Türk Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2012 Çarşamba

İstiklal Mahkemesi, sanıkları asabilmek için yürürlüğe girmemiş kanuna sarılmış


Nobel Ödüllü romancı William Faulkner öyle demiş: "Biz tarihe doğru gitmeyiz, tarih dalgalar halinde üstümüze gelir ve bizi geleceğe doğru iter."

Türkiye'nin son yıllarda içine girdiği tarihe dönüş eğilimi, bu sözün ışığında yeniden düşünülmeli. Uzun bir süre tarihin önüne set çekilebileceği sanıldı, lakin sular artık barajın üstünden boşalmakta, bizi de beraberinde sürüklemekte.

Ne demek mi istiyorum? Şunu:

"Muhteşem Yüzyıl" dizisinin izlenme rekorları kırmasının ardından "Fetih 1453"ün tüm zamanların gişe rekorlarını alt üst etmiş olması, tarihin üstümüze doğru dört nala geldiğinin en somut göstergesi oldu. Ardından TRT, bu yarışa Kemal Tahir'in "Kurt Kanunu" romanını diziye uyarlayarak katıldı. İzmir Suikastı ve İttihatçıların temizlenmesi operasyonu çevresindeki olayları işleyen "Kurt Kanunu", kaçınılmaz olarak yakın tarihin kara deliklerinden birini daha tartışmaya açmış oldu. İyi de oldu.

"Kurt Kanunu" Kemal Tahir'in İttihatçı-Kemalist kapışmasının son raundunu ortaya sermesi bakımından olduğu gibi yakın tarihin önemli dönüm noktalarına ilişkin yalın ve keskin eleştirilerini de gündeme getirmesi bakımından cesurca kaleme alınmış bir eserdir. Romanın bazı cümlelerinin altını ısrarla çizmek gerekir. Mesela idam edilen Kara Kemal şöyle diyor romanda:

"Halifeyi İngilizler alıp gittiler de halifeliğini neden sürdürmediler?... Bu halifeliğin kaldırılması işi, görünürde, bizden çok Müslüman sömürgeleri olan büyük devletlerin işine gelse gerek... Halifelik sürüp çıkarılırken, Fener Patrikhanesi'nin İstanbul'da bırakılmasına akıl erdirmek zordur."

Nasıl? Geçen hafta "Hilafetin kaldırılmasını İngilizler mi istemişti?" başlığı altında yazdıklarımı üç cümlede özetleyiveriyor, değil mi? Kemal Tahir, içinden geçenleri Kara Kemal'e cesaretle söyletmeye devam eder:

"Hakkımızda karar çoktan verilmiş... Yani Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma, halifeliği ortadan kaldırma kararı... Ama ne olursa olsun, bir dünya imparatorluğu bizim (İttihatçıların) elimizde parçalandı. 400 milyon İslamlığın halifeliği kaldırıldı ortadan... Sorumlusu biziz. Suç ne kadar büyükse çekilecek cezanın da o kadar büyük olması gerekir... Bu anda, yüzüme vuran darağacı gölgesi, suikast suçlusu olduğumdan değildir Emincim... Büyük suçun gölgesidir bu..."

Kemal Tahir'in "büyük suç" dediği, Osmanlı'nın batırılması ve hilafetin kaldırılmasıdır ve Kara Kemal farkına varmadan buna hizmet ettiğinin vicdan azabını yaşamaktadır.

Bu kadar net... Ona göre İttihatçılar gerçekte bu suçun cezası olarak asılacaklardır!

Aynı suikast davasında asılan Ziya Hurşid'in ağabeyi Ahmet Faik Günday'ın geçen yıl Bengi Yayınları tarafından çıkarılan "İki Devir Bir İnsan" adlı hatıratı (Hazırlayan: Süleyman Beyoğlu) İzmit Suikastı davası hakkında ilginç açıklamalarda bulunur. Faik Bey aynı davada yargılanıp beraat etmiştir. Suikast davası hakkında şu ilginç açıklamaları yapıyor (sadeleştirdim):

İzmir Suikasti davası görülürken henüz yürürlüğe girmemiş olan yeni Ceza Kanunu'na göre asılanların fotoğrafları 16 Temmuz 1926 tarihli gazetelerin ilk sayfasını boydan boya kaplamıştı.

"Bu İstiklal Mahkemesi'nin hükümleri tamamen yasa dışıdır. Öncelikle yürürlükte bulunan eski Ceza Kanunu'na göre hüküm vermek mecburiyetinde olan mahkeme, henüz yürürlüğe girmeyen yeni Ceza Kanunu'na göre idam hükmü veremezdi. Yürürlükte olmayan Ceza Kanunu'nda idam hükmü olduğu için mahkeme ona göre hüküm vermiştir."

Faik Günday'ın kastettiği hukuksuzluk şudur:

İstiklal Mahkemesi, İzmir Suikastı davasında idam kararını verdiği tarihte, yani Temmuz 1926'da Şubat ayında kabul edilen yeni Ceza Kanunu henüz yürürlüğe girmiş değildi. Yürürlüğe girme tarihi, 4 Ekim 1926 olarak belirlenmiştir kanunda. Fakat mahkeme, bir hukuksuzluk şaheseri ortaya koymuş, yürürlükteki Ceza Kanunu'na göre idam hükmü veremeyeceği için henüz yürürlüğe girmemiş olan ve yürürlüğe girmesine daha 3 ay bulunan yeni Ceza Kanunu'na göre vermiştir idam hükümlerini. Böylece aynı yılın Şubat'ında İskilipli Atıf Hoca'yı kanundan 1,5 yıl önce yazdığı kitabından dolayı idam eden mahkeme, bu defa da yürürlüğe girmemiş bir kanuna dayanarak (!) adam asmakta bir sakınca görmemiştir!

Faik Günday, kardeşi dahil idam edilenlerin 'demokrasi şehitleri' olduğunu yazmakta ve bu hakikatin bir gün ortaya çıkacağını savunmaktadır.

Bu kadar da değil. Sonradan Muhasebat Umum Müdürlüğü de yapmış olan Selanik doğumlu İhsan Pırnar, hatıralarında İzmir Suikastı davasının arkasındaki gerçek niyeti ortaya koyar. Pırnar'a göre mahkeme sürecinde şu gariplikler yaşanmıştır:

1) Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa mahkeme süresince İzmir Çeşme'dedir. Başta İsmet Paşa olmak üzere hükümet üyeleri ve mahkeme başkanı ile sık sık görüşmekte, Ali Çetinkaya, ondan aldığı emre göre mahkemeyi yürütmektedir.

2) Mahkemenin konusu suikast iken, Terakkiperver Partisi'nin kurulması, muhalefetleri, vaktiyle Mustafa Kemal Paşa'nın isteği üzerine İttihatçıların Cavid Bey'in evinde toplanarak seçim beyannameleri hazırlamaları suikast tertibi olarak yorumlanmakta, amacın bütün rakiplerin yok edilmek istendiği anlaşılmaktadır.

Yargılamaları bizzat takip ettiğini söyleyen İhsan Pırnar'ın edindiği kanaat de önemlidir:

"Suikast tamamen ve yalnızca Ziya Hurşit tarafından tertip edilmiş, kandırdığı ve hırslandırdığı bir- iki serseri de bu teşebbüse katılmış; bu fırsattan istifade edilerek siyasî rakiplerin bertaraf edilmesine gidilmiş ve bu maksat da büyük ölçüde temin olunmuştur." (Baba Oğul Anıları 1, İzmir, 2010, s. 103.)

İhsan Pırnar'a göre,

"Bu olaydan sonra Mustafa Kemal Paşa artık hudutsuz bir kudret ve otorite kazanmıştır. Fiiliyatta o, milletin yegane temsilcisidir. Milli irade denen kudret, onun şahsında ve kullanımındadır... Bu şekilde Meclis, Mustafa Kemal Paşa'nın tayin ettiği memurlardan oluşan bir hal almıştır. Görevleri, hükümetin, daha doğrusu Mustafa Kemal Paşa'nın, bütün isteklerini yerine getirmekten ibarettir."

Son hükmü şudur: "Mustafa Kemal'in Milli Mücadele'deki hizmeti birinci derecededir. Yaptığı devrimler de övülmeye değer. Fakat Mücadele'de beraber çalıştığı... arkadaşlarını bertaraf ederek idare mekanizmasını adil usul ve sistemlerden uzaklaştırarak keyfî şekilde yürütmesinin, memlekete yaptığı büyük iyiliklere karşılık olarak zararları da olmuştur."

İzmir Suikastı davasının neye hizmet ettiğini ancak bir Selanikli bu kadar içeriden teşhis edebilirdi!

Mustafa Armağan
(Zaman, 11.03.2012)

26 Şubat 2012 Pazar

Teşkilat-ı Mahsusa var mıydı?


İttihat ve Terakki içinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurulduğu, doğru dürüst belgesi bile ortaya konamayan bir faraziyedir.

Murat Bardakçı 12 Şubat tarihli makalesinde MİT’in atası denen Teşkilat-ı Mahsusa’nın kuruluş tarihinin de gerçek anlamda bir devlet veya parti istihbarat teşkilatı olarak var olduğunun da tartışılabileceğini ileri sürdü. Burun kıvıranlar varsa, peşinen söyleyeyim ki ben de o kanaatteyim. Hiç şüphesiz ki Osmanlı devleti de daha evvelki İslam imparatorlukları da içte ve dışta istihbarat, gizli inceleme faaliyetlerini örgütlemiş, bunu bilhassa tüccar grupları ve posta hizmetleri aracılığıyla da başarmışlardır. II. Abdülhamid’in geniş jurnal faaliyeti bağımsız bir istihbarat teşkilatından değil, saray Mabeyn dairesinden ve Zaptiye Nezareti’nden geçerdi. Dış istihbarat ve ecnebi gazeteleri satın alma işini de sefarethaneler yürütürdü.

II. Abdülhamid istihbaratımızı olduğundan daha iyi gösterdi
İttihat ve Terakki iktidarının en sert yıllarında kullandığı silahşörleri doğrudan doğruya Talat ve Enver Paşa yönetirdi. 1913 yılında İttihat ve Terakki partisi içinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurulduğu, doğru dürüst belgesi bile ortaya konamayan bir faraziyedir. 1913 yılı kasım ayında Enver Paşa’nın kurduğu Umur-u Şarkiye Dairesi Doğu İşleri Bürosu, Süleyman Askeriey başkanlığında resmi bir kuruluştu. Bu, harpte başarısız bir savunma yüzünden intihar edecek kadar fedakar asker gibileri hiç şüphesiz ki hem İttihat ve Terakki saflarında hem de orduda vardı.

İstihbarat teşkilatı ise başka bir şeydir. Gerçi uzak Asya bölgelerinde dahi Rusya, Britanya, Hollanda ve Fransa gibi devletleri ürküten bir istihbarat faaliyeti vardı ve II. Abdülhamid Han bu gibi görevlileri ve faaliyetlerini olduğundan daha abartılı göstermeyi başarmıştır. Azmi Özcan dostumuzun da eserlerinde belirttiği gibi çoğu zaman Cava’daki Hollanda idaresi, Hint’te Britanya ve bilhassa Kafkasya’da Rusya sık sık bir alay konsolosumuzu bu gibi faaliyetleri yönelttikleri gerekçesiyle ‘Persona non grata’ ilan ederek dışarı yollamışlardı.

