Osmanlı Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2020 Cumartesi

Ramazan Bayramı mı? Şeker Bayramı mı?

Ramazan Bayramı ve Şeker Bayramı tartışması her bayram gündeme geliyor. Doğru kullanım hangisidir, konunun tarihî ve lingüistik boyutları nasıldır? Bu konuya bir bakalım istedim, ilgilenirseniz buyurunuz:
+İslami literatüre bakıldığında, adı bizde tartışmalı olan bu bayramın adı aslında Fıtr Bayramı'dır. Arapçası İydü'l-Fıtr olan bayram İslam dünyasının hemen her coğrafyasında bu adla bilinir. İngilizce'deki kullanımı da Arapça'dan alınmış şekliyle Eid al-Fitr olarak yerleşmiştir. 
+Bayramın Arapça/orjinal adındaki Fitr kelimesi, "iftar" ve "fitre" kelimeleriyle akrabadır; hepsinin kökü Arapça'da "fatr" kelimesidir, o da "kesmek, yarmak, ikiye ayırmak, yaratmak, icat etmek" anlamlarına gelmektedir. İftar, orucu kesmek manasındadır. 
+Ramazan ayı içinde fitre verildiğini biliyoruz.Kelimenin orijinali "fıtr sadakası"dır,Ramazan ayını yaşamanın, onun mükâfat ve bereketinden faydalanmanın bir "şükran" belirtisi olarak ihtiyaç sahiplerine verilir.Ramazan sonrasındaki 3 günlük bayram, işte bu "şükran"ın bayramıdır 
+Meseleye biraz yaklaştık:
Yani bu bayramın adı, aslında, "Şükür Bayramı"dır ve eski zamanlarda bu bayrama Türkçe yazılı kaynaklarda İydü'l-Fıtr denilirken, halk arasında "Şükür Bayramı" (ve küçük bayram) kullanımı yaygınlaşmıştır.

Zurnanın zırt dediği yere gelmiş durumdayız 
+Şükür kelimesi Arapça kökenli bir kelimedir ve yine Arapça kökenli olan Şeker ile aynı şekilde yazılır. Kelimenin şükür mü, şeker mi olduğu bağlama göre belli olur veya (sesli harflere karşılık gelen) harekelerle tespit edilir. Hareke yoksa şükür ve şeker yazımı birebir aynıdır. 
+Şükür ve Şeker kelimelerinin eski yazıda nasıl yazıldığı hk öncelikle Kamus-i Türki lügatine müracaat edelim. Ali Sami Yen'in babası olan Şemseddin Sami tarafından kaleme alınan bu sözlükte yer alan Şeker ve Şükür maddelerinin görüntüleri ektedir (Kelimeler kırmızı işaretli)
+Şeker ve Şükür, eksi yazıda Şın-Kef-Rı harfleriyle, شکر şeklinde yazılır. Hareke nadiren kullanıldığı için, bu 2 kelimenin okunuşunda karışıklık olmuş ve bayramda Şeker ikramının da etkisiyle "Şükür Bayramı" kullanımı "Şeker Bayramı"na dönüşmüştür. 
+Şeker Bayramı kullanımıyla ilgili olarak birkaç lügate, Şemseddin Sami'nin Kamus-i Türki'sine ve Ahmet Vefik Paşa'nın Lehçe-i Osmânî'sine bakalım. Ş.Sami İyd-i Fıtr'ı "Şeker Bayramı" olarak tanımlamış, A.Vefik Paşa da "Şeker Bayramı -Fıtr" şeklinde tanımlamış.Bkz Kırmızı kutular
+"Şeker Bayramı" kullanımı eski yazı başka lügatlerde de var. Bu platformda akademik bir platform olmadığı için detaylara girmeden 2 başka sözlükten ilgili kullanımlara ait 2 görüntüyü daha paylaşmak istiyorum, eski yazı okuyanlar açıklamalara bakabilirler.
+Eski lügatlere bakıldığında "Şeker Bayramı" ve "Ramazan Bayramı" tabirlerinin eşanlamlı olarak kullanıldığını görüyoruz. Şöyle bir soru sorulabilir: bu eski yazı metinlerdeki Ş-K-R kelimelerinin Şükür değil de Şeker olduğundan nasıl emin olabiliyoruz?

