, İstanbul Hükümeti ile yaptığı
yazışmalarda; Hükümetin Erzurum ve Sivas
Kongreleri’nde alınan kararlarına bağlı
olmasını, Meclis-i Mebusan toplanana kadar hükümetin
önemli kararlar almamasını, atamalarda Heyet-i
Temsiliye’ye danışılmasını istemiştir.
Ancak bütün bu yazışmalar bir sonuç
vermedi. Bununla birlikte, İstanbul Hükümeti Mustafa
Kemal ile görüşmek üzere Anadolu’ya bir
temsilci gönderdi.(Bahriye Nazırı Salih Paşa).


İstanbul Hükümeti
ile Heyet-i Temsiliye arasında yapılan Amasya
görüşmelerinde taraflar şu esaslar üzerinde
anlaşmışlardır:


-İstanbul Hükümeti
Sivas Kongresi kararlarını Meclis-i Mebusan’da
onaylanması şartıyla kabul edecektir.


-Anadolu ve Rumeli
Müdafaa-i Hukuk Derneği yasal bir kuruluş olarak
İstanbul Hükümeti’nce tanınacaktır.


-Türklerin çoğunlukta
olduğu yerlerin işgaline izin verilmeyecektir.


-Müslüman
olmayan topluluklara Türklerin egemenlik haklarını,
toplumsal dengesini bozacak ayrıcalıklar tanınmayacaktır.


-Meclis-i Mebusan’ın
güvenlik bakımından İstanbul’ da toplanması
uygun değildir.


-İtilaf Devletleri
ile yapılacak barış görüşmelerinde
Heyet-i Temsiliye’nin uygun göreceği temsilcilerin
bulunması sağlanacaktır.


Sonuç:


-Heyet-i Temsiliye Osmanlı
Hükümeti tarafından resmen tanınmıştır.


-Görüşmeler
sonunda Meclis-i Mebusan’ın İstanbul’da
açılması İstanbul Hükümeti’nce
kabul edilmiştir.


 


HEYET-İ
TEMSİLİYE’NİN ANKARA’ YA GELİŞİ
(27 ARALIK 1919)


 


27 Aralık 1919’da
Ankara’ya gelen Mustafa Kemal burasını Anadolu’daki
direniş hareketinin merkezi olarak seçmişti.
Gerçekten de Ankara coğrafi konum bakımından
Anadolu’nun ortasına yakın bir yerde
bulunuyordu.Ayrıca o dönemin en önemli ulaşım
aracı olan demiryolu Ankara’ya kadar uzanıyordu.


 


MECLİS-İ
MEBUSAN’IN SON TOPLANTISI VE MİSAK-I MİLLİ’NİN
KABUL EDİLMESİ (28 Ocak 1920)


 


12
Ocak 1920’de Osmanlı Meclis-i Mebusan son kez toplandı.
Bu meclisin verdiği en önemli karar, taslakları
Mustafa Kemal tarafından milletvekillerine Ankara’da
verilen ve sonraları Misak-i Milli olarak adlandırılacak
olan Ahd-ı Milliye(Ulusal And) 28 Ocak 1920’de kabul
edildi. Meclisin ve İstanbul Hükümeti’nin
çalışmalarından ve Anadolu’da artan
direniş hareketlerinden rahatsızlık duyan İtilaf
Devletleri 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal
ettiler. Yunan birlikleri de Anadolu içlerine doğru
ilerlemeye başladı. İstanbul’un işgalinden
sonra Meclis-i Mebusan padişah tarafından kapatılmıştır.


Misak-ı Milli
(Ulusal And) kararları:


-Halkı özgür
kalır kalmaz ana yurda kendi istekleriyle katılmış
olan Kars, Ardahan, Artvin için gerekirse yeniden oylama
yapılacaktır.


-Batı Trakya’nın
durumu orada yaşayanlar tarafından saptanmalıdır.


-Halifeliğin,
İstanbul ve Marmara’nın güvenliği
sağlanmalıdır. Boğazlar konusu, ilgili
devletlerle birlikte verilecek kararlarla çözümlendikten
sonra Boğazlar dünya ticaretine açılabilecektir.


-Azınlıklar için
istenen haklar sınırlarımız dışındaki
Türklere de uygulanması koşuluyla kabul edilebilir.


-Ulusal ve ekonomik
gelişmemizi mümkün kılmak amacıyla tam
serbestlik ve bağımsızlık sağlanması,
siyasi, adli, mali gelişmemize engel olan sınırlamaların
kaldırılması gereklidir.


-Müslüman
Arapların çoğunlukta olduğu yerlerin kaderi
halkın oyuna uygun olmalıdır.


Önemi:


-Misak-ı Milli ile
M.Kemal Paşa’nın düşünceleri Osmanlı
parlamentosu tarafından kabul edilmiş ve yasallaşmıştır.


-Türk ulusunun
bağımsızca yaşayacağı vatan sınırları
çizilmiştir.


 


 


TÜRKİYE
BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN AÇILMASI


(23 Nisan
1920)


 


İstanbul’un
işgali edilmesi ve Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasıyla
Osmanlı yönetimi çökmüştür.
Padişah İtilaf Devletlerin esiri haline gelmişti.
Böyle bir durumda ulus kendisini yönetmeye başlamalıdır.
Ulusu temsil eden, ulus adına karar veren yetkili organa ihtiyaç
vardır. Bu da yeni bir meclistir. 23 Nisan 1920’de 338
milletvekilinin katılımı ile TBMM açıldı.
Meclisin açılmasıyla Heyet-i Temsiliye’nin
görevi sona ermişti. Meclis M.Kemal’i başkanlığa
getirmiştir. 2 Mayıs 1920’de ilk TBMM Hükümeti
kuruldu. 20 Ocak 1921’de yeni Türk devleti’nin ilk
Anayasa’sı (Teşkilat-ı Esasiye) oluşturulmuştur.