Türkiye devletinin istihbarat teşkilatı şahsi başarıların dışında bir anane, bir eğitim olarak ne derecede sivrilebilmiştir, bunu tartışmak bizim bilgimizin dışına çıkar. Ama son krizde bu istihbarat faaliyetlerini toplumun tarihi ananesi içine oturtamadığımızı gösteren bazı noksanlar var gibi. Zaman ve olaylar zaruri bir olgunlaşmayı getirecektir. Çünkü istihbarat hizmetleri bilhassa bu bölgede devletler için hava ve su gibi vazgeçilmez bir gerçektir. Bence tarihçilerin açılmayan Cumhuriyet dönemi ve yakın tarih arşivlerinin düzenlenmesi ve açılması için talepte bulunmaları gerekir. Sonra araştırmaların yapılması söz konusu olmalıdır. Nihayet bütün örgütler gibi bu örgütlerin de iyi tanınması ve adli makamlarla olan ilişkilerin sağlam hukuki esaslar üzerinde düzenlenmesi kaçınılmazdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 26.02.2012)

Türk karşıtı Avrupa’nın papası


Bu yıl Avrupa biraz gecikmeyle Papa XI. Innocente’nin 400’üncü doğum yılını kutluyor. Esas doğum günü 1611 yılının 16 Mayıs’ıdır. Milano büyük dükalığının içindeki Como’da doğmuştur. Avrupa hâlâ bu ismi saygıyla anar. Azizlik rütbesi olmasa da Vatikan’ın ölümünden çok sonra 1956’da kendisini ‘beatitud’ (ebedi ahret saadeti) rütbesiyle donattığı, yani tıpkı Polonyalı II. Jean Paul gibi yarı aziz olarak kutsadığı papalardandır.

Laiklik lafları bol bol edilse de, kiliseler eskisine göre boş kalsa da Avrupa’nın kimliği Hıristiyandır ve bu kimliğin merkezindeki portrelerin başında XI. Innocente gelir. Bugünün AB’si büyük toplantıları, önemli protokol imza törenlerini onun devasa sanat eseri heykelinin altında yapar.

1683 yılında Osmanlı orduları Viyana’yı kuşattığında birleşmesi hayal bile edilemeyecek Avrupa devletleri onun diplomasisi ile bir araya gelmişlerdi. Papa iyi bir diplomattı, bu vasfıyla Vatikan’a yakışıyordu. Ama daha çok iyi bir hukukçuydu, öyle yetişmişti ve bir banker ailenin banker oğluydu. Kiliseye kapandığı andan itibaren Rönesans papalarının aksine mutedil, mümkün mertebe az lüks, dindar bir hayat sürmüştür. Denebilir ki çağdaş bir papanın yaşam ve tutumunun ana hatlarını o oluşturmuştur.

Ulusların ve laik hayatın doğmaya başladığı barok Avrupa XI. Innocente’yi çok gölgeledi. XIV. Louis’nin Fransa’da kilisenin üstündeki tahakkümüne ve regalia (krallık) haklarına karşı taviz vermek istemiyordu ama ‘Güneş Kral’ onu dinlemedi bile. Papa bu gerilemesine rağmen XIV. Louis, Polonya kralı III. Jan Sobieski ve Alman imparatoru, Avusturya arşidükü I. Leopold arasında ittifak teşkil etmekte şaşılacak derecede başarılı oldu. Bu ittifak genişledi; herkese düşman kuvvetlerden Rusya ve Venedik dahi ittifaka girdi.

Akraba kayırmaya şiddetle karşıydı
Ama 1699 Karlofça Antlaşması sırasında Osmanlı’ya karşı kurulan mukaddes Liga devletleri yanında bir devlet daha vardı: İran. Osmanlı İmparatorluğu’nun ise tek müttefiki İsveç’ti. Demek ki dünya değişiyordu; değiştiren sadece Papa XI. Innocente değildi. O bu değişikliğe kısmen uymayı bilmiştir.

Papa Barok devrin ruhani lideriydi. Entelektüeldi, kilisenin yönetiminde nepotizme yani ahbap-akraba kayırıcılığına şiddetle karşı durmuştu. Avrupa hükümdarlarının milli haklarına karşı çıkarken çok başarısızdı, anlayışsızdı ama Avrupalıları kendi dışlarındaki Türklere karşı birleştirmekte çok etkiliydi.

Papa, Viyana kuşatmasındaki Türk ricatından sonra 1686’da Buda’nın da düşüşünü de gördü. Ama Türk imparatorluğu 16 sene savaşmakta direnç gösterince nihai zaferi göremedi. 1699 Karlofça Antlaşması’nda Hıristiyan ve Müslüman dünya, Roma hukukunun ilkeleri etrafında diplomasilerini yürüttü. Avrupa birbiriyle didişmeye ve Fransa’nın yaptığı gibi kısmen Türklerle ittifaka devam etti.

Bugünlerde Roma’da benim de katıldığım XI. Innocente sempozyumunda gözlemlediğim husus; Avrupa düşüncesinin iyi bir tarihçi tekniğe sahip olsa da eski dünya görüşünden çok uzaklaştığını görmek mümkün değildir. Tarih mi hayatı öğretiyor yoksa gelişen hayatı göremeyenler mi kendilerine göre tarihe sığınıyor, değerlendirmesi zor.

İlber Ortaylı
(Milliyet. 26.02.2012)

21 Kasım 2011 Pazartesi

Selahaddin Eyyubi hem Kürt, hem Arap, hem de Türktü!

Başbakan Erdoğan grup toplantısında Selahaddin Eyyubi’nin “gerçek torunları”nın teröre karşı tavır aldıklarını söyledi.

Bunun üzerine “Selahaddin Eyyubi’nin gerçek torunları” vurgusuyla yalnızca Kürtleri mi yoksa genel olarak bu topraklarda yaşayanları mı kastettiği noktasında kafalar karıştı. Öte yandan da “Selahaddin Eyyubî Kürt müydü?” sorusu yayından çıkan bir ok gibi ak sayfalara düşmüş oldu.

Ben Türkiye’de etnik kökenleri tartışmanın anlamsızlığına inanan biriyim. Zira ailemizin bir kolu Şam’dan, öbür kolu Amasya’dan, diğeri Hilvan’dan vs. gelip Urfa’da buluşmuşlar. Çok sonraları annemin dilindeki birçok kelimenin Dede Korkut Kitabı’nda geçtiğini öğrenmek şaşırtıcı olmuştu benim için. Kürt mü, Arap mı, Türk mü? olduğum, sıcak suyla soğuk suyun bir kovaya döküldükten sonra ayrıştırılamaması gibi neredeyse tespiti imkânsız bir bilmecedir.

Elbette Kürtlerin dünya ve İslam tarihinin en büyük şahsiyetlerinden birine sahip çıkması önemli. Ama bu, onu bir ırka indirgeme yanlışına dönüşmemeli. O İslamın, hatta insanlığın ortak değeridir. Unutmayalım ki, Fransızlar bile Fransız bir anne uydurarak onu sahiplenmek istemişlerdi. Demek ki, paylaşılamayan bir güzelliğin odağındadır Selahaddin Eyyubi.

Kürtler onun Kürt, Araplar Arap, Türkler de Türk olduğunu iddia ederler. Bu bir kavga sebebi olmamalı. Bir evrensel değeri sahiplenme uğrunda girişilen rekabetin güzelliğini yakalamalıyız onun şahsında.

Selahaddin Eyyubi Kafkasyalı mı?
Selahaddin Eyyubi’nin Kürt olduğunu iddia eden 4-5 Arapça kaynak var elimizde. Üstelik İbn Hallikan gibi bir asır sonra onun soyağacını araştırmış bir tarihçi de çıkmış ki bu bakımdan şanslı sayılırız. İbn Hallikan şöyle diyor:

“Tarihçiler Selahaddin Eyyubi’nin babası ve ailesinin Azerbaycan’ın en ucunda bulunan Duvin şehrinden olduğunda anlaşmışlardır. Burası Gürcüler ülkesinde ve Arran yolundadır. Onlar Kürttü ve Ravâdiye aşiretine mensuplardı ki, bunlar büyük Hezbaniye aşiretinin bir koludur. Babası Duvin’de doğmuştur. Dedesi Şâdi, Şirkûh ve Necmeddin Eyyub adlı oğullarıyla birlikte önce Bağdat’a, sonra da Tikrit’e yerleşmiş. Dedesi Tikrit’te ölmüş ve adına bir türbe yapılmıştır. Onların soyağacını dikkatlice inceledimse de, Şâdi’den daha geriye gidemedim.” (Minorsky’nin “Prehistory of Saladin” adlı incelemesinden, s. 125)

İbn Hallikan’ın dediklerinden çıkan sonuçlar: 1) Selahaddin Eyyubi’nin kökeninin Kafkasya’da Müslümanların kilit noktalarından biri olan Duvin yakınlarında Azanakan köyü olduğu, 2) Kürt oldukları, 3) Hezbanilerin bir kolu olan Revâdi aşiretine mensup olduklarıdır.

Aynı şekilde Kürt tarihçi Şerefeddin’in “Şerefnamesi” de, İbnu’l-Esir gibi tarihçiler de onun “Duvinli Revanda (Revadi) Kürtleri”ne mensup olduğunu yazarlar. Ancak Minorsky’nin dikkatimizi çektiği bir nokta önemlidir:

Kafkasya, Revâdi aşiretinin asıl vatanı değildi. Hezbani Kürtlerinin Aras vadisine, 10. yüzyıldan önce dalgalar halinde yerleştikleri bilindiğine göre buraya muhtemelen Erbil taraflarından gelmişlerdi, zira Hezbani kelimesinin Erbil’le kadim bir bağlantısı mevcut.

Minorsky’nin bu kısa analizinden Eyyubi ailesinin asıl vatanının Azerbaycan olmadığını anlıyoruz. Öyleyse nereden gelmişlerdi oraya? Erbil’den mi?

Selahaddin Eyyubi üzerine dünyadaki en muteber uzmanlardan birisi, Türkiye’de yaşıyor. Tarihçi camiası dışında neredeyse meçhul kalan bu mütevazı isim, Prof. Ramazan Şeşen’dir. Selahaddin Eyyubi üzerine yazdığı iki muhteşem kitabında onun etnik kökeni konusuna ışık tutan bir araştırmaya girişen Şeşen, bize diğer tarihçilerin dikkatini çekmeyen bir pencere açıyor.

Buna göre Selahaddin Eyyubi muazzam bir şöhrete sahip olarak öldükten sonra hakkında çeşitli şecereler uydurulmuştur. Hatta kimisi Kureyş’e, kimisi de Emevilere kadar çıkarmıştır soy zincirini.

Yemen’den Azerbaycan’a
Ancak tarihçi Yakubî’nin bir kaydına göre Revadî Kürtleri, Revvâd b. El-Musanna el-Ezdî’den gelir ve bu şahıs da 758 yılında Basra’dan Azerbaycan’a yerleştirilen Yemen Araplarındandır. Selahaddin Eyyubi’nin aşireti Revâdiler önce Tebriz civarına yerleştirilmiş, kuvvetlendikten sonra Tebriz şehrinin yönetimini ele geçirmişler ve 10. yüzyılda o bölgede yaşayan Hezbanî Kürtleriyle karışarak zamanla kendilerini “Kürt” saymışlardır. Dolayısıyla Selahaddin Eyyubi’nin uzak ataları Araptır ve zamanla Kürtleşmişlerdir.

Şimdi Eyyubilerin Türk ayağına geliyoruz. Selahaddin’in abisinin ismi Turanşah, bize ailenin Türklerle de karışmış olduğunu gösteren ufak bir misal sunar. Küçük kardeşlerinden birinin ismi Tuğtekin, öbürününkü Böri’dir (Türkçe “kurt” anlamında). Üç kardeşinin Türkçe isimler taşıması bir tesadüf olabilir mi? Ancak dayısının isminde geçen “Tüküş” (Türkçe “tokuş” kelimesi Arapçada böyle yazılır) kelimesinden ve ailenin bildiğimiz kadınlarının Türkçe isimler taşımalarından yola çıkarak “anne tarafı Türk olmalıdır” hükmüne varan Prof. Şeşen, eniştelerinden Muzafferüddin Gökböri’nin de Türk olduğunu ekliyor sözlerine. (Dr. Rıza Nur ise “Türk Tarihi”nde Selahaddin Eyyubi’nin ölmeden önce devletin topraklarını çocukları arasında bölüştürmesinin bir Türk devlet teamülü (“ülüş”) olduğundan hareket ederek bunu onun Türklüğüne delil gösterir.)