Esasında doğru bir soru 
+Böyle bir konu gündeme geldiğinde bakılacak kaynak bellidir: Redhouse'un Lexicon'u. Redhouse Türkçe kelimelerin yanında latin harfli okunuşlarını da gösterdiği için, kelimelerin okunşu hk olağanüstü faydalıdır. Öncelikle Redhouse Lexicon'undaki Şeker ve Şükür maddelerine bakalım
+Redhouse Lexicon'daki (Türkçe-İngilizce Lügat) Şeker ve Şükür maddelerini kırmızı kutuya aldım. Görüleceği üzere Şükür ve Şeker aynı yazılmakta ama farklı okunmaktadır. Ayrıca Redhouse Şeker maddesinin altında "- Bayramı" girişiyle "Şeker Bayramı"nı da tanımlamıştır -alt tarafta
+Redhouse'dan bu alıntıları yaptığım Lexicon 1890'da basılmıştır ama kendisinin 1861de basılmış Kitâb-ı Lehçetü'l Maâni adlı daha dar kapsamlı bir başka sözlüğü de vardır.Şeker Bayramı ifadesini o sözlükten de kontrol ettim.Bayram maddesi altında Şeker Bayramı: The feast of sugar
+Sonuç olarak;
İslami açıdan bu bayramın ismi Fıtr Bayramı'dır.
Şeker veya Ramazan bayramı kullanımlarının ikisi de sadece Türkçe'ye mahsustur. İslami gerekçelerle "Şeker Bayramı" ifadesine karşı çıkmayı anlaşılmaz ve abes buluyorum, tartışması yapılacak bir konu gerçekten değil. 
+Konuyu kapatmadan, 1913'de basılmış olan ilk İslam Ansiklopedisi'ne de baktım (Brill), orada da "Şeker Bayramı" kullanımı yer alıyor.Diyeceğim: bu Şeker Bayramı ifadesi sonradan "seküler mahalle" tarafından uydurulmuş bir kullanım değildir,Osmanlı'dan beridir var sevgili dostlar
+İsteyen Şeker Bayramı, isteyen Ramazan Bayramı desin, bu farklar üzerinden kültürel bir yarılma oluşturmaya çalışmak bence doğru değil.
Tartışmaya girmeksizin, herkesin bayramını kutluyorum.
Ramazan Bayramı'nız şeker tadında geçsin 😀
Aileniz ve sevdiklerinizle nice bayramlara.. 
+Bayramın gereklerini yapalım, adı o kadar mühim değil:
Kinden, nefretten arınalım.Dargınlıklara, kırılganlıklara son vermek için bayram vesile olsun.Ölmüşlerimizi, hayattaki büyüklerimizi hatırlayıp arayalım.İhtiyaç sahiplerini maddi-manevi sevindirelim. Güçsüzlere yardım edelim 
+Konunun kapanmış olduğunu düşünüyordum, ama epey itiraz geldi. Osmanlı döneminde "Şeker Bayramı" kullanımına dair bulacağım başka kaynakları da eklemeye karar verdim. Z. Duckett Ferriman'ın Turkey and the Turks (1911) eseri, s.165, bkz. "Shekher Bairam"
+Redhouse lügatini ve sair Avrupalı kaynakları beğenmeyenler için Türkmenistan'da resmi tatil günlerini gösterir (eski tarihli) bir tablo.

Bakınız ne yazıyor: Ramadan or Seker Bairam (Eid al Fitr)

Eskilerde hem Ramazan bayramı kullanılıyor, hem de Şeker Bayramı. İkisi de var!
+Türkmenistan'ı tanıtıcı bir broşürden anlıyoruz ki orada da hem Ramazan Bayramı hem de Şeker Bayramı kullanımı var

Türkmenistan'da da var olması Şeker Bayramı ifadesnin çok eski/köklü olduğunu gösteriyor

Kültürel coğrafyamzda 2 kullanım da var ve yaygın
seakinglibrary.com/uploads/2/5/0/…
+Encyclopedia Britannica'nın 1911'de basılan 11. Edisyon'undan "Bairam" maddesinin görüntüsü ektedir
Kaynak