Bu anayasaya göre;.


-Egemenlik ulusa aittir.


-Kuvvetler birliği
ilkesini benimsemiştir.


-Meclis Başkanı
hükümetin de başkanıdır.


 


ÖNEMLİ
AYAKLANMALAR


 


Ulusal Kurtuluş
Savaşı boyunca Anadolu’nun çeşitli
yerlerinde bir çok ayaklanmalar çıkmıştır.
Bu ayaklanmaların bir bölümü Türk
topraklarını parçalayarak yeni bir devlet kurmayı
amaçlayan, diğer bölümü ise, saltanat ve
hilafete geleneksel ve dinsel bakımdan bağlı olanlarca
çıkarılmış isyan hareketleridir. Hıyanet,
kin ve taassubun yarattığı isyanların amacı;
milli hareketi boğmaktır. Atatürk, öncelikle iç
isyanların bastırılmasına, ülkede iç
güvenliğin sağlanmasına son derece önem
vermiştir. Bir yandan vatana ihanet yasası çıkarılırken,
öbür yandan da iç isyanları bastırmada
kullanılmak üzere Seyyar Jandarma Müfrezeleri
kurulmuştur. Ayaklanmalar milli mücadeleyi geçiktirmiştir.


Bu ayaklanmalar:


Doğrudan
İstanbul Hükümetince Yürütülenler:


-Ahmet Aznavur
Ayaklanması (2 Kasım 1919-16 Nisan 1920)


Manyas –Susurluk-Gönen
–Ulubat dolaylarında Aznavur’un çıkardığı
ayaklanmayı önce Milli kuvvetler, sonra’da Çerkez
Ethem bastırmıştır.


-Halifelik ordusu
(Kuva-i İnzibatiye):


İstanbul yönüne
geçişi sağlayan Geyve ve çevresinde iyi
donatılmış Kuva-i Milliye’ye karşı
İngilizlerin desteği ile kurulan Halifelik Ordusu. Milli
Kuvvetler tarafından dağıtılmıştır.


İstanbul
Hükümeti ve İşgal Güçlerinin Birlikte
Çıkardığı Ayaklanmalar:


En yaygın olanıdır.
İşgalcileri kendi etki alanlarındaki milli uyanışı
ezmek için her çareye başvurmuşlardır.
Gizli ajanlarıyla İstanbul Hükümetiyle işbirliği
yapıp din sömürücülüğü
yoluyla halkı ayaklandırmışlardır.


-Bolu-Düzce-Hendek
ve Adapazarı Ayaklanmaları:


Boğazları elde
tutmak amacıyla çıkartılan ayaklanma. Kuvayı
Milliye kuvvetlerince bastırılmıştır.


-Yozgat Ayaklanması:


Bu ayaklanmayı Çerkez
Ethem daha sonrada Milli Kuvvetler bastırmıştır.


-Afyon Ayaklanması:


Yunan ajanlarının
kışkırtması sonucunda Çopur Musa adlı
çıkar düşkününün çıkarttığı
bu ayaklanma Kuvayı Milliye tarafından bastırıldı.


 


 


 


 


 


-Konya Ayaklanması
:


Din duygusu kullanılarak
Fransız, İngiliz, İtalyan ajanlarının
kışkırtmalarıyla çıkmıştır.
Milli kuvvetlerce bastırılmıştır.


 


-Milli Aşireti
Ayaklanması:


Urfa’da yaşayan
bu aşiret Fransızlarla işbirliği yaparak
ayaklanmıştır. Milli kuvvetlerce bastırılmıştır.


 


Azınlıkların
Çıkardığı Ayaklanmalar:


-Fransızların
desteğiyle 10 Temmuz 1920’de Adana’ya giren Ermeni
İntikam Alayı’nın ayrıca doğu illeri
sınırında bulunan diğer Ermenilerin ayaklanma
kışkırtma ve savaş açma şeklindeki
baskılarıdır.


-Yunan desteğini
alamayan Doğu Karadeniz Rumlarının Pontus devletini
kurma amacıyla çıkarttığı
ayaklanmalardır. Aralık 1920 de başlayan ayaklanmalar
kesin zaferin kazanılmasından sonra 1923’ de tam
olarak bastırıldı.


 


Kuvyı
Milliye yanlısı olup sonradan ayaklananlar
:
(Düzenli
Ordununu kurulmasına tepkidir)


-Demirci
Mehmet Efe :
Aralık 1920’de ayaklanmış,
Refet Bey tarafından bastırılmıştır.


-Çerkez
Ethem Ayaklanması :
I. İnönü savaşı
sırasında bastırılmıştır.


 


 


 


SEVR
ANTLAŞMASI


(10
Ağustos 1920)


 


 


Osmanlı Devleti ile
İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Ermenistan, Belçika,
Yunanistan, Hicaz, Polanya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven ve
Çekoslavakya devletleri arasında imzalanan, Türk’ün
ölüm fermanı olarak bilinen bu antlaşma 433
maddeden oluşuyordu.


 


Önemli Maddeleri:


-Osmanlılar’a
İstanbul dolayları ve Anadolu’nun küçük
bir bölümü bırakılacak.