Ramazan Şeşen hocanın şu sözleri çok anlamlı:
“Ayrıca Kürt ırkı Türklerin Suriye, Mısır, Anadolu ve diğer Ortadoğu ülkelerindeki hakimiyetlerinin tesisinde daima Türklerle beraber hareket etmiştir. Şah İsmail ve İran’da bulunan birçok Türk şii olup İranlılığa hizmet ettikleri halde, Doğu Anadolu’daki Kürtler Osmanlılara sadık kalarak, birçok Türk kabilelerinin aksine, Türklüğe hizmet etmişlerdir.”

Dolayısıyla Selahaddin Eyyubi melez bir aileden gelir ve bu melezliği de hem Türkiye Müslümanları, hem dünya Müslümanları açısından mutlak bir avantajdır. Uzak ataları Araptır, evet, bunlar zamanla Kürtleşmiş ve kendilerini Kürt saymaya başlamışlardır. Lakin bünyesinde çalıştıkları ve sonunda devraldıkları Nureddin Zengi’nin devletindeki Türklerle etkileşime girip zamanla Türkleşmeler de olmuştur. Zira Zengi, Eyyubi ve Memluk devletlerinde devlet ve ordu teşkilatı Türklerin, bürokrasi ise Arapların elindeydi. Ayrıca ordularında hatırı sayılır oranda Kürt askeri de bulunuyordu.

Sonuçta bence Selahaddin Eyyubi hem Arap, hem Kürt, hem de Türktü. Bu yapay ve bizi bölecek tanımlardan da kurtulalım derim. İslam dünyasının temel problemini politik ahlaksızlaşma olarak gören ve buna isyan eden Selahaddin Eyyubi, İslam dünyasını tek bir bayrak altında birleştirme davasına kendini adamış biriydi. Gibb’in deyişiyle, İslamı siyasi cesaretsizlik batağından çıkararak ahlakî bir ideal etrafında yeniden kenetlenmenin yolunu açmıştı. Bugün onun aziz hatırası niye aynı işi göremesin?

Mustafa Armağan
(Zaman, 06.11.2011)

18 Ekim 2011 Salı

Türkiye’nin anayasaları nasıl hazırlandı?


(Tanzimat Fermânı'nın asıl örneği.)


Başbakan Erdoğan’a göre yeni anayasa bir yıldan kısa sürede tamamlanmalı diyor, muhalefet karşı çıkıyor. Uzayabilir tabii ama Türkiye iki-üç aydan bile daha kısa sürelerde anayasalar hazırlamıştır.

Saro Dadyan’ın ilginç makalelerinin derlemesi olan son kitabında (“Osmanlı’nın Gayrimüslim Tarihinden Notlar”, Yeditepe Yayınevi) 1863 tarihinde Ermeni milletine verilen Millet Nizamnamesi bir anayasa olarak niteleniyor. Aynı şeyi ondan evvel merhum Bülent Tanör yapmıştı; bunu imparatorluğun anayasasından evvel çıkarılan bir ilk anayasa olarak değerlendiriyorlar. Kuşkusuz Ermeni milletinin nizamnamesi geniş Ermeni- Ortodoks cemaatinin idaresinde sadece ruhanilerin değil, kuvvetlenmeye başlayan zengin Ermenilerin ve yüksek bürokrasinin üyeleri olan amira sınıfının da rol almasını düzenler. Bu iç nizamnameyi Ermeni milleti için esas teşkilat diye nitelendirebiliriz ama anayasa olmaktan uzaktır.

Her halukârda temel anayasal hakları birbiri ardından bahşeden, bu konuda çağına göre Müslüman ve gayrimüslimler arasında esaslı bir eşit statü getiren 1856 Islahat Fermanı ile daha evvelki 3 Kasım 1839 tarihli Tanzimat Fermanı’nı anayasal belgeler olarak saymalıyız. Bu ikisinin hazırlanışı öyle uzun boylu tartışmaların ve kalabalık heyetlerin katılımıyla olmadı. Tanzimat bürokratlarının becerilerini ve ihata (geniş bilgi ve anlama) kabiliyetlerini gösteren iki belgedir.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan anayasanın bir yıldan çok daha az zamanda tamamlanması gerektiğini söylüyor, muhalefet ise bir yılın kısa bir süre olduğu kanısında. Sayımlı suyumlu, ara anlaşmalı, bütün layihaları dikkate alan bir çalışmanın uzayacağı ve uzatılabileceğine şüphe yoktur. Bildiğimiz kadarıyla şimdiden küçük risale boyunda anayasa tasarılarını kaleme alanların sayısı hayli yüksektir. Barolar Birliği’nin hazırladığı bir anayasa taslağı görmedim ama başkanlık sistemine karşı bir risaleleri şu anda elden ele dolaşmaya başladı. Türkiye iki-üç ayda değil, çok daha kısa zamanda nice anayasalar hazırlamış bir ülkedir. Hatta anayasa hazırlamayı bir fikri ve entelektüel ibadet haline getirenler vardı; merhum Coşkun Kırca’nın portföyünde her zaman birkaç anayasa modeli olduğu söylenir. Elhak bunları sarih Türkçesi ve güçlü hukuk mantığı ile en iyi biçimde kaleme alacak bir devlet ve hukuk adamıydı.

Mithat Paşa ile Cevdet Paşa’nın büyük kavgası
1293 yani 1876 Kanun-u Esasi’si de çok kısa zamanda genişçe bir heyet tarafından kaleme alındı. Cevdet Paşa ve Mithat Paşa kuruldaydılar, ikisinin birbirleriyle münakaşası galiz ölçülere varmıştır. Mithat Paşa “Hoca sen Fransızca bilmezsin, o ibare öyle anlaşılmaz” gibisinden bir söz sarf edince, Cevdet Paşa da “Senin bildiğin Fransızcayı dükkân çırakları da bilir, hukuktan ise anlamazsın” demeye getirmiştir. Gerçekte Mithat Paşa’nın verdiği anayasa layihasının anayasa ile alakası olmadığını Tarık Zafer Tunaya hoca gibi onun tarihi kişiliğine hayran bir hoca bile söylerdi, arşivdeki notlarını okumuştu. Cevdet Paşa’nın ideali ise kâğıt üzerindeki anayasadan çok İngiltere gibi anayasal sisteme ruha ve ananeye sahip bir hukuki toplumsal düzendi. Cevdet Paşa bu ana komisyonun bir iş çıkaracağına besbelli inanmıyordu. Mithat Paşa ise “Anayasa bir an evvel çıksın da ne olursa olsun” telaşındaydı; bu yüzden çıkan anayasanın anayasa ile ilgisi yoktur. Teminat altına alınmayan şahsi hürriyet ve korunma haklarının ilk kurbanı da kendisi oldu, meclis toplanmadan sürüldü. Bu sürgün, ilan edilen Teşkilat-ı Esasiye’ye yani anayasaya mugayir değildi.

Osmanlı, Macar Kontu Seçenyi Paşa’yı itfaiye komutanı tayin ederken dahi bir itfaiye nizamnamesi hazırlamış, bunun için Avrupa’da ne kadar itfaiye nizamnamesi ve teknik şartnamesi varsa çevirip okumuşlardır. Rusya bürokrasisinin ve Osmanlı bürokrasisinin müşterek bir âdetiydi; en hafif bir nizamnameyi yazarken dahi önlerine küçük Alman devletleri dahil bir alay nizamname koyarlardı. Ortaya çıkan hukuki metinler hiç de fena değildi. Ruslar ilave olarak bir de kurumun tarihini yazarlardı. Okunması keyif veren eserlerdir.

1876 Anayasası için esbab-ı mucibe yani gerekçe layihaları çok ayrıntılı tutulmadı. Onun için bizim hukuk tarihçileri “Belçika anayasasına göre hazırlanmıştır-Hayır efendim, Prusya anayasası modeline göre hazırlanmıştır” diye tartışırlar. Modelin ne olduğu o çağın anayasalarının her birini okudukça daha çok tartışma konusu olacaktır. Ama büyük devletler Tersane Konferansı’nda toplanıyordu, baskılara karşı bir an evvel anayasanın ilanı gerekliydi. Öyle de oldu.

1961 Anayasası dayatma ile geçmiş değildir
1908’de meşrutiyetin ilanı yani anayasanın yürürlüğe girmesi söz konusuydu; mevcut anayasa ile meşrutiyetin yürütülmesinin güçlüğü ortaya çıkmıştır. Bu nedenle anayasada önemli bir tadilata geçildi, kabine bağımsız oldu. Meclise karşı sorumluluk kondu. Fakat yargı denetimi gibi bir şey henüz dünyanın birçok yerinde olduğu gibi burada da söz konusu değildi.

Yeni Türkiye’nin 1921 ve ardından 1924 anayasaları hukukçu otoritelerin fazla muhalefetle karşılaşmadan hazırladığı metinlerdir. 1961 Anayasası ise 27 Mayıs hareketinin yapısına uygundu. Demokrat Partililerden başka herkes kurucu meclisteydi ve Demokrat Parti’nin yan kuruluşları olmadığı için o görüşün anayasa hazırlanırken temsili de söz konusu olmamıştır. Fakat 1961 Anayasası her şeye rağmen tartışmasız ve dayatma ile geçmiş değildir. Bizzat anayasayı hazırlayan komisyon iki kere değişti. İkinci komisyon Siyasal Bilgiler Fakültesi ağırlıktır. Gönüllü hazırlığa giriştiler ve kendilerini kabul ettirdiler. Çünkü üyeler arasında uyum vardı.

Geçmişte 1950’lerin sonunda Kilyos’ta bir hafta süren sayfiye toplantısında Ankara Siyasal Bilgiler ile Hukuk fakülteleri, İstanbul Hukuk Fakültesi mensupları ve diğer hukukçuların katılımıyla yapılan seminerlerde bir ön hazırlık söz konusuydu. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Fakülte Kurulu salonu çok canlı ve kalabalık bir taslak tartışmasına sahne oluyordu. Değerli hocamız Tahsin Bekir Balta’nın, 1924 Anayasası’nın bazı değişikliklerle muhafazası teklifini sadece dinleyip fazla itibar etmediler. Bu bir talihsizliktir ama 1961 Anayasası görüş birliğinin hâkim olduğu, geniş bir grubun uzunca tartıştığı ve kurucu meclise hâkim olarak yön verdiği bir yasama faaliyetidir.

Aynı şeyi taklit etmek isteyen 1980’nin askeri yönetimi danışma meclisinde böyle geniş bir tartışma ortamı hazırlayamadı. Mecliste ve asıl önemlisi komisyonda muhalefet, hâtta zıt görüş çok tipik değildi. Bazı üyelerin bazı çıkışlarıyla sınırlı kaldı. 1982 Anayasası’nın oluşumunda en göze çarpan niteliklerden biri budur. Tartışmanın uzaması ve uzatılması işi çıkmaza sokabilir ama aksiyle ortaya çıkan bir metnin de fazla yaşama şansı olamayacağı açıktır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 09.10.2011)

6 Mayıs 2011 Cuma

Evliya Çelebi'nin kaleminden: İstanbul Boğazı nasıl açıldı?