16 Şubat 2019 Cumartesi

Fatih Sultan Mehmed ve İtalya

İstanbul’un Fethi, sadece bir çağı kapatıp yeni bir çağ açmakla kalmadı. Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti “Konstantinopolis”, Osmanlıların taht şehri yapıldı ve Sultan II. Mehmed, “Fatih” olarak “dünyada tek devlet, tek hükümdar”  düşüncesiyle hareket etmeye başladı. Sonraki padişahlar tarafından da benimsenen bu ideal çerçevesinde yeni bir düzen, yeni bir siyaset, yeni bir bakış, devlet yönetimine hâkim olmaya başladı ve Osmanlılar imparatorluk olma sürecine girdi.  
Fatih Sultan Mehmed’in amacı, İslam ve Hıristiyan dünyası üzerinde mutlak hâkimiyet kurmaktı. Bunun için hem “gaza ve ila-yı kelimetullah” davasını üstleniyor hem de Bizans’ın fatihi sıfatıyla Doğu ve Batı Roma toprakları üzerinde tarihi hak iddia ediyordu. Çünkü Fatih, bir imparatorluk inşa etmekteydi ve kendi döneminde Eski Yunan ve Roma kültürünü onun kadar iyi bilen bir hükümdar yoktu. Nitekim döneminin yazarları, Kritovulos ve Kemalpaşazade onu: “Roma İmparatoru”, “Roma Kayzeri” olarak anmaktaydı. Tarih ve coğrafyaya olan merakıyla Helen kaynaklarını okuyup tetkik ediyor, başkentine eski Yunan heykellerini getirtiyor, Yunan-Roma Tarihi hakkında İtalyan ve Rum müşavirlerinden bilgi ediniyordu.
Fatih Sultan Mehmet, Tarihi Roma İmparatorluğu toprakları üzerindeki hak iddiasını gerçekleştirebilmek için önce Bizans’ın (Doğu Roma’nın) bakiyelerini teker teker idaresi altına almaya başladı. Başarısız olan Belgrad Kuşatması hariç tutulursa, İstanbul, Akdeniz Adaları, Sırbistan, Kırım, Arnavutluk, Eflak-Boğdan, Bosna, Mora, Karadeniz, Trabzon Rum İmparatorluğu ve Adriyatik’te Osmanlı hâkimiyetini tesis etti. Fakat “Konstantinopolis” yani İstanbul’dan sonra en büyük hedefi İtalya-Roma idi. Bu hedefe giden yolda önemli bir mevkii ancak ölümünden bir yıl önce ele geçirilebilecekti.
Gedik Ahmed Paşa, Ortanto’dan ayrıldıktan sonra artık buraya yeni kuvvetler gönderilemeyeceğini anlayan Kalibria Dukası, şehri, Napoli ve İspanya donanmasıyla muhasaraya başladı. Osmanlı kuvvetleri takviye edilemeyince 10 Eylül 1481’de Otranto’yu teslim etmek zorunda kaldı. Böylece Fatih Sultan Mehmed’in İtalya seferi sonuçsuz kalmış olsa da o zaman Hıristiyan-Batı dünyasında uyandırmış olduğu korku ve heyecan günümüze kadar etkisini sürdürdü. İtalya çizmesinin altında, Puglia eyaletinde o zamanki Napoli Krallığı’na ait “Otranto şehri” Fatih’in emriyle Gedik Ahmed Paşa tarafından fethedildi. Yaklaşık 100 parça gemiden oluşan Osmanlı donanması, 28 Temmuz 1480’de Otranto limanına girdi ve 18-20 bin civarındaki Osmanlı kuvvetleri karaya çıkarak, on dört gün süren bir kuşatmanın ardından 11 Ağustos 1480 tarihinde şehri zapt etti. Otranto’yu bir üs haline getirmek isteyen Gedik Ahmed Paşa tahkimata başladı. Ancak, 1481’in Mayıs ayında Fatih Sultan Mehmed’in ölümü üzerine başlayan saltanat buhranı nedeniyle II. Bayezid tarafından İstanbul’a çağrıldı. O da bunun üzerine yerine Hayrettin Paşa’yı bir miktar muhafızla Otranto’da bırakarak geri döndü.

Otranto’nun Gedik Ahmed Paşa tarafından zapt edilişi ve Osmanlı ordularının 13 ay boyunca İtalya kıyılarında kalışı Avrupa’da yeni barbarlık efsanelerinin doğmasına sebep oldu. Farazi olarak ortaya atılan iddialar Hıristiyanları birleştirmek için yapılan bir propagandadan ibaretti. Bazı Batı tarihlerine göre Osmanlılar, daha önce fethettiği hiçbir yerde yapmadığı kadar sebepsiz şiddet uyguladı. Önce katedrale sığınan halk testerelerle ikiye bölünerek öldürüldü. Sonra da kalan 800 kişi Minerva Tepesi’ne ötürülerek din değiştirmezlerse öldürülmekle tehdit edildi. Rivayete göre aralarından “Antonio Primaldo” adlı bir terzi teklifi kesinlikle reddedince Türkler de o 800 masumu kılıçtan geçirdi. Hatta ilk öldürülen Antonio başsız bedeniyle infazın sonuna kadar ayakta kalmış, askerlerin tüm çabalarına rağmen yıkılmamıştı. Üstelik bu sahneye şahit olan Türk askerlerinden birinin dayanamayarak Hıristiyan olduğu anlatıla geldi. Otranto’nun o dönemde en fazla 8 bin olan nüfusundan 12 bin kişinin öldürüldüğü, 5 bin kişinin esir edildiği yazıldı.