-Boğazlar tüm
devletlere açık olup Boğazlar komisyonunca
yönetilecek


-İzmir dahil Ege’nin
büyük bölümü ile, Midye – B.Çekmece
çizgisinin batısında kalan tüm Trakya
Yunanlılara bırakılacak.


-Doğu Anadolu’da
iki yeni devlet kurulacak.(Ermenistan ve Kürdistan)


-Antalya ve Konya
bölgeleri ile Batı Anadolu’nun derinliklerine kadar
İtalyanların nüfusuna girecek.


-Mersin’den
başlayarak Sivas’a kadar uzanan bölgeler Fransızlara
bırakılacak.


-Arapların
yaşadıkları yerler İngiliz ve Fransız
mandasına terk edilecek.


-Osmanlılar ağır
silahlardan arındırılmış küçük
bir ordu ve deniz birliği bulunduracak.


-Kapitülasyonlar en
ağır şekilde yeniden kurulacak.


-Azınlıklara çok
geniş haklar verilecek.


-Antlaşma hükümlerine
uyulmazsa İstanbul işgal edilecek.


TBMM’nin Sevr
Antlaşmasına tepkisi çok sert olup, bu antlaşmayı
imzalayanları ve onaylayanları vatan haini saymaya karar
vermiştir.


 


KURTULUŞ
SAVAŞI


(MUHAREBELER
VE BARIŞ GÖRÜŞMELERİ
)


 


 


SAVAŞLAR


 


Doğu cephesi
savaşları:


Ermeni sorununun
uluslararası bir sorun haline gelmesi, Rusların Berlin
Antlaşmasına Ermenilerle ilişkili olarak hüküm
koydurmasıyla başlamıştır. Ermeniler Hınçak
ve Taşnak adlarıyla terör örgütleri kurarak
Ermeni milliyetçiliğini yaymaya, halkı
silahlandırarak isyana teşvik etmeye başladılar.
I.Dünya Savaşı’nda, Kafkas cephesinin açılması
üzerine Ermenilerle Ruslar işbirliğine yönelmişler
ve Rusların kışkırtmalarıyla Türkleri
katletmeye başlamışlardır. Osmanlı
Devleti’nde kışkırtmalar sonucu en son
ayaklananlar Ermenilerdir. Bu nedenle, Osmanlılar cephe
gerisinin güvenliği için Ermenileri Suriye ve
Lübnan’a mecburi göç ettirmiştir(1915).
İtilaf Devletleri Sevr’i uygulamaya koyabilmek için
Batıda Yunanlıları, doğuda Ermenileri
kullanmışlardır. İtilaf Devletleri, Akdeniz ve
Karadeniz’e çıkış kapıları
olacak ve sınırları Wilson tarafından çizilecek
Büyük Ermenistan düşünü gerçekleştirmek
için Sevr Antlaşması’na bir madde koydular.


Rusya’da ihtilal
gerçekleşince Ruslar, Doğu Anadolu’da işgal
ettikleri yerleri Türklere bırakarak geri çekildiler.
Bu arada merkezi Erivan olan bir Ermeni devleti kuruldu (28 Mayıs
1918). Ruslar çekilirken daha Türk ordusu bölgeye
ulaşmadan Ermeniler, Rusların yerini aldı ve Wilson
ilkelerini kendilerine göre yorumlayarak Doğu Anadolu’nun
kendilerine ait olduğunu ileri sürüp, Gümrü,
Iğdır, Arpaçay ve Aras’a kadar ilerlediler.
Ulusal Kurtuluş Savaşı başlamadan önce Doğu
Anadolu’nun Ermenilerin eline geçmesine mani olmak için
Doğu Anadolu Müdafaai Hukuk Derneği adıyla bir
örgüt kurulmuştu. TBMM Hükümeti 15. Kolordu
Komutanı Kazım Karabekir’i tam yetkiyle Doğu
Cephesi Komutanlığına atadı. 28 eylül
19282de, Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk
birlikleri Ermenileri yenilgiye uğrattı. 29 Eylül’de
Sarıkamış, 30 Ekim’de Kars ve çevresi
Ermeni işgalinden kurtarıldı.


Savaşı kaybeden
ve bu arada dostlarından bekledikleri yardımın
gelmediğini gören Ermeniler barış istemek zorunda
kaldılar. Zira Türk kuvvetleri Gümrü’ye
kadar gelmişlerdi. 2 Aralık 1920’de Gümrü
Antlaşması imzalanarak savaşa son verildi.


Gümrü
Antlaşması’na Göre:


-Sevr Antlaşması’nın
geçersiz olduğu Ermenilerce de benimsenmiştir.


-Ermeniler D.Anadolu’daki
her türlü isteklerinden vazgeçmişlerdir.
Ermenistan kurma girişimleri suya düşmüştür.


-1878’de elden çıkan
Kars ve çevresi Türk topraklarına katıldı.


Önemi:


-Gümrü
Antlaşması TBMM’nin uluslararası alanda ilk
siyasi başarısıdır.


-Misak-ı Milli’nin
doğu sınırları kısmen de olsa belirlendi.


-Halk üzerinde ordu
ve meclisin güveni artmıştır.


 


GÜNEY
CEPHESİ SAVAŞLARI


 


-Mondros Ateşkes
Andlaşması’nın koşullarına aykırı
olarak İngilizler Musul, İskenderun, Kilis, Antep, Maraş
ve Urfa’yı işgal ettiler. Fransızlar ise Adana,
Mersin ve Osmaniye’yi işgal ettiler.