“İstanbul Boğazı, daha meşhur ismiyle Boğaziçi nasıl oluştu?” Bu soru yüzyıllardır bilim dünyasını meşgul etmiştir. Günümüzde uzmanlar, İstanbul Boğazı açılmadan önce Karadeniz’in küçük bir tatlı su gölü olduğunu belirtmektedirler. Ama İstanbul Boğazı’nın insan gücüyle mi yoksa kendiliğinden mi oluştuğu sorusuna henüz bir cevap verilememiştir. İnsan gücüyle açılan Süveyş Kanalı ve Panama Kanalı, uzun mesafeleri kısaltmıştır; ancak İstanbul ve Cebelitarık boğazının açılması daha eski çağlarda olduğundan bunlar hakkında arkeolojik çalışmalar yapılmaktadır.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde, İstanbul Boğazı’nı ve Cebelitarık Boğazı’nı İskender-i Zülkarneyn ve onun ordusunda bulunan Hızır Aleyhisselam’ın açtırdıkları anlatılmaktadır. Ayrıca, Üsküdar ile Sarayburnu arasında çok mamur bir şehrin olduğu ve bu şehrin İstanbul Boğazı’nın patlamasıyla sular altında kaldığı da aktarılır. Evliya Çelebi, İstanbul ve Cebelitarık boğazlarının açılışını şu şekilde anlatmaktadır:

“Allahü Teâlâ, yeryüzünü bu­günkü şekline koymak için İskender-i Zülkarneyn'i yarattı. Zira “Cenâb-ı Al­lah bir şey murad ederse, sebebini hazır eder.” âyeti üzere, Âdem (a.s.)'ın dünyaya gelişinden 5079 yıl sonra yeryüzünde İskender-i Kübra pa­dişah oldu. Bütün hükümdarlar ona itaat ettiler. Fakat Yunanlı­ların Makedonya ve İzmirne sahibi Kaydâfe, İskender'e itaat etmeyip, kuvvetli bir hasım oldu. İskender, Kaydâfe'ye bir türlü galip gelemiyordu. Sonunda İskender, seyahat maksadıyla gizlice Kaydâfe'nin ülkesine ayakbastı. Kaydâfe’nin divanına girdi. Onun hal ve hareketini araştırırken, Allah'ın hikme­ti, Kaydâfe’nin askerleri İskender'i tanıdılar. Onu yakalayıp Kaydâfe’nin huzuruna getirdiler. Kaydâfe, daha önce İskender'in res­mini yaptırmış olduğundan, onu hemen tanıdı ve hapse attırdı. İs­kender, uzun zaman hapiste kaldı. Sonra Kaydâfe, İskender’i ha­pisten çıkarttı. Kendisi ile savaş etmeyeceğine ve kılıç çekmeyece­ğine dair İskender’e yemin ettirip onu serbest bıraktı.

“İskender, oradan Elburz Dağı eteğinde hükümet merkezi olan Irak Daviyân'a geldi. Bütün bilginleri toplayıp bir görüşme yaptı. Vezirleri: ‘Pâdişâhım, Kaydâfe denilen o kadının ne haysiyeti ola! Denizler gibi asker ile üzerine gidip vilâyetini harab edip, halkını kılıçtan geçirip, ciğerlerini kebap edelim’ dediler. İskender onlara: ‘Kerim olan verdiği sözünde durur. Kaydâfe beni hapisten çıkar­dığında, üzerine asker göndermemeye ve kılıç çekmemeye söz verip yemin ettim. Buna bir çare verin ki, Kaydâfe’den intikam alalım.’ diye cevap verdi. O anda hemen Hızır (a.s.): ‘Ey İsken­der! Eğer Kaydâfe’den intikam alalım dersen, savaş yapmaya bile lüzum yok. Hemen Karadeniz'i Makedonya yakınından kesip, Akdeniz'e akıtalım. Kaydâfe’nin bütün ülkesini suya boğar ve intika­mını alırsın. Böylece ettiğin yemin ve verdiğin sözünde de durmuş olursun.’ dedi. İskender'in bütün bilginleri: ‘Allah mübarek eyleye, Allah'ın ilhamı ile en güzel çare bu ola.’ diyerek karar verdi­ler. Derhal bilginler, hocalar ve mühendisler Karadeniz ile Akde­niz'in yüksekliğini ölçtüler. Karadeniz daha yüksek idi. Yedi yüz bin, dağ deviren işçi toplandı. Karadeniz'in suyunun kesilmesine baş­landı. Bütün bu işlere Hazret-i Hızır bakıyordu. Zira Hazret-i Hızır, İskender-i Zülkarneyn’in ordusu­nda asker idi.

“İskender ile karanlıklara varıp, âb-ı hayatı (Hayat suyu = ölümsüzlük) içmek Hızır'a nasib oldu. Hâlâ zinde durumdadır. Hazret-i Musa ile arkadaş olduğuna dair Kur'an-ı Kerim'de âyet var­dır. Hâlâ deniz işlerinde memurdur. Karadeniz'in Akdeniz'e karıştırılmasına sebep, Hızır Ne­bî olmuştur. Bu çalışma, üç sene sürdü. Neticede boğaz açıldı ve Kaydâfe'nin şehirlerinden Makedonya'yı, Es­ki İstanbul'u, Yoruz Kalesi’ni ve yedi yüz kadar şehri su basıp askerinden bir kişi bile kurtulamadı. Bu meşhur kıssa daha sonraları bir beyitte şöyle yer almış: Fırsatında düşmana veren amân / Kaydâfe gibi olıser bî-güman

“O asırda Karadeniz ile Akdeniz arasında binlerce köy ve kasaba ve büyük şehirler vardı. İstanbul'un Sarayburnu ile Üs­küdar arasında Makedonya şehri vardı. Yedi yüz ılıcalı büyük bir şehir idi. Suda kaybolmuş, İskender-i Kübra da böylece Kaydâfe’den intikam almıştı. Sarayburnu'nda Makedonya şehrini hemen onarmaya başladı. O zamandan beri Macar ülkeleri Sirem ve Semendire sahraları, Leh, Çeh, Kırım, Kamer el-Kam, Kıpçak ve Heyhat vadileri denizden uzaklaştı. Hepsi İrem bahçeleri gibi gönül açıcı yerler oldu. İnsanoğlu ve hayvanlar için otluk ve ekilir yerler oldu.

“Büyük İskender, Makedonya'yı hükümet merkezi yaptı. Sonra yine Allah'ın emri ile Akdeniz'in Septe Boğazı (Cebelitarık) olan yeri de açıp, Akdeniz'i okyanusa akıttı. Yunanca'da Okyanus Denizi derler. Arap dilinde Muhit Denizi (Bahr-i Muhit) denir.”

Yedikıta Dergisi
(9.sayı, Mayıs 2009)

28 Şubat 2011 Pazartesi

Evliya Çelebi yılı


2011, UNESCO tarafından Evliya Çelebi yılı ilan edildi. Her ülke kendi tarihinde ön plana çıkmış ve insanlığa fayda sağlamış veya insanlık adına kültürel miras bırakmış kişileri belirleyip UNESCO'ya bildiriyor, oradaki kurullar da uygun gördükleri takdirde o kişilerin anısına saygı olsun diye o yılı anma yılı olarak ilan ediyor.

Son yıllarda Türkiye'nin UNESCO heyetindeki arkadaşlar çok iyi çalışıyor olmalılar ki yıllardır ülkemizin adı anılmazken arka arkaya Mevlânâ, Yunus Emre, Kâtip Çelebi, Osman Hamdi Bey gibi isimler dünya mirası arasına kaydedilir oldu. Bu sıralamadan olmak üzere Evliya Çelebi de doğumunun 400. yılı münasebetiyle 2011 yılı boyunca çeşitli etkinliklerle dünyanın pek çok yerinde ve bilhassa UNESCO'nun Paris'teki merkezinde anılacak.

Evliya Çelebi, on ciltlik dev bir eser bırakıp da kendi hayatı hakkında fazla malumat bırakmayan, kendini fanî, eserini bakî gören bir adam. Biyografisini yazanlar, "Tarih-i Seyyah-ı Evliya Efendi" isimli ünlü seyahatnamesindeki gezi notlarından yola çıkarak ona bir hayat biçmişler, lakin ana hatlarıyla da olsa kesin bir hayat hikâyesini ortaya çıkaramamışlardır. Zannedilir ki o yaşamamıştır, adı da hayalî bir addır. On ciltlik koca eseri ortada olmasa neredeyse onu atalarımızdan biri olarak anmakta zorlanacak ve kimliğini tartışmaya açacağız. Sadece Çelebi'miz mi; işte Yunus Emre de, Hacı Bektaş Veli de, Gül Baba ve diğerleri de... Hangisinin hayatı hakkında bir A4 sayfasını dolduracak gerçek bilgi var ki elimizde?!.. Çoğu efsaneler, rivayetler, menkıbeler, hikâyeler...

Sözü edilen anma programlarının iyi tarafı, bu kişiler hakkında daha fazla bilgiye ulaşılabilecek araştırmalar yapılması, bu vesile onun mirasından yararlanma yollarının açılmasıdır. Buradaki amaç, sempozyumlar, toplantılar, konserler, konferanslar vs. yoluyla da olsa belli bir kesimin ilgisini çekmektir. Ne var ki bu tür durumların uygulamasında ülkemiz aydınları ile bürokratları arasında bir kopukluk yaşanır ve pek çok iyi niyetli gayretler ortaya konur da usul hatalarından dolayı yeterli sonuç elde edilemeyebilir. İşte bu yüzden korkarım ki daha önceki yıllarda Yunus'un, Mevlânâ'nın başına gelenler bu yıl da Evliya Çelebi'nin başına gelecek. Hükümet (Başbakanlık, Kültür Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Türk Tanıtma Fonu vb.), il ve ilçe belediyeleri (İstanbul, Bursa, Kütahya vb.), üniversiteler (İstanbul ve Dumlupınar başta olmak üzere hemen her üniversite), ortaöğretim kuruluşları ve kobiler (mesela adı Evliya Çelebi olan okullar, dernekler, işyerleri) sivil toplum kuruluşları, holdingler, sermaye sahipleri ve daha bir yığın özel ve tüzel kişiler kendi mikdarlarınca Evliya Çelebi'yi anmak için kolları sıvayacaklar. Allah sayılarını arttırsın, buraya kadar çok problem yok. Problem asıl bu noktada başlıyor ve bütün etkinlikler Evliya Çelebi üzerine araştırma yapan birkaç kişiyle Evliya Çelebi'yi şu veya bu nedenle sahiplenen birkaç kişi ve kurumun üzerinde dönmeye başlıyor. Adam kıtlığı sebebiyle aynı bilim insanı sekiz yerde bildiri okumaya, aynı sanatçı beş yerde icra-yı san'at etmeye, aynı araştırmacı onbeş yerin çalışmasını birden yönlendirmeye kalkınca çıta düşüyor, iş ucuzluyor. Öte yandan, her kurum bu iş için ayrı bir ödenek ve bütçe ayırıyor. Ve elbette, yapılan çalışmaların boyutu da bu bütçeyle sınırlı kalıyor. Oysa bir üst kurum tarafından (mesela hükümet veya belediyeler) her kurumun ayrı ayrı özgülediği bütçeler bir tek havuzda toplansa; ilgili bütün kurumlar ve kişiler de bir araya getirilse, belki de birbirinin tekrarı küçük işler yapmak yerine topyekün bir büyük anma gerçekleştirilir ve dünyaya şöyle gümbür gümbür bir Evliya Çelebi avazı yayılır. Bu vesileyle ele avuca gelen değerli yayınlar yapılır, özgün etkinlikler ve sanat faaliyetleri ortaya çıkarılır. Hemen aklıma geldi, mesela onun seyahatlerinden biri, belki bir gemi yolculuğu, bugünün imkânlarıyla gerçekleştirilebilir. Şöyle İstanbul'dan yola çıkıp Tuna'nın iki yakasındaki sahillerde Türk kültürünü tanıtacak özel bir gemi yolculuğu güzel olmaz mı? İçinde sergiler taşınsa bu geminin, konserler, konferanslar olsa, sanatçılar performanslarını sunsalar, devletlular ve yerel yöneticiler resmî ilişkiler ile kültür alışverişinde bulunsalar, iki ülke ilişkileri daha sıcak hale dönüştürülse yarardan hâlî midir?!.. Her varılan şehre Çelebi merhumun o şehirle ilgili satırları özel baskı kitapçıklar halinde birkaç dilde dağıtılsa, bir kopya da original baskı usulüyle şehrin valisine/belediye başkanına sunulsa yararlı olmaz mı?