 Bugün, kafatasları ve kemikleri, Otranto Katedrali’ndeki bir camekânda sergilenen bu efsanevi Hıristiyan ölüleri, 533 yıl sonra, 12 Mayıs 2013 tarihinde hatırlandı. Şubat ayında görevinden istifa eden 16. Benediktus’ un bu yöndeki kararnamesini imzalayan Arjantinli yeni Papa I.Francesco, Vatikan’ın ünlü Aziz Petrus meydanında düzenlenen ve on binlerce inananın katıldığı “azizlik” töreniyle, 1480 yılında İtalya’nın güneyinde Osmanlı’ya karşı savaşan 800 Hıristiyan’ı aziz ilan etti. Törende konuşan Papa, “Biz, bugün Otranto ölülerine hürmet ederken, dünyanın pek çok yerinde bugünlerde halen şiddete maruz kalan pek çok Hıristiyan’a Tanrı’nın, cesaret, sadakat ve kötülüklere iyilikle cevap vermesini diliyoruz” dedi. Otranto’nun bulunduğu Puglia Bölgesi’nden olan Kardinal Angelo Amato’nun, 800 Otrantolu’nun, İtalya’yı, Katolik ve Hıristiyan kimliğini koruduğunu belirten ifadeleri de basına yansıdı.
Kaynaklar:
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, c.II, Ankara
İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.I, İstanbul, 2011.
Feridun M. Emecan, Osmanlı Klasik Çağında Siyaset, İstanbul, 2009.
İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, İstanbul,  2007.
V.L., Mirmiroğlu, Fatih’in Donanması ve Deniz Savaşları, İstanbul, 1946.
https://www.dunyabulteni.net/tarih-dosyasi/13-ay-osmanli-hakimiyetinde-kalan-italyan-sehri-otranto-h270635.html

12 Şubat 2019 Salı

Leonardo da Vinci‘nin II.Bayezid’e Yazdığı Mektup

Dünya’nın en eşsiz tablosu “Mona Lisa”yı insanlığa hediye eden Leonardo da Vinci, Rönesans döneminin ünlü sanatçılarından biri olmasının yanı sıra, son derece başarılı bir mimar ve çılgın bir mühendis. Muazzam hayal gücü ile beraber detaylı çizimler yaparak en aykırı fikirleri mümkün kılmasıyla tanınıyor. Örneğin; insanların da balıklar gibi suyun altında yaşayabileceği tezini savunmuş ve tarihte bilinen ilk denizaltı projelerini çizmiştir. Bu da yetmezmiş gibi, kuşların kanat yapısını inceleyerek insanların uçabilmesi için gerekli olan otomatlar hazırlamıştır. İcatları arasında; ateşli silahlar, tek kişinin kullanabileceği yaylar, farklı köprü tasarımları, paraşüt, mekanik kanatlar ve zırhlı araçlar gibi pek çok mühendislik harikası var. Çoğu keşfinin günümüz savunma sanayisinde yoğun bir şekilde kullanılıyor olması, Leonardo’nun savaş karşıtı bir sanatçı olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu konuda, işverenlerinin kendisinden istediği şeyleri hayata geçirdiğini söylemek daha doğru olacaktır.
 
15.yüzyıl Avrupa’sı sanat ve bilimle yoğrulurken, bu sırada Osmanlı Devleti’nin cihan padişahı Fatih Sultan Mehmet hayatını kaybedecek ve oğlu II. Bayezid 3 Mayıs 1481 tarihinde saltanatı devralacaktı. Kardeşi Cem Sultan’ın tahtta hak iddia etmesi nedeniyle zor zamanlar geçiren Bayezid, bu sebepten dış politikada yeterince etkin olamıyordu. Cem sırasıyla; Memlukler, Rodos Şövalyeleri, Fransa ve Papalığın eline geçince padişah da mecburen barışçıl bir siyaset izlemek zorunda kaldı. Tabiatı itibariyle yumuşak başlı bir insandı zaten. Babası Fatih gibi otoriter bir siyasi idare sağlamaktan uzaktı. Daha çok hayır hasenat işleri ile uğraşıyor, vaktinin çoğunu ibadet ederek geçiriyordu. Bunun yanı sıra hat sanatında oldukça yetenekli olan padişah, Uygur yazısını okuyabiliyor ve Adli mahlası ile de şiirler yazıyordu. Döneminde sorun yaratan; Boğdan Voyvodalığı, Venedikliler, Memlukler ve Macarlarla mücadele edip seferlere çıktı. Veba salgını ve 5 binden fazla insanın ölümüne neden olan 45 günlük deprem de onun saltanatı sırasında gerçekleşecekti.