-Fransa ile İngiltere
15 Eylül 1919’da ikili bir antlaşma yaparak
Ortadoğu’yu nasıl paylaşacaklarını
belirlediler. Irak ve Filistin İngiliz Mandası, Suriye,
Lübnan da Fransız Mandası altına sokuldu. Antep,
Maraş, Urfa da el değiştirerek Fransa’ya
geçti.Fransızlar buralara yerleştikleri gibi Suriye
ve Mısır’dan getirdikleri Ermenileri teşkilatlandırıp
Türklere saldırtıyorlardı.


-Ermeni saldırılarına
karşı başlayan direniş hareketlerine, Sivas
Kongresi’nde bu yöre için Kuvayı Milliye
kurulmasına karar verilerek, halkın da katılımı
sağlanmıştır.


-Maraş’ta,
Sütçü İmam’ın önderliğini
yaptığı mücadeleye tüm Maraş halkı
katıldı. Maraş’ta tutunamayan düşman
şehri terk etmek zorunda kaldı (12 Şubat 1920). Maraş
adı TBMM kararı ile 1973’te Kahramanmaraş
olarak değiştirildi.


-Urfa
şehrinde Ali Saip(Ursavaş) Bey tarafından
teşkilatlandırılan Türk direnişi başarıyla
sonuçlandı. Fransızlar 11 Nisan 1920’de şehri
boşalttılar. Urfa’ya TBMM kararı ile 1984
yılında Şanlıurfa adı verildi.


-Antep
halkı 1 Nisan 1920’de Fransızlara karşı
ayaklandı.Üsteğmen Salih’in ‘Şahin’
takma adıyla Kuvayı Milliye Komutanlığına
atanması halkı daha da örgütlü bir güç
haline getirdi. Hiçbir yerden yardım alamayan
Anteplilerin Fransızlara karşı direnişi yaklaşık
1 yıl sürdü. Antep şehri, tüm
olanaksızlıkları yaşadıktan ve altı bin
şehit verdikten sonra onurundan taviz vermeden 9 Şubat
1921’de düşmana teslim olmak zorunda kaldı. TBMM
Antep’in direnişini ödüllendirmek için
kente ‘Gazi’ ünvanı verdi.


-Fransızlar halkın
direnişleri sonucunda askeri harekatlarını
durdurduktan sonra Sakarya Zaferi’nin arkasından TBMM ile
Ankara Antlaşması’nı yaptılar ve işgal
ettikleri yerleri boşalttılar.


-Antalya, Isparta ve
Konya’yı işgal eden İtalyanlara karşı
cephe açılmamıştır. Türk ordusunun
Batı Cephesi’nde kazandığı zaferler
İtalyanları etkilemiş, Sakarya Meydan Muharebesi’nden
sonra Anadolu’yu tamamen terk etmişlerdir.


Sonuç:
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın Güney
Cephesi’ndeki başarıları halk direnişleriyle
kazanılmıştır.


 


BATI
CEPHESİ SAVAŞLARI


 


Ulusal
Kurtuluş Savaşı’nın kaderini tayin eden
cephe. Düzenli ordunun kurulmasıyla Yunanlılara karşı
savaşılmıştır.


 


ÇERKEZ
ETHEM OLAYI


 


Düzenli ordu kurma
çalışmaları Kuvayı Milliyecilerden
bazılarını tedirgin etmiştir. Bunlardan en
önemlisi Çerkez Ethem’dir. Çerkez Ethem
Kuvayı Milliye’nin kurulmasına emek vermiş,
kendisine bağlı kuvvetlerle iç ayaklanmaları
bastırmış, başarılı çalışmaları
görülmüştür. Milli Hükümetin
kendisine hoş görülü davranması onu
şımartmış, TBMM içinde kendine yandaşlar
edinerek Ankara Hükümeti’ni rakip olarak görmeye
başlamıştır. Yunanlılarla anlaşarak
düzenli orduyla savaşmış, yenilerek Yunanlılara
sığınmıştır.




I. İNÖNÜ
SAVAŞI


(6 –
10 Ocak 1921)


 


Çerkez Ethem’in
ayaklanmasının yarattığı ortamdan
yararlanmak isteyen Yunan ordusu, 6 Ocak 1921’de Bursa ve
Uşak’tan hareket ederek, Eskişehir ve Afyon yönünde
askeri harekata başlamıştır. Amaçları,
Eskişehir’i ele geçirip demiryolu ulaşımını
kontrol altına almak, sonra da Ankara’ya işgal
ederek TBMM’yi dağıtmaktı. Türk ordusu
Yunan ordusunu İnönü’de karşılamıştır.
Albay İsmet (İnönü)’nün komutasındaki
düzenli Türk ordusu 10 Ocak 1921’de kendinden kat ve
kat üstün olan Yunan ordusunun ileri harekatını
İnönü’de durdurmuştur. Sonra da Kütahya
yönünden ilerleyen Çerkez Ethem kuvvetleri yenilgiye
uğratılmıştır.


I.İnönü
Savaşı küçük çapta bir savaş
olmasına rağmen önemli sonuçlar doğurmuştur.


Bu savaşın
önemi:


-Bu muharebenin
kazanılmasıyla Türk ulusunun varlığı ve
savaş gücünün tükenmediği kanıtlanmış,
TBMM Hükümeti’nin yurt içinde ve dışında
saygınlığı artmıştır.


-Çoklukla ayaklanma
odakları söndürülmüş, yurt içinde
güvenlik büyük ölçüde sağlanmış
bundan sonra, ülkeye yasalar egemen olmuştur.


-Devlet kuruluşu
işlemeye başlamış, vergi toplanması, asker
alma işleri yoluna girmiş, daha önemlisi, Devlet’in
kendi kaynaklarına sahip çıkması olanağı
sağlanmıştır.


-Ordunun geliştirilmesi
ve milletin orduya güveni artmıştır.


-Ankara Hükümeti
Saltanat Yönetimi’nden üstün olduğunu ve
onun yerini alması gerektiğini göstermiştir


-İtilaf Devletleri
Sevr’i tekrar görüşmek için Londra’da
konferans düzenlemek zorunda kaldılar.


-Sovyet Rusya ile Moskova
Antlaşması imzalandı.


-İstiklal Marşı
kabul edildi. (12 Mart !921)


-Teşkilat-ı
Esasiye Kanunu (Anayasa) kabul edildi.


 


LONDRA
KONFERANSI


(21 Şubat
1921)


 


I.İnönü
Savaşı’ndan sonra İtilaf Devletleri Londra’da
bir konferans düzenlemeye karar verdiler.


-İtilaf Devletleri
Sevr’in yeniden gözden geçirilmesini
kararlaştırdılar.


-Londra’da
toplanacak konferansa Osmanlı Devleti ve Yunanistan çağrıldılar.
Delegeler arasında Ankara Hükümeti’nin de
temsilcisinin bulunmasını şart koştular.
(Amaçları İstanbul Hükümeti ile Ankara
Hükümeti arasında bölücülük
yapmaktı.)


-M.Kemal çağrının
TBMM’ye yapılması gerektiğini, doğrudan
çağrı yapılmazsa konferansa katılmayacaklarını
bildirdi.


-İtalyanların
aracılığıyla Ankara Hükümeti de
konferansa davet edildi


-TBMM Temsilcisi Bekir
Sami Bey, Türk milletinin Misak-i Milli ile belirlenmiş
olan haklarını dile getirdi. İtilaf Devletleri bu
isteğe önem vermediler.


-Konferansta Ankara
Hükümeti’ne önerilen barış esasları
Sevr’in biraz değiştirilmiş şekli
olduğundan reddedildi. Misak-i Milli ile Sevr’in uyuşması
düşünülemezdi. Savaşı sürdürmekten
başka çare yoktu.


Önemi:
Yeni Türk Devleti İtilaf Devletlerince resmen
tanınmıştı.


 


 


MOSKOVA
ANTLAŞMASI


(16 Mart
1921)


 


Türk
ordusunun İnönü Zaferi sonunda Sovyetler Birliği
ile TBMM arasında imzalanmıştır.


Moskova Antlaşması’na
göre:


-Doğu sınırımız
büyük oranda kesinlik kazanmıştır. (Kesin
sınırımız Kars Antlaşmasıyla
belirlenecektir)


-Sovyetler yeni Türk
Devleti’ni ve Misak-i Milli’yi tanımıştır.
Böylece ilk kez büyük bir devlet TBMM’yi
tanımış oluyor.


-İki devlet arasında
çeşitli ekonomik ve siyasi konularda karşılıklı
yardım kararı alındı


-Doğu sınırımız
güvenlik altına alındığı için,
bu cephedeki kuvvetlerimizin diğer cephelere kaydırılma
imkanı doğmuştur.


 


II. İNÖNÜ
SAVAŞI


(23 -31
Mart 1921)


 


Londra Konferansı’nın
barış önerilerinin TBMM Hükümeti’nce
reddedilmesi üzerine, İtilaf Devletleri’nin
isteklerini zorla Türklere kabul ettirmekle görevlendirilen
Yunanlılar, Bursa üzerinden Eskişehir’e, Uşak
üzerinden Afyon’a doğru 23 Mart’ta saldırıya
geçtiler.


Yunanlılar,
Bilecik’i, İnönü’de Metris Tepe’yi
ve Uşak’ı ele geçirmeleri üzerine, TBMM’i
Muhafız Taburu cepheye gönderildi. Böylece güçlenen
Türk kuvvetleri karşı saldırıya geçerek
Yunan saldırısını püskürttü. Batı
Cephesi Komutanı İsmet Bey’in savaş süresince
verdiği “mevzilerin kesin olarak savunulması”
emri başarının elde edilmesinde etken oldu.1 Nisan
1921’de Yunan ordusu Bursa’ya çekilmeye başladı.
Böylece Yunanlılar İnönü’de ikinci kez
yenildiler.


Sonuç:


-TBMM
Hükümeti varlığını bütün
Avrupa devletlerine, resmen olmasa da kabul ettirdi; içte ve
dışta nüfuz ve saygınlığı
yükseldi.


-Avrupa
ülkelerinde, İngiliz ve Yunan politikasına karşı
güvensizlik ve muhalefet başladı.


-Ordu
mensuplarında, her bakımdan kendilerine güven arttı.


-Bu
durum karşısında, Fransızlar Zonguldak’tan,
İtalyanlar Güney Anadolu’dan çekilmek zorunda
kaldılar.


-Türk
ordusunun kazandığı zaferler, İtilaf
Devletleri’ni Türkler hakkında yararlı kararlar
almaya zorladı.


-II.İkinci
İnönü Muharebesi’nin kazanılmasından,
Sovyet Rusya ve Afganistan gibi dost devletlerde büyük bir
memnunluk duyulmuş ve bu resmen Türk hükümeti’ne
bildirilmiştir.


 


KÜTAHYA
– ESKİŞEHİR SAVAŞLARI


(10 -24
Temmuz 1921 )


 



10 Temmuz’da Yunan saldırısı İnönü-Eskişehir,
Afyon ve Kütahya hattında geniş bir


cephede başladı.
Bu durumda M.Kemal Paşa fazla kayıplar verilmeden ordunun
Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesine karar verdi.
Ordu, Sakarya’nın doğusunda toparlanmaya başladı.
Yunanlılar da Sakarya Nehri kıyılarına kadar
ilerlediler. Yunanlılar Sakarya Nehri’nin batı
tarafında durmuşlar, yeni bir saldırı için
hazırlıklara başlamışlardı.


Sonuç;


-Eskişehir, Afyon ve
Kütahya elimizden çıkmıştır.


-Meclis tarafından M.
Kemal 5 Ağustos 1921’de başkomutan seçilmiştir.


-M. Kemal ayrıca üç
ay süreyle meclisin yetkilerine de sahip olacaktı.


M.
Kemal ilk iş olarak ordunun gereksinimlerinin sağlanması
için 7-8 Ağustos 1921’ de Tekalif-i Milliye
Emirleri
(Ulusal Yükümlülükler) yayınladı.
Tekalif-i Milliye emirlerinin uygulanmasında çıkacak
aksaklıkları ortadan kaldırmak için çeşitli
yerlerde İstiklal Mahkemeleri açıldı.


 



SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ:



(23 Ağustos – 12 Eylül 1921 )



 


23
Ağustos – 13 Eylül 1922 tarihleri arasında
yapılan. Türk milleti için bir ölüm kalım
savaşı olan Sakarya Meydan Muharebesi; Kurtuluş Savaşı
içinde kader tayin edici olmuştur.


Bu
savaştan önce Yunanlıların başlıca
hedefi; Ankara yönünde ilerleyerek, Türk Ordusunu yok
etmek ve Kurtuluş Savaşı’nın sembolü
ve direniş merkezi haline gelen Ankara’yı ele
geçirmekti. Böylece Türk azim ve direnme gücü
yok edilmiş olacaktı. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün
emir ve komutasında, Türk ulusunun kanıyla yapılan
ve dünya harp tarihine “en uzun meydan muharebesi”;
Türk Kurtuluş Savaş’ı tarihine de “subay
muharebesi
” diye geçen Sakarya Destanı 21 gün
21 gece devam etmiş ve 13 Eylül günü Yunanlıların
Sakarya Nehri’nin doğusunu tamamen terk etmesiyle son
bulmuştur.


Başkomutan
Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi sırasında ülke
savunmasını şu şekilde ifade etmiştir.
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa
vardır. O sathı bütün vatandır. Vatanın
her karış toprağı vatandaşın kanı
ile ıslanmadıkça bırakılamaz. Onun için
küçük, büyük her birlik bulunduğu
mevziden atılabilir; fakat, küçük büyük
her birlik durabildiği noktadan yeniden düşmana karşı
cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin
çekilmek zorunda kaldığını gören
birlikler, ona uymaz; bulunduğu mevzide sonuna kadar durmaya ve
direnmeye mecburdur
”’


Taarruz
inisiyatifinin Türk Ordusu’na geçmesini sağlayan
Sakarya Zaferi, TBMM hükümetine siyasi başarı
kapılarını aralamış Türk milletinin
özgürlüğünü ve vatanını
kurtaracağı inancını da kuvvetlendirmiştir.


Sakarya
Savaşı sonunda; Türk Ordusu’nun 1683 yılındaki
II.Viyana yenilgisinden beri süregelen çekilmesi sona
ermiştir. Bu savaş, Türk ordusu’nun son savunma
savaşıdır.


-Düşman 10
Eylül’de karşı taarruzla Afyon-Kütahya
hattına kadar atılmıştır.


-Savaş Türk
ordusunun üstün zaferiyle sonuçlanmıştır.


Sonuçları:


-Ulusal Kurtuluş
Savaşının son savunması savaşıdır.


-Düşmanın
saldırı gücü tükenmiş, Türk
topraklarını ele geçirme istek ve umudu yok olmuş,
savunmaya geçmişlerdir.


-Bu savaşa
Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Batı Cephesi
Komutanı İsmet İnönü Paşalar
katılmıştır. Subaylar savaşıdır.


-M. Kemal’e
mareşallik rütbesi ve Gazi ünvanı (19 Eylül
1921) verilmiştir.


-Sovyetler Birliği
ile Kars, Fransızlarla Ankara Antlaşmaları
imzalanmıştır.


-TBMM Anadolu’da
kesin egemenlik sağlamıştır.


-TBMM’nin yaşama
ve varolma mücadelesindeki en büyük başarısıdır


 


KARS
ANTLAŞMASI


(13 Ekim
1921)


Moskova Antlaşması
Doğu sınırlarımızda bazı pürüzler
bırakmıştı. TBMM Hükümeti ile Sovyet
Rusya arasında hiçbir pürüzün kalmamasını
gerektiriyordu. Sovyet Rusya kendine bağlı; Ermenistan,
Gürcistan ve Azerbaycan’ın TBMM Hükümeti
ile anlaşmasını öngördü. Sakarya
zaferi’nden sonra bu cumhuriyetlerle yapılan Kars
Antlaşması ile doğu sınırımız
kesinlik kazandı.


 


ANKARA
ANTLAŞMASI


(20 Ekim
1921) :


Fransızlar, Sakarya
zaferinden sonra TBMM Hükümeti ile kesin antlaşmayı
imzalamışlardır.


Ankara Antlaşmasına
Göre :


-TBMM ile Fransa arasında
çatışmalar sona ermiş, Güney sınırımız
(İskenderun-Hatay dışında) çizilmiştir.


-Hatay’daki Türklere
geniş haklar tanındı. Hatay için özel
yönetim biçimi uygulanacaktı.


Sonuç :


-Bu antlaşma ile
Fransa TBMM’yi resmen tanımıştır.


-Ankara Hükümeti’nin
diplomatik zaferidir.


-Fransa Anadolu işgalinde
işbirliği yaptığı dostlarından kopmuş,
böylece İtilaf Blok’u parçalanmıştır.


-Güney
sorunumuz çözümlenmiştir. Bu cephedeki
birliklerin Batı Cephesi’ne kaydırılma imkanı
hazırlanmıştır.



BÜYÜK TAARRUZ



(26 Ağustos-30 Ağustos
1922)



 


Hazırlık:
Başkomutan M.Kemal düşmana kesin darbeyi indirmek
için hızlı biçimde hazırlıklara
girişti.


-Doğu ve Güney
cepheleri tam anlamıyla güvenlik altına alındığından
buralardaki birlikler tam bir gizlilik içinde Batı’ya
kaydırıldı.


-Ordunun eksiklikleri
giderildi.


M. Kemal Haziran 1922’de
taarruz kararı aldı. 6 Ağustos 1922’de orduya
gizlice taarruz için hazırlanması emri verildi.
M.Kemal Akşehir’e gelerek komutanlarla toplantı
yaptı. Toplantıda 26 Ağustos taarruz günü
olarak belirlendi. Taarruz Afyon’un güneyinden Dumlupınar
yönüne doğru baskın şeklinde başlayacak
ve sonra da meydan savaşına dönüştürülerek
düşman kuvvetleri tümüyle yok edilecekti.


26
Ağustos 1922 sabahı saat 05.30 da topçularımızın
ateşiyle Kocatepe’den taarruz başladı.Başkomutan
Mustafa Kemal de bu esnada taarruzu Kocatepe’den sevk ve idare
ediyordu. Siklet merkezi 1 inci Ordu da olmak üzere, 1 inci Ordu
güneyden, 2 inci Ordu kuzeyden taarruzla, harekat kısa
sürede başarılı bir şekilde gelişti.
Yunan savunma hattı parçalandı. 26/27 Ağustos
gecesi Yunan mevzileri ele geçirildi. 27 Ağustos’ta
Türk Ordusu Afyon’u Yunan işgalinden kurtardı.
Dumlupınar mevzilerine çekilen düşmana karşı
29 Ağustos’ta taarruz eden ordumuz, 30 Ağustos’ta
Yunan ordusunu tamamen kuşatarak büyük bir kısmını
imha etmiştir. Düşman Başkomutanı General
Trikopis esir alındı. Kütahya’da düşmandan
temizlenmiştir. Bu savaşı Başkomutan Mustafa
Kemal doğrudan kendisi yönettiği için bu zafere
“Başkomutanlık Meydan Savaşı”
denir.


Yunan
ordusu, Başkomutan Mustafa Kemal’in 1 Eylül 1922’de,
Türk ordusuna verdiği, “Ordular ilk Hedefiniz
Akdeniz’dir. İleri.”
emri ile İzmir’e
kadar kovaladı. Yunan işgalindeki tüm yerler tek tek
kurtaran Türk ordusu 9 Eylül 1922’de İzmir’e
girdi. 18 Eylül 1922’de Batı Anadolu’da tek bir
düşman askeri kalmamıştır.


Sonuçları:


-Bu
zafer, milletin kendine güven duygusunu yükseltmiş,
milli kudret ve yeteneğin yeniden canlanmasını
sağlamıştır.


-Bu zafer, yeni Türk
Devleti’nin temeli, uygarlık yolunun en büyük
köprüsü olmuştur.


-Öldüğü
sanılan ve mirası paylaşılmaya yeltenilen Türk
milletinin yaşama hakkı ve yeteneği olduğu
dünyaya kabul ettirilmiştir.


-Bu zafer ile Misak-i
Milli gerçekleştirilmiş, bütün düşmanlar
topraklarımızdan atılmıştır.


-Bu zafer, Mudanya Ateşkes
antlaşması ile Lozan Konferansı’ndaki
beklentilerimize esas teşkil etmiştir.


-Büyük Taarruz
ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile Anadolu’nun
sonsuza kadar Türk yurdu olarak kalacağı bütün
dünyaya kanıtlanmıştır.


 



MUDANYA ATEŞKES ANTLAŞMASI



(11 Ekim 1922 )



 


İzmir’in
kurtarılmasından sonra, Türk ordusu, Boğazlar,
İstanbul ve Trakya’nın geri alınması için
o tarafa yöneldi. Bunun üzerine İtilaf Devletleri
ateşkes görüşmelerine başlama isteklerini
TBMM’ne bildirdiler.


3
Ekim’de Mudanya’da başlayan ateşkes
görüşmelerine Türk temsilcisi İsmet Paşa
gönderilmiştir. Yunanistan görüşmelere
katılmamış, sonradan ateşkes metnini
imzalamıştır.


 


 


 


Mudanya Ateşkes
Antlaşmasına göre:


-Türkiye ile
Yunanistan arasındaki silahlı çatışmalara
son verilecektir.


-Yunanlılar 15 gün
içinde Doğu Trakya’yı boşaltacaklar.
Türkiye, barış sağlanıncaya kadar burada
emniyet ve asayişi sağlanması için sekiz bin
Jandarma bulunduracaktır.


-Boğazların
durumu barış antlaşmasıyla saptanacaktı.


-İtilaf
Devletleri’nin kuvvetleri barış antlaşması
imzalanıncaya kadar İstanbul’da kalacaklardır.


 


Sonuç;


-Osmanlı Devleti
hukuken sona ermiştir.


-Doğu Trakya savaş
yapılmadan kazanılmıştır.


-Türk diplomasisi
büyük bir zafer kazanmıştır.


Bu ateşkesten sonra
çalışmalar Lozan’da toplanacak barış
konferansının hazırlıkları üzerine
yoğunlaştırılmıştır. Artık
yeni Türk Devleti uluslararası hukukun ilkeleri içinde
kendini ezmek isteyenlere karşı eşit haklarla onurlu
bir devlet olarak konferans masasına oturacaktı. Misak-ı
Milli ile belirlenen topraklar büyük ölçüde
geri alınmış, ülke bütünlüğü
sağlanmıştır. Barış antlaşmasıyla
da uluslararası güvenceye bağlanacaktır.



 



 



 



LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI



(24 Temmuz 1923)



 


Lozan
Barış Antlaşması’na Göre;
Yeni
Türk Devleti’nin uluslararası alanda bağımsız,
bütün diğer devletlerle eşit, şerefli bir
varlık olduğu kesinlikle tanınıyor ve Osmanlı
Devleti’nin sona erdiği kabul ediliyordu.


Sınırlar :


-Suriye
sınırımız Fransızlarla imzalanan Ankara
Antlaşması’na göre kabul ediliyor.


-Irak sınırı;
Musul üzerinde antlaşma sağlanamadığı
için bu konuda İngiltere ve Türk Hükümeti
kendi aralarında görüşüp anlaşacaklardı.


-Türk-Yunan sınırı
Mudanya Ateşkes Antlaşması’nda belirlenen
şekliyle kabul edilmiştir. Karaağaç ve yöresi
Yunanistan’ın Batı Anadolu‘da yaptığı
tahribattan alınacak savaş tazminatına karşılık
elde edilmiştir. Ayrıca, Gökçeada, Bozcaada
bizde, diğer Ege adaları Yunanistan’da kaldı.
Yunanistan, Türk sınırına yakın olan adalar
asker bulundurmayacaktı.


Kapitülasyonlar:
Tamamı kaldırıldı (En büyük siyasi
başarı)


Azınlıklar:
Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edilerek hiçbir
şekilde ayrıcalık tanınmayacaktı. Batı
Trakya’daki Türklerle İstanbul’daki
Rumlar dışında Anadolu ve Doğu Trakya’daki
Rumlar ve Yunanistan’daki Türkler mübadele
edileceklerdi..


Savaş
Tazminatları:
I.Dünya Savaşı nedeniyle bizden
istenen savaş giderlerinden kurtulunmuştur.


Devlet
Borçları:
Osmanlı borçları, Osmanlı
İmparatorluğundan ayrılan devletlerle aramızda
bölüşüldü. Bize düşen bölüm
taksitlendirme ile kağıt paraya göre ödenecekti.
Düyun-u Umumiye de böylece tarihe karışmaktadır.


Boğazlar
: Boğazlar, üzerinde en çok tartışılan
konudur. Sonunda geçici bir çözüm
getirilmiştir. Buna göre askeri olmayan gemi ve uçaklar
barış zamanında boğazlardan geçebilecekti.
Boğazların her iki yakası askersizleştirilip,
geçişi sağlamak amacıyla uluslararası bir
kurul oluşturulmasına ve bu düzenlemelerin “Milletler
Cemiyeti’nin güvencesi altında sürdürülmesi
kararı alınmıştır.


-“Musul”,
“Boğazlar” ve “Hatay” Lozan’da
çözümlenemeyen sorunlardır.


 


Önemi :


-Lozan Barışı
bugüne kadar Türk ulusuna köklü ve huzurlu bir
yaşam sağlamıştır.


-Misak-ı Milli
sınırları büyük ölçüde
sağlanmıştır.


-Türkiye tarihinde
yeni bir dönem başlatmıştır.


-Türk ulusu adına,
I.Dünya Savaşını bitiren antlaşmadır.
Mondros ve Sevr antlaşmaları tarihin çöplüğüne
atılmıştır.


-“Doğu Sorunu”,
“Avrupa’nın hasta adamı” gibi deyimler
ortadan kaldırılarak emperyalizme karşı verilen
silahlı mücadele ve bunun sonunda yaratılan Yeni Türk
Devleti tüm dünyaya kabul ettirilmiştir. Böylece
Türkiye tüm sömürge uluslara örnek olmuştur.


 




KURTULUŞ SAVAŞI
İLE BİZE BU GÜZEL YURDU ARMAĞAN EDEN, BAŞTA
BÜYÜK ÖNDER GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK OLMAK
ÜZERE, ONUN YAKIN SİLAH ARKADAŞLARI İLE BİRLİKTE,
TÜM ŞEHİT VE GAZİLERİMİZİ SAYGIYLA
ANIYORUZ.


 



T Ü R K İ Y E M U H A R İ P
G A Z İ L E R D E R N E Ğ İ


http://www.muharipgaziler.org.tr