Evliya Çelebi, Türk medeniyetinin dünyaya açılan pencerelerinden biridir. İngiltere'nin Şekspir üzerinden yaptığı tanıtım ve propagandayı biz bu sene Evliya Çelebi üzerinden yapabilir, hatta daha da iyi sonuç alabiliriz. Çünkü Çelebi'mizin satırları yalnızca bizi değil, bütün bir doğu ve batı dünyasını ilgilendiriyor. Kaldı ki Türkiye'nin kendini kültür ile tanıtma zamanı gelmiş de geçmektedir. Bizi yeni dönemde dünya liginin üst sıralarına, ekonomimiz ve dış siyasetimiz kadar kültür politikaları da taşıyacaktır. Artık Dışişleri ile Kültür Bakanlıkları dirsek temasında hareket etmek zorunda, yerel yönetimler, üniversite, kültür kuruluşları ve kültür adamları da onları destekleyici çalışmalar yapmak durumundadır. Aksi takdirde, korkarım 2011 yılı da gelip geçecek ve biz eli böğründe Evliya'nın ardından bir Fatiha daha okuyacağız. (Onun sık sık tekrarladığı bir mısradır): Görelim âyîne-i devrân ne suret gösterir.

İskender Pala
(Zaman, 22.02.2011)

7 Şubat 2011 Pazartesi

Evliya Çelebi, Nil Nehri'nin haritasını çıkarmış

Robert Dankoff ile Nuran Tezcan adlı iki araştırmacı, Vatikan Kütüphanesi'nde kimsenin bilmediği bir haritaya rastlamışlar. İnceleyince görmüşler ki, meğer bu, "Seyyah-ı Fakir" Evliya Çelebi'nin yaptığı Nil Nehri'nin haritasıymış. 6 metreye 1 metre ebadındaki harita, Müslümanlar "ilgisiz ve meraksız", "araştırarak gezmeyi sevmezler" türünden kaba oryantalist önyargılara son vermesi bakımından olduğu kadar bugünlerde gündemde olan Mısır'a bir Osmanlı aydınının nasıl baktığının çarpıcı bir göstergesi.

İşte Evliya Çelebi'nin 1672 yılında yaptığı hac yolculuğunun ardından bizzat keşfederek yaptığı Nil haritasından bir parça.

Mustafa Armağan
(Zaman, 06.02.2011)

28 Ocak 2011 Cuma

Uzakdoğu'da bir varoluş mücadelesi: Türk Tatarlarının Bilinmeyen Hikayesi


Rus inkılâbının ardından uzun süredir Rus işgali altındaki Asya topraklarında yaşayan İdil-Ural Türkleri Uzakdoğu’ya göç etmişlerdir. Mançurya bölgesindeki Harbin şehri göçmen İdil-Ural Türkleri için bir buluşma noktası haline gelmiş, 1919’dan sonra da Japonya’ya özellikle de Yokohama, Tokyo, Nagoya ve Kobe’ye taşınmışlardır… 19. yüzyıldan itibaren Tatar aydınlar tarafından temsil edilen ve gurbette birbirlerine sımsıkı sarılan İdil Ural Türkleri gittikleri yerlerde okullar, camiler ve matbaalar kurmuşlar; kültürel faaliyetlerde bulunarak bir varoluş mücadelesi ortaya koymuşlardır…

Bir mezar taşı, bitmiş bir hayat hikâyesinin sonundaki noktadır çok zaman. Bir mezar taşının üzerine işlenmiş üç beş kelimelik bir cümle, yaşanılanların tarihe vasiyetidir aslında. Ve şimdi tarih, er ya da geç kendisine miras bırakılan bütün hayatları anlamak gibi bir sorumluluğun prangasında, Uzakdoğu’da; dalgalarla dövülmüş okyanus kıyılarının, kalabalık şehirlerin, gürültülü otobanların, ormanlarla çevrili sakin kasabaların kenarındaki mezarlıklarda dolaşıyor. Güneydeki okyanuslarda yaşanan sancılı yılları, Batı’daki bloklaşmaların sebep olduğu kanlı savaşların takip ettiği bir devrin uğultusu duyuluyor.

Tokyo’nun Fuchu semtinde bulunan Türk-Tatar mezarlığındaki mezar taşları; Seul Belediyesi’nin arka sokağındaki binaların ketumluğu, Türklerin Uzakdoğu’daki geçmişlerinin bilinmeyen sayfalarını mırıldanıyor. “Hayatı nerde başladı, ömrü nerde bitti!” cümlesinden koparak yayılan hüzün, Türklerin başladığı yerden çok uzaklarda, Uzakdoğu’da biten yaşanmışlıklarını anlatan sayfaları açıyor...

Türklerin Uzakdoğu’daki geçmişleri güvertesinde Halife-i Müslimin Sultan İkinci Abdülhamid’in Güney Asya halklarına gönderdiği selamı dalgalandıran Ertuğrul gemisinin Japonya’ya ulaştığı 1889 yılı ya da Güney Kore’de dünya güçlerinin siyasi hesapları uğruna savaşan Türk askerlerinin Pusan limanından ülkeye ayak bastıkları 1950 yılı ile sınırlı zannedilir. Oysa Türklerin, Uzakdoğu’yla ilk münasebetleri 13. yüzyılda Japonya’yı istila etmek isteyen Moğol ordularının saflarında bulunan Türklerin Japonya’ya gelişleri sırasındaydı. Moğolların Japonya siyasetinden vazgeçerek Çin’e yönelmesiyle Japonya’daki Türk varlığının ortaya çıkışı 19. yüzyıla kadar ertelenmiş olsa da Moğol hâkimiyetine giren Kore’deki Türk varlığı 200 yıl sürmüş, Moğolların ardından bölgede kalan Türk soyları zamanla Korelileşmişti. Türklerin asırlar sonra ikinci defa Uzakdoğu’ya gelişleri ilk önce Ertuğrul gemisinin Yokohama limanına demirlemesiyle gerçekleşecek, ardından Rusya sömürgesi altında yaşayan Orta Asya Türkleri de kalabalık gruplar halinde Uzakdoğu’ya göç etmeye başlayacaklardı. Uzakdoğu’nun birçok ülkesine yerleşen Türklerin Mançurya, Kore ve Japonya gibi ülkelerdeki varlıkları bu defa uzun sürmemiş, bölgedeki siyasi çekişmeler yüzünden dünyanın farklı ülkelerine dağılmışlardı.
Neden “Türk-Tatarlar”?
Bu makaledeki “Türk-Tatarlar” ifadesi Türkiye’deki mevcut milliyetçi algılarla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir içeriğe sahiptir.

“Tatar” kelimesinin ihtiva ettiği halkların kimler olduğu netlik kazanmamış olsa da, Tatarların Cengiz Han’ın soyundan gelen Moğol kabilelerinden biri olduğu şeklinde ortak bir kabul söz konusudur. Bütün Moğol kabilelerini kendi hükümdarlığına bağlayarak büyük Moğol imparatorluğunu kuran Cengiz Han’ın, Moğol imparatorluğuna dâhil edilen bütün kabilelere “Tatar” adının verilmesini emrettiği bilinmektedir.

“Türk” olduklarına ve aslen Moğol soyundan olmayıp Ural Dağları’nın batı yakasında yaşadıklarına dair öne sürülen tezlere göre Tatarlar, aynı zamanda Moğol saldırılarından da olumsuz etkilenen Türk kabilelerinden biridir.

Moğol adının asırlar boyunca korkunç istilacıları hatırlatması sebebiyle olsa gerek, sonraları Uzakdoğu’ya göç edecek olan Tatarların ataları olan İdil Tatarları, “Tatar” ismini sahiplenmek konusunda isteksizlerdi. Zira tarihî süreçte Tatar kelimesi, Moğol kelimesiyle eş anlamlı kullanılır hale gelmişti.

Son olarak, Tatarların, kim olduklarına dair bir başka yaygın görüş olan ve aslında bir Türk kabilesi olduklarını iddia eden tezi, Moğol olarak anılmaya tercih etmiş oldukları da savunulabilir. Aynı zamanda, “Türk” kelimesinin bir zamanlar Müslüman manasıyla eşanlamlı kullanıldığı düşünülürse “Türk” kelimesini Müslüman Tatarlar manasına kullandıkları da düşünülebilir.

Bu zemin üzerinde “Türk-Tatarlar” ifadesine etnik saplantılardan sıyrılarak bakıldığında 19. yüzyılın sonlarından itibaren Uzakdoğu’ya göç etmek zorunda bırakılan ve anavatanlarından ayrıldıktan sonra dünyanın çeşitli yerlerine dağılan Tatarların neden kendilerini tanımlarken Tatar isminin önüne “Türk” şeklinde bir aidiyet ekledikleri daha iyi anlaşılacaktır.

İlk Göç Dalgası Başlıyor
Dünyanın farklı ülkelerine dağılan İdil-Ural Türklerinin (Türk-Tatarlar) Rus yayılmacılığı sebebiyle 19. yüzyıl sonlarında başlayan Uzakdoğu’ya göçler Türk tarihinde yeni bir sayfa açmış, pek bilinmiyor olsa da, Uzakdoğu’yu Türklerin 20. yüzyıl ortalarına kadar yaşadıkları bir yer haline getirmişti. İdil-Ural Türklerinin Uzakdoğu’nun ışıltılı şehirlerindeki sokakların uğultusuna ve yüksek binaların temellerine gömülen hikâyesi, Rusya’nın 16. yüzyılda Kazan’ı işgaliyle başlıyordu. Asırlardır sürmekte olan Orta Asya’daki Rus yayılmacılığının devam ettiği 19. yüzyıla gelindiğinde Rusya, Batı Türkistan’ın hemen hemen tamamını ele geçirmiş durumdaydı. Kuzeyde devam eden Rus yayılmacılığı Asya’daki Türk toplulukları üzerine doğru inerken, Doğu Türkistan da 1878 yılında Çin’in işgaline uğrayacaktı.

Orta Asya’da Çin ve Rusya’nın esareti altında yaşayan Türk halkları, bir araya gelerek ortak bir bağımsızlık hareketi başlatamamışlardı. Arada sırada baş gösteren direniş hareketleri, küçük ayaklanmalardan öteye gidemiyor, halkın yaşadığı ekonomik sıkıntılardan dolayı kısa sürede bastırılabiliyordu. Aynı yüzyılın başlarında Mançurya ve Kore üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen Rusya, 1891 yılında başlattıkları Trans-Sibirya demiryolunu 1904’te ikmal ederek Port-Arthur limanına dayanmış, nüfuz alanlarını buralara kadar genişletmişti.

Trans-Sibirya ve Doğu Çin demiryollarının inşasına başlandığı sıralarda İdil-Ural coğrafyasında yaşayan binlerce Tatar da, demiryolu inşaatında çalışmaya başlamıştı. Tatar işçileri, demiryolunun geçtiği güzergâhta bulunan Mançurya topraklarında özellikle Harbin şehri ve civarındaki köy, kasaba ve şehirlere yerleşiyorlardı. Söz konusu yerleşmelerin artmasıyla birlikte ticari ihtiyaçların ortaya çıkması, Türk tüccarların da demiryolunun tamamlandığı yerlere göç etmesini sağlayacaktı.

Tüccar Tatarlar, demiryolu hattı boyunca kasaba ve şehirlerde küçük dükkânlar açarak ticarete başlamışlardı. Belirli bir pazar oluşturduktan sonra ailelerini de yanlarına alarak bölgeye yerleşen Tatarlar çeşitli şehirlerde cemiyetler kurarak zamanla cami, mescit ve mektepler inşa ettiler. Ancak Rusya Türklerinin Çin’e, oradan da Kore ve Japonya’ya geçtikleri asıl devir, ikinci ve daha büyük çaplı göç dalgası, Rusya’daki Bolşevik ihtilalinden sonra başlayacaktı.
Avrupa’daki siyasi rejimlerden farklı, mutlakıyetçi bir yapısı olan Rusya’nın nüfusunun büyük bir bölümü taşradaki yoksul köylülerden ve işçilerden oluşuyordu. 1905 yılında yaşanan ayaklanmanın sonucunda Petersburg ve Moskova’da İşçi Sovyetleri kurulmuş, ancak ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılmıştı. 1905 ihtilali sırasında yaşanan kısa süreli özgürlük döneminde İdil-Ural Türkleri, Rusya topraklarında yaşayan diğer Türkler arasında öne çıkmış; Tatar aydınlar dini, ekonomik ve siyasi konularda Rus işgalindeki topraklarda yaşayan Türklerin önderliğini yapmaya başlamıştı.

1916 yılının sert kışında yaşanan kıtlık, 1917 Mart’ında Petersburg’da yapılan gösterilerin ardından Rus Çarı’nı tahtından etmişti. Yönetimi devralan Lenin, bir süre sonra baş gösteren ayaklanmalar üzerine ülkeden kaçmak zorunda kalacak, Rusya’da Cumhuriyet ilan edilecekti. Ancak patlak veren yeni bir köylü isyanı sırasında ihtilali yapan Bolşevikler, iktidarı yeniden ele geçirdiler. Bolşevik İhtilali, Çarlık rejiminin yıkılmasını ve Rus olmayan diğer milletler için özgürlük umudunun doğmasını sağlamıştı.

Başarısız Bir Teşebbüs
Mayıs 1917’de toplanan Umumi Rusya Müslümanları Kongresi, iştirakçi Türk boyları ortak bir bağımsızlık arayışı etrafında toplanamadıkları için neticesiz kalmıştı. Zira söz konusu kongrede ortak düşmana karşı milli bir bağımsızlık hareketine girişmek yerine her boy kendi menfaatleri için gayret göstermişti. Bolşevik yönetimi, İç Rusya’da ekonomik sıkıntılar içindeki Rus köylüleri ve işçilerinin kendi istekleriyle Türklerin yaşadığı bölgelere göç etmelerini teşvik etmeye başlamıştı.

Ve Göç Başlıyor
Bolşevik ihtilali Rus sömürgesindeki Türk halkları için fevkalade kötü sonuçlar doğurmuş, gayri resmi bağımsızlık toplantılarında ateşlenmeye çalışılan direniş kıvılcımı, alevlenmeden söndürülmüştü. Başlayan iç savaş sırasında ortada kalan Türk halklarından bazıları Bolşeviklerin saflarına katılırken, bazıları da Çarlık taraftarlarının saflarına dâhil olmuştu. Ancak Sibirya’da Bolşeviklere karşı savaşan Çarlık taraftarları büyük bir hezimete uğratıldı. Kaybeden tarafta, Bolşeviklere karşı savaşan ve topraklarından edilen Türk-Tatarlar, Japonya’nın kontrolündeki Mançurya ve dünyanın çeşitli yerlerine göç etmek zorunda kalacaktı.

İlki 1919’da gerçekleşen bu göçler, takip eden yıllarda -geride bırakılan topraklardaki hayat şartlarının giderek daha da kötüleşmesi üzerine- dalga dalga devam edecekti. 1920’li yılların başında özellikle Rusya’dan başlayarak Çin’e kadar uzanan bölgedeki liman şehirlerinde binlerce Türk-Tatar ailesi yerleşmiş durumdaydı. Uzakdoğu’daki Türk-Tatar topluluğunun öncüleri olan bu ilk kafileler, Doğu Çin Demiryolu İnşaatı için Mançurya bölgesine gelen işçi ve teknisyenlerden oluşuyordu.

Terk etmek zorunda bırakıldıkları topraklarda tüccar, zanaatkâr, hoca ve muallim olan yüzlerce Tatar’ın Uzakdoğu’nun çeşitli yerlerine yaptıkları göçler giderek yoğunlaşacaktı. Tatarlar, kendilerinden önce 19. yüzyılın sonlarında Trans-Sibirya ve Doğu Çin demiryollarının inşası sırasında işçi olarak Uzakdoğu’ya gelen diğer Tatarların yaşadıkları şehirlere yerleşiyorlardı.

Seul’de Bir Türk Mahallesi
Doğu Çin Demiryolu İnşaat Anlaşması’nın ardından artık Mançurya bölgesine yüzlerce işçi ve teknisyen Türk-Tatar yerleşmiş durumdaydı. 1920’li yıllara gelindiğinde Japon Hükümeti, Mançurya’da bulunan Tatarların Japonya’nın sömürgesi olan Kore’ye yerleşmelerine izin veriyordu. Japon hükümetinin kararı üzerine Mançurya’dan gelen 600 kişilik bir Türk-Tatar topluluğu Japonya’ya iltica ederken 200 kişilik bir başka grup da Kore’ye yerleşecekti.
Mançurya bölgesinde pazar bulmak isteyen Türk-Tatar tüccarlar, bölgeye yakın olan Kore’yle de ticarî ilişkiler kurarak zamanla Kore’nin çeşitli şehirlerine yerleşmeye başlamışlardı. Türk-Tatarlar başlangıçta az sermayelerle seyyar satıcı olarak Kore’deki köy, kasaba ve şehirleri dolaşarak kıyafet, battaniye gibi manifatura eşyaları satıyorlardı.

Türk-Tatar tüccarların arasında Avrupalı şirketler adına ticaret yapanlar olduğu gibi kendi hesabına çalışarak dükkan açanlar da bulunuyordu. Kore’de Türk-Tatar dükkânları açıldığı yıllarda, Birinci Dünya Savaşı sırasında zorla Rus ordusuna alınan ya da esir düşerek sürgüne gönderilen bazı Osmanlı askerlerinin de Sibirya’daki esaretten kurtulduktan sonra Mançurya üzerinden Kore’nin kuzeyindeki Pyongyang, Siniyju, Konan ve diğer şehirlerine yerleştikleri sanılmaktadır. Sonraki dönemlerde Japonya ve Mançurya’da yaşayan birçok Türk-Tatar ailesi de Kore’ye gelerek ülkenin çeşitli yerlerine yerleşeceklerdi.

Kore’nin çeşitli şehirlerine yerleşen Türk-Tatarlar, öncelikle sosyal haklarını koruyarak kültür bakımından statülerini yükseltebilmek için ülkedeki bürokratlarla yakın ilişkiler kurmuşlar; zamanla, Kore’yi kontrol altında tutan Japon hükümetine ambulans gibi pahalı hediyeler verebilecek kadar zenginleşmişlerdi.

Seul’de “Dini ve Milli Müslüman Cemiyeti”
1926 yılının Ramazan Bayramı namazı sonrasında Seul’de açılan “Seul Dinî ve Milli Müslüman Cemiyeti”, Müslümanların dinî ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için kurulmuştu. Söz konusu cemiyetin kurulmasıyla Türk milli meselelerinin yanı sıra sosyal ve kültürel işlerin organizasyonuyla ilgilenilmesi hedefleniyordu. Bu meyanda Seul, Taegu ve Pusan şehirlerinde Mahalle-i İslâmiye toplulukları oluşturulmuştu.

Seul Mahalle-i İslâmiye cemaatinin çabaları ve Uzakdoğu Türk-Tatarlarının desteğiyle günümüzde yerinde yüksek binalar inşa edilmiş olan iki katlı bir bina, Türk-Tatar cemaatinin Seul’daki toplantı merkezi haline getirilmişti. İkinci katında mescit ve mektep bulunan binanın giriş katındaki kabul solonu aynı zamanda cemaatin topluca katıldığı düğün, bayram gibi toplantılar için kullanılıyordu. Söz konusu bina, cemiyetin kendisine yeni bir bina bulmasının ardından 1928 yılından itibaren Mekteb-i İslam olarak kullanılmaya başlandı.
Seul Mekteb-i İslam binası Müslüman Türk çocuklarının, dinî ve kültür dersleri yanında çeşitli fen dersleri de aldıkları bir mekân haline gelecekti. Kore’deki Müslüman çocuklarının altı yıllık eğitimleri boyunca ihtiyaç duydukları ders kitapları, 1931 yılında Kurbanali tarafından Tokyo’da kurulan Matbaa-i İslamiye’den temin ediliyordu. “Seul Türk Müslüman Cemiyeti”yle “Tokyo Türk Müslüman Cemiyeti” arasındaki dayanışmanın bir sonucu olarak Matbaa-i İslamiye’de Kur’ân-ı Kerîm ve Kur’ân tefsirlerinin de basılması sağlanmış, ilki Arapça yapılan bu baskıdan bütün Uzak Doğu Türk Tatarları ve Müslümanlarına gönderilmişti.

Seul’un dış mahallelerinde bulunan boş bir araziyi mezarlık haline getiren Müslümanlar, diğer Kore şehirlerindeki cenazelerinin de buraya gömülmesini sağlamışlardı. Kurulduğu yıllarda Seul dışında kalan Kore Türk-Tatar mezarlığı geçen yarım asrı aşkın sürede büyüyen şehirdeki yüksek binaların ve uğultulu otobanların arasında kaybolacaktı.

Az Kâr, Çok Satış
Güney Kore’nin Seul, Pusan, Taegu, İnchôn, Taejôn, Mokpo gibi şehirlerine aileleriyle birlikte yerleşen Türk-Tatarlar, bu şehirlerde dükkânlar açmışlar; hazır giyim, yünlü dokumacılık, terzilik gibi meslekler edinerek zamanla bölge ticaretinde güvenilir bir kimlik kazanmışlardı.
Mançurya-Kore ve Japonya güzergâhındaki ticareti ellerinde tutan Müslümanlar, mallarını genellikle Japonya’nın Osaka ve Tokyo şehirlerindeki büyük toptancılardan satın alarak, gemilerle Japonya’dan Kore’nin güneyindeki Pusan limanına, Kore Savaşı’na katılan Türk askerlerinin de kullandığı güzergâhta, trenlerle Seul ve diğer şehirlere taşıyorlardı.
Seul’de bulunan ve sabahın erken saatlerinden gece 11-12’ye kadar açık olan büyük dükkânlarında genellikle aile fertleriyle birlikte çalışan Türk-Tatarlar iş hacmine göre yanlarında 3-4 Koreli de çalıştırırdı.

Japonların da yaygın bir şekilde ticaretle uğraştığı Kore şehirlerinde yerli halkın pazarlık alışkanlığına rağmen pazarlığa yanaşmayan Japon tüccarların aksine Türk-Tatarlar az bir kâr karşılığında -pazarlıkla- satış yaptıkları için yerli halkın Türk-Tatar mallarına rağbet etmesini sağlamışlardı. Türklerin, Kore şehirlerinde, 69 dükkânı olduğu sanılmaktadır.

Resmî rakamlara göre 1930’lu yıllardaki sayıları 70 civarında kaydedilen, ancak bu sayının 200-300 dolaylarında olduğu tahmin edilen, Türk-Tatarlarına ait dükkânlar, çoğu zaman -Baykal, Altay, Nur, Kama, Kazan gibi- dükkân sahibinin adını taşırdı.
Merkezden uzak yerlerde de şubeler açan Türk-Tatarlar buralarda genellikle yerli halktan bir Koreliyi dükkânın başında bulundururdu.

1940’lı yıllara gelindiğinde bağımsızlığını yeniden kazanan Kore’nin siyasi ve sosyal hayatında değişiklikler yaşanmış, Türk-Tatar halkı dışlanmaya başlamıştı. 1950’li yıllara gelindiğinde ise Türk-Tatarlar giderek tehdide dönüşen gerginlik sebebiyle başta Türkiye olmak üzere ABD, Kanada ve Avustralya’ya göç etmiş durumdaydı.

Japonya Türk-Tatar Topluluğu
Müslüman-Türk halklarının bağımsızlık mücadelesinde mühim rol oynayan Abdürreşid İbrahim Efendi’nin ortaya çıkışı, Uzakdoğu’daki Türk-Tatar topluluğunun mücadelesinde çeşitli hadiselerin ortaya çıkmasına sebep olmuştu.

Abdürreşid İbrahim Efendi, mezhep olarak karışık bir kimliğe sahipti ve Rusya Müslüman-Türklerinin kurtuluşunda alternatif bir müttefik olarak, 1904-1905 Rus Savaşı’nı kazanan Japonya’yı görüyordu. İbrahim Efendi’ye yeşil ışık yakan Japonya’nın asıl maksadı Müslümanlarla siyasi bir rekabet oluşturmaktı. Bu politikasıyla Rusya Müslümanları ve dünya Müslümanlarının lideri konumundaki Osmanlı Devleti ile de yakın ilişkiler kurabilmeyi amaçlıyor, ayrıca verilen destekle İbrahim Efendi’nin Türk ve Müslüman dünyasındaki yazıları ve sözleriyle Japonya’nın propagandasını yapması sağlanıyordu. Abdürreşid İbrahim, aslında Osmanlı Devleti’nin temsil ettiği İslam anlayışını kabul etmiyordu. Osmanlı ulemasına karşı ağır ithamlarda da bulunmaktaydı.

Meiji restorasyonuyla siyasî, ekonomik ve askerî alanlarda yenilikler yaparak Rusya’nın bir rakibi hâline gelen Japonya’da yaşanan bu köklü dönüşme sırasında İbrahim Efendi, ilki 1902 yılında olmak üzere birçok defa Japonya’ya giderek devlet adamları, üst rütbeli subaylar ve aşırı milliyetçi grupların liderleriyle ilişkiler kurarak mücadelesine destek toplamaya çalışıyordu.
Mançurya’dan bilitibar bütün Asya’nın Batılılardan temizlenerek bölgedeki Asyalıların Japonya liderliğinde birleşmesini amaçlayan Genyousha Cemiyeti’nin kurucusu Kokuryuukai Derneği’nin de manevi lideri, Japon milliyetçiliği ve Asyacılığının fikir babalarından Toyama Mitsuru’yla da dostluk kuran İbrahim Efendi, 1909 yılında Mitsuru ve bazı Japon önderleriyle Tokyo’da, Asya Meclisi adlı bir cemiyet kurmuştu.

Cemiyetin kurulmasından çok kısa bir süre önce Müslüman olan birçok üst düzey Japon’un iştirakiyle kurulan cemiyet, Asya Müslümanlarının bağımsızlık hareketlerine destek bularak yönlendirmeye çalışmıştı. Bu mücadelede aktif rol oynayan İbrahim Efendi, Müslümanların sıkıntılarını giderici kalıcı çözümler yerine günübirlik politikalarla vakit geçirmelerine ve nihayetinde bir hedefe varamamalarına sebep olmuştu.

Nihayetinde 1933’te Japonya’ya giderek hayatının sonuna kadar Tokyo’da kalmış ve orada ölmüştü.

Daha sonra İdil-Ural Türkleri Japonya’nın gösterdiği tölerans sebebiyle Japonya’ya gelmiş ve buraya yerleşerek Türk-Japon ilişkilerinin fazlaca bilinmeyen bir yönünü oluşturmuşlardı. Tokyo’da, sonradan Türk hükümetince yeniden yaptırılan Tokyo Camii’nin bitişiğindeki tozlu bir odada bulunan dikiş makinesi ve daha niceleri 1930’lu yılların Tokyo modasını ilmek ilmek dokumuştu.

Türk-Tatarları, bazı kaynaklarda yıkıldığı söylense de hâlâ ayakta olan Matbaa-i İslamiye’nin tozlu sandıklarında paslanmaya yüz tutan ve kalıpları Türkiye’den gönderilen bir matbaa makinesinde basılan Kur’ân-ı Kerîm ve diğer kitapları Uzakdoğu’daki Müslümanlara dağıtıyorlardı.

Tokyo, Trans-Sibirya demiryollarının inşaatı sırasında ya da Rus yayılmacılığından kaçarken Uzakdoğu’ya göç eden Türk-Tatarların yoğun olarak yerleştikleri şehirlerin başında geliyordu. Bürokratların, yüksek rütbeli askerlerin ve yabancı temsilciliklerin yoğun olduğu şehir, pazar potansiyeli açısından da Türk-Tatar tüccarlar tarafından rağbet görüyordu.

Türk-Tatarların 1921’den itibaren buluşma yeri olarak kullandıkları Tokyo Oteli’nde, özellikle dinî gün ve bayramlarda toplantılar yapılıyor, otelin salonlarında Cuma namazları kılınıyordu. Bir süre sonra Tokyo’daki az sayıda Müslüman ailenin yaşadığı Shibuya semtinde birbirlerine yakın evler kiralayan Türk-Tatarlar, zamanla bu semtte baskın duruma geleceklerdi.

Tokyo’daki Türk-Tatarların bazıları kasaplık, zahirecilik gibi daha çok Müslüman ailelerin ihtiyaçlarına yönelik işler yaparken, çoğunluğu kumaş ve hazır elbise ticaretiyle uğraşıyordu. 1930’lu yıllarda Japon bürokratlar, Avrupai kıyafetlerinin çoğunu Tokyo erkek modasını yönlendiren Türk-Tatar terzilere diktiriyorlar ya da onlara ait mağazalardan satın alıyorlardı. Zengin Türk-Tatar tüccarların yanında çalışan seyyar giysi ve kumaş satıcıları, tek başlarına ya da eşleriyle birlikte uzak köylerde mallarını satarak zamanla bu pazarda rakipsiz hale gelmişlerdi.

Tokyo’da kurulan Mahalle-i İslâmiye Cemiyeti, Türk-Tatar topluluğunun toplantı ve ibadetlerini yapabilmeleri için 1931 yılında Mekteb-i İslamiye’yi inşa ettirmişti. Sadece bir ibadethane olmayan Mekteb-i İslamiye’de eğitim-öğretim de yapılıyor, Japonya’daki Türk-Tatarların ihtiyaç duyduğu kitaplar, giriş katındaki küçük matbaada basılıyordu.

Matbaa-i İslamiye’nin eski harf kalıpları, harf inkılabı yapılan Türkiye’deki bir gazeteden satın alınmış ve Uzakdoğu’daki basın faaliyetleri Arap harfleriyle yapılmıştı.

Matbaa-i İslamiye’de Japon Muhbiri adında aylık bir mecmua basılmaktaydı. Çeşitli programlar da düzenlenen Mekteb-i İslamiye’de, Türkçe, Tatarca, İngilizce ve Rusça eğitim alan çocuklar ilkokul müfredatındaki dersleri Japonca okumaktaydılar.

Günümüzde Tokyo’daki Türk-Tatarlarının son temsilcisi ve Tokyo Camii’nin son imamının oğlu olan Ramazan Safa Bey, kaderine terk edilen Mekteb-i İslamiye binasında yaşıyor. Tokyo’nun kenar semtlerinden birinde Tokyo Camii’nin bitişiğindeki binanın bir odasında bulunan tozlu eşyalar ise Türk-Tatarların geçmişe gömülen hatıralarını mırıldanıyorlar.
Bir Devrin Sonu
Japonya’daki Türk-Tatarlardan geriye sadece siyah beyaz fotoğraflar ve tozlu eşyaların kalmasına sebep olan gelişme Ayaz İshaki’nin ortaya çıkmasıyla gerçekleşecekti. 1933’te Tokyo’ya gelen Ayaz İshaki; Kobe, Osaka, Nagoya, Yokohama ve Tokyo gibi Japon şehirlerinde yaşayan Türk-Tatarların bölünmesine sebep olmuştu.

Aynı yıllar, Japonya’nın Çin ve Rusya Müslümanlarına nüfuz edebilmek için, topraklarında yaşayan ya da nüfuz edebildiği ülkelerdeki Müslümanları el altından desteklediği yıllardı. Kurbanali ve Abdürreşid İbrahim gibi kişileri finanse eden Japonya, Müslüman Türk-Tatarları kendi saflarına çekmek için Tokyo’da büyük bir cami yaptırılmasına ön ayak olmuştu.

Uzakdoğu’daki Türk-Tatarlar Tokyo’da büyük bir cami yaptırmış olmalarından evvel ilk olarak 1924’te Mançurya’da Minyıl Mescidi’ni inşa etmişler ve ardından Japonya’nın Kobe ve Nagoya gibi şehirlerinde de camiler inşa etmişlerdi. Nagoya Camii sonradan yıkılmış olduğu için yerinde aynı isimle sonradan yaptırılan bir cami inşa edilecekse de, Kobe Camii günümüze kadar ayakta kalmayı başaracaktı. 1935 yılında hizmete açılan ve inşaatı için Hint Müslümanlarının da maddi destek verdiği Kobe Camii, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki hava saldırıları ve sonraki deprem felaketlerinde yerle bir olan Kobe’de ayakta kalmayı başaran nadir yapılardan biriydi.

Geleneksel Türk motifleri taşıyan caminin bodrumları 1939 yılında Japon Deniz Kuvvetleri tarafından depo olarak kullanılmıştı. Japonya’nın diğer şehirlerinde yaşanan bu gelişmelerin parantezinde Tokyo Camii’nin Ekim 1937’deki temel atma merasiminde hazır bulunan Türk-Tatarların her biri, temele koyulan tuğlalara adlarını kazıyarak toprağa gömmüşlerdi. Yapımı kısa sürede bitirilen Tokyo Camii’nin açılışı 12 Mayıs 1938 tarihinde gerçekleşmişti.

İkinci Dünya Savaşı’ndaki hava saldırılarında fazla hasar görmeyen Tokyo Camii, 1950’lere kadar Japonya’daki Müslümanların buluşma noktası olmaya devam etmişti. 1950’li yıllardan itibaren başta Türkiye, Amerika ve Avustralya olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerine göç eden Türk-Tatarların ardından Japonya’daki hatıraları kendi kaderlerine terk edildi.

Türkiye’ye hibe edilen ve yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Tokyo Camii, 1983 yılında ibadete kapatılmış, yenisinin inşa edilebilmesi için Şubat 1986’da yıkılmasına karar verilmişti. İlk yapıldığı yerde, Türk mimarisine uygun ve önceki camiden kalan hatıraların sergilenebildiği bir yapıda Türkiye’nin öncülüğünde inşa edilen Tokyo Camii, 2000 yılı Haziran ayında yeniden ibadete açılmıştı.

Ve Nihayet…
13. yüzyılda Kore sarayında görev alan Türklerle başlayan Uzakdoğu’daki Türk tarihi, bölgenin ilim ve sanat hayatına çeşitli katkılarda bulunan Türklerin, Ortaçağ’ın sonlarında asimile olmalarıyla sonuçlanmıştı. 19. yüzyılın sonlarında Uzakdoğu’ya göç etmek zorunda kalan Türk-Tatarların zamanla bir cemiyet oluşturmalarıyla yeniden ortaya çıkan Türk varlığı, yaklaşık yarım asır sürmüştü.

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla aynı dönemde başlayan Uzakdoğu’daki Türk-Tatar topluluğunun faaliyetleri özellikle Japonlarca desteklenmiş, Japon devlet adamları Birinci Dünya Savaşı’nın ardından çoğunlukla Tokyo’yu, toprakları Rus işgaline uğrayan Türk ve Müslümanlar için yeni bir çekim merkezi haline getirmeye çalışmışlardı.

Japonya’nın Çin ve Rusya’ya karşı bir strateji olarak gördüğü Türk-Tatar Cemiyeti’ni destekleyerek Asya’ya açılma politikası her ne kadar 20. yüzyılda tam olarak netleşmişse de geçmişi çok daha gerilere gidiyordu. 1868’de Meiji ile başlayan dönemde iktidar, feodal beylerden imparatora geçerek merkezî bir yönetim başlamış, ülkenin dışa açılmasını da sağlayan bu kanlı geçiş ayrıca ilim, teknik, ticaret ve askerlik konularında modernleşerek Japonya’nın yeni bir güç olarak tarih sahnesine çıkmasını sağlamıştı.

Özellikle ekonomik alanda gerçekleşen ilerlemenin, beraberinde hammadde-pazar ihtiyacına sebep olması Japonya’yı bölgesindeki rakipleri olan Çin ve Rusya ile karşı karşıya getirecekti. Bu gelişmelerin sebep olduğu 1894-1895 Çin-Japon savaşı ve ardından 1904-1905 Rus-Japon savaşlarından galibiyetle çıkan Japonya, bütün dünyanın ve özellikle de Rusya mağduru milletlerin -Türkler ve Müslümanlar- dikkatini çekerek sempatisini kazanmıştı.

Japonya, bu başarılarıyla ayrıca Asya kıtasında yeni topraklar ve ekonomik ayrıcalıklar da elde etmişti. 1917 Rus İhtilâli sonrasındaki iç savaşta ABD, İngiltere, İtalya, Fransa ile birlikte Sibirya’ya asker çıkararak bölgedeki Beyaz Rus yöneticilerle temasa geçen ve verdiği destekle kendine bağlamaya çalışan Japonya, bu sırada Beyaz Rus ordularının safında bulunan Müslüman Türk-Tatar gruplarıyla da ilişki kurmuştu.

Ancak bu dönemde Türk-Tatarlarla kurulan münasebetlerin asıl kökleri, bölgesinde güçlü bir devlet haline gelmeye başlayan Japonya’nın bu süreçte tıpkı Avrupa’ya gözlemciler göndermesinde olduğu gibi Asya ana karasına da gezgin ve gözlemciler göndermesiyle başlamıştı. Japon gözlemcilerin seyahat ve gözlemlerinin ardından kurulan birçok dernek aracılığıyla özellikle Çin topraklarından istihbarat akışı sağlanmıştı.

Kültürel amaçlar için çalıştıkları imajı verilmiş olmasına rağmen Çin’in etnik unsurları ve bu unsurların dinî yapılarının anlaşılmasına çalışan bu derneklerin araştırmalarından sonra Çin yönetimleriyle sürtüşme hâlinde olan Müslüman Türk-Tatarların da bölgedeki muhtemel müttefiklerden olarak Japonya’nın tarafına çekilmesi gerektiği anlaşılmıştı.

Japon derneklerinin yaptıkları propaganda, Japon hükümetinin 1917 ihtilali sonrasında bölgede alenen kurduğu resmî ilişkilerin başlamasına kadar devam edecek, hatta bu diyaloga zemin hazırlayacaktı. Japonya’nın bölgeden çekildikten sonra dahi sürdürdüğü bu ilişkilerin devamında Müslümanların potansiyel gücü de Japon dış politikasını belirleyenlerce fark edilmişti.
Türk-Tatar topluluğunun dünya siyasetinin uzağında kaldığı için gürültüsüz gerçekleştiği sanılan yükselişini Rusya’ya karşı el altından destekleyen Japonya, Osmanlı Devleti’nin ardından sahipsiz bırakılan hilafetin kendi kontrolünde yeniden dirilebilmesi için Sultan İkinci Abdülhamid’in torunu Abdülkerim Efendi’yi 1931 yılında başlayan Doğu Türkistan ayaklanmasının başına geçirmeye de çalışacaktı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan evvel İngiltere’nin sömürgesinde yaşayan Güney Asya Müslümanlarına yönelen ve Orta Asya Müslümanlarına olan ilgisini kaybeden Japonya’nın Türk-Tatar topluluğuna verdiği desteği çekmesi, 20. yüzyılın başlarında Uzakdoğu’da parlak bir çıkış yapan topluluğun, buradaki kısa ama iz bırakan varlığının da sonu olmuş, Türk-Tatarlar İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra geride siyah beyaz fotoğraflar bırakarak sessiz sedasız 20. yüzyılın hatıralarına dağılmışlardı.

Kore’den Mısır Çarşısı’na...
Türk-Tatarlar, genellikle yerli halktan birini dükkânın başında bulundururdu. Kore’deki Türk-Tatarların önde gelen isimlerinden Abdulhak Numan’ın sahip olduğu Altay Terzilik, Seul’un en popüler terzi dükkânları arasındaydı. Abdulhak Numan’ın, vefatından önce eşini ve dükkânını, yanında çalışan Pak adında bir Koreliye emanet etmesi, Kore’den İstanbul’a uzanan bir hikâyenin de başlangıcıydı.

Abdulhak Numan’ın vefatından sonra Müslüman olan Pak, Şamil adını almış ve kendisine vasiyet edildiği gibi Nur Şemseddin Hayranoba’yla bir evlilik yapmıştı. 1943’te evlendiği Nur Şemseddin Hayranoba’yla Altay Terzilik’in başına geçen Şamil Pak, diğer Türk-Tatar tüccarlar gibi Kore’deki farklı şehirlerde şubeler açmaya devam edecekti.

Göçler sırasında Kore’yi terk etmek zorunda kalanlar arasında Şamil Pak ve eşi Nur Şemseddin Hayranoba da bulunuyordu. 1949’da ailesiyle Türkiye’ye yerleşen Şamil Pak, Mısır Çarşısı’nda “PAK” adını taşıyan bir kumaş dükkanı açmış, eşi Nur Şemseddin Hayranoba iki yıl sonra İstanbul’da vefat etmişti.

Ekrem Saltık
(Yedikıta Dergisi, 29. Sayı, OCAK 2011)

Kaynaklar: AKÇORA, İnayetullah, “Mukden Şehrindeki Tatarların Dini ve Milli Cemiyeti”. Kazan, No:7-8,Yıl:2, 1972, ss. 97-99; BEASLEY, William G., The Modern History of Japan. Praeger, New York 1974; DEVLET, Nadir, 1917 Ekim İhtilali ve Türk-Tatar Millet Meclisi: İç Rusya ve Sibirya Müslüman Türk-Tatarlarının Millet Meclisi 1917-1919, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1998; DÜNDAR, Ali Merthan ve Eriş, Mahir Ünsal, Japonya Tarih-i Siyasisi, Türk Japon Kültürünü Araştırma ve Dayanışma Derneği, Ankara 2007; DÜNDAR, Ali Merthan, Japonya’da Türk İzleri:Bir Kültür Mirası Olarak Mançurya ve Japonya Türk-Tatar Camileri, Vadi Yayınları, Ankara 2008; Panislamizm’den Büyük Asyacılığa:Osmanlı İmparatorluğu, Japonya ve Orta Asya, Ötüken Yayınları, İstanbul 2006; “Japonya Türk-Tatar Diasporası”, Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, Kasım 2004, ss.75-89; “Uzakdoğu’da İdil-Ural Türklerinin Yayın Faaliyetleri ve Tokyo Mahalle-i İslamiye Matbaası”, Türkoloji Dergisi, XVI., Ankara 2003, ss.103-116; ESENBEL, Selçuk and Inaba Chiharu, The Rising Sun and the Turkish Crescent: New Perspectives on the History of Japanese Turkish Relations. Boğaziçi University Press, İstanbul 2003; HUNTER, Janet E., Modern Japonya’nın Doğuşu 1853’ten Günümüze, Çev. Müfit Günay, İmge Kitabevi, Ankara 2002; İBRAHİM, Abdurreşid, Alem-i İslam ve Japonya’da İslamiyet’in Yayılması, Sadeleştiren: Ertuğrul Özalp, İşaret Yayınları, İstanbul 2003; ILGAR, İhsan, Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990;KURAT, A. Nimet,”Kazan Türklerinin Medeni Uyanış Devri”, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, XXIV(3-4), 1966, ss.96-194; KUSHNER, David, The Rise of Turkish Nationalism (1876-1908), Frank Cass, London, 1977; LANDAU, Jacob M., Pan-Turkism in Turkey: A Study of Irredentism, C. Hurst, London 1981; LEE, Hee-Soo (Cemil) ve İbrahim İlhan, Osmanlı - Japon Münasebetleri ve Japonya’da İslamiyet, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara 1989; Muhammed Ayaz İshaki Hayatı ve Faaliyeti, 100. Doğum Yılı Dolayısıyla, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1979; ÖZBEK, Nadir, “Abdürreşid İbrahim: İslamcı Bir Eylem Adamı”, Toplumsal Tarih, Sayı: 4-20, Yıl: 1995, s.7; ÖZCAN, Ömer, “Uzakdoğu’da İdil-Urallıların Varlık Mücadelesi”, Toplumsal Tarih, 8 Sayı:48, Aralık 1997, ss.39-43; RORLICH, Azade-Ayşe, Volga Tatarları, İletişim Yayınları, İstanbul 2000; SARAY, Mehmet, Doğu Türkistan Tarihi. Kitabevi Yayınları, İstanbul 1988; SAALER, Sven and Koschmann, J. Victor, Pan-Asianism in Modern Japanese History, Routledge, London and New York 2007; TÜRKOĞLU, İsmail, Sibiryalı Meşhur Seyyah Abdürreşid İbrahim, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara1997; USMANOVA, Larisa, The Türk-Tatar Diaspora in Northeast Asia; Transformation of Consciousness: A Historical and Sociological Account Between 1898 and the 1950s, Rakudasha, Tokyo 2007; ZENKOVSKY, Serge A., Pan-Turkism and Islam in Russia, Harvard University Press, Cambridge, 1960.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Miryokefalon Türkler için dönüm noktasıydı


(Bu resim Gustavo Tore tarafından yapılmıştır.
Miryokefalon zaferinde Türk askerinin pusudaki durumunu tasvir etmektedir.
Konya'da yapılan pusudaki başarı, İmparator Manuel'in umutlarını tüketmiştir.)

Malazgirt zaferimizin 939. yıl dönümünü kutladık. Malazgirt bize, Türkistan’dan sonraki yeni ana yurdumuz Anadolu’nun kapılarını açtı. Bizi Akdeniz’e, tarihimizde ilk defa açık denizlere çıkardı. Osmanlı Cihan Devleti’nin alt temellerini oluşturdu. Ama biz tarihçilerin 2. Malazgirt dediğimiz Miryokefalon zaferini bugün aydınlarımız, gençlerimiz, çocuklarımız bilmiyor. Miryokefalonsuz, bugün yaşadığımız coğrafyayı edinmemiz mümkün değildi.

17 Eylül 1176 Miryokefalon zaferinin 834. yıl dönümündeyiz. Türk milletine kutlu olsun! Zaferi bizim için kazanan Selçukoğlu İkinci Sultan Kılıç-Arslan‘ı (1116-1155-1192), eksiksiz bir saygı, sonsuz bir sevgi ile anıyoruz. Asker, hükümdar ve insan olarak yüce karakterine hayranlığımızı açıklıyoruz.

Miryokefalon, Eğridir Gölü’nün az kuzeyindedir. Tam yeri hakkında bu yörenin insanı olan Yk. Müh. Ramazan Topraklı bir kitap yayınladı: M.Savaşı, Ankara 2010.

Burada, 12. yüzyılın en büyük ve en önemli meydan muharebesi vuku buldu. En büyük ve önemli Avrupa ve Hristiyan devleti Bizans’ın, çok seçkin bir asker, devlet ve kültür adamı olan imparatoru Manuel Komnenos (1122-1143-1180), Anadolu Selçuklu sınırını geçti. Miryokefalon geçidine geldi. İkinci Kılıç-Arslan ve Türk ordusu burada idi. Türk’ün geleceğini belirleyen meydan muharebesi burada oldu. Kaybetse idik, düşman, taht şehrimiz Konya’ya gelecek, bizi Anadolu’da sürebildiği kadar doğuya sürecekti. Malazgirt’ten tam 105 yıl sonra, devletimizin geleceği kararacaktı. Avrupa’da bizim Selçuklu devletimize çoktan Türkiye (Turchia) demelerine rağmen, Anadolu’ya gelen Türk nüfusu ile yerli halk henüz dengede idi.

O çağda