1502’de yolcu ve eşya naklinin kolayca gerçekleştirilebilmesi için Haliç üzerinde bir köprü yaptırmaya karar verdi Sultan Bayezid. Etrafındaki devlet adamları ve uzmanların fikirlerini alıp önerilerini can kulağı ile dinledi. Soruyor, sorguluyor, ortaya sağlam bir iş çıkartılabilmesi adına son derece titiz davranıyordu. Padişah için büyük önem taşıyan ve ses getiren bu köprü projesi, çok geçmeden Leonardo da Vinci’nin de kulağına gitmişti. Bitmek tükenmek bilmeyen hayal gücü ile hemen işe koyulan Leonardo, Haliç ile beraber boğaza da bir köprü yapmak istiyordu. Bu nedenle hiç vakit kaybetmeden fikirlerini kağıda döküp, hemen gönderdi Sultan II. Bayezid’e. Günümüzde tercümesi Topkapı Sarayı arşivinde bulunan mektupta şunlar yazıyordu: “Ben kulunuz, efendimizin Galata’dan İstanbul’a bir köprü kurdurmak için teşebbüse geçtiklerini işittim. Lakin bu işe ehil bir kimse bulamadıklarını öğrendim. Bu işten anlayan kulunuz, arzularınızı gerçekleştirebilir. Köprü yüksek bir kemer üzerine kurulacaktır. Fakat bu kadar yüksek kemerli bir köprü üzerinden kimsenin geçmek cesaretini gösteremeyeceğini düşündüğüm için kenarlarını tahta parmaklıklarla örteceğim. Kemeri o kadar yüksek tasarlamamın sebebi, altından yelkenlilerin rahatça geçebilmeleri içindir. Efendimiz Hazretleri irade buyururlarsa, Anadolu sahiline kadar uzayacak, gerektiğinde açılır kapanır bir köprü dahi inşa edebilirim. Burada su daima hareket halinde olduğundan kenarların aşınmaması için bir çare düşündüm. Bununla su akıntısı dirsek ve kenarlara zarar vermeyecektir. İnşallah sultan hazretleri, bu aciz kulunun sözlerine inancını bağışlar da onu her zaman hizmetlerinde görmeyi arzular ve cevap vermek lütuflarını esirgemezler.”


Da Vinci’nin Haliç’e yapmayı planladığı köprünün çizimleri
Belgenin sonunda “Bu mektup temmuz ayının üçünde yazılmış ve yazılış tarihinden dört ay sonra ele geçmiştir” kaydı bulunmaktadır. Paris’te Institut de France kütüphanesinde bulunan Leonardo Kodeksi’nde sanatkârın el yazısını içeren bir köprü taslağının Galata ile İstanbul arasına yapılacak köprüye ait olduğu tahmin edilmektedir. Bu taslağın tarihi, kodekste 1502-1503 olarak gösterilmiş olduğundan mektubun da Osmanlı Sarayı’na bu tarihlerde gönderilmiş olduğu düşünülmektedir. Mektup, yazılış tarihinden 4 ay sonra ulaşır İstanbul’a ve ne yazık ki Leonardo’ya olumlu ya da olumsuz bir dönüş yapılmaz. Neden cevap verilmediği meselesi ile ilgili herhangi bir belge bulunmamasıyla beraber, yabancılar konusunda biraz tutucu olduğu bilinen Bayezid’in Leonardo’ya sıcak bakmadığı tahmin ediliyor. Zaten pek çok sorunla boğuşmak zorunda kalan padişah, çok arzulamasına rağmen köprü projesini gerçekleştirmeye muvaffak olamayacak ve Leonardo da Vinci’nin çizimleri 500 yıl aradan sonra, 2001 yılında değerlendirilerek Norveç’in Oslo şehrinde hayata geçirilecekti. Bu taslağa göre köprünün genişliği 25 metreden fazladır. Su seviyesinden yüksekliği 41 metreyi geçmekte, uzunluğu ise 350 metreyi bulmaktadır. Köprünün altında gemilerin geçmesine mahsus büyük bir kemer çizilmiştir. II. Beyazıt’ın arzusuna ve bazı girişimlere rağmen İstanbul ile Galata arasında bir köprü kurulamadı ve İstanbullular 1836 yılına kadar şehrin bu iki yakası arasında kayıkla gidip geldiler.



Kaynak: 1,2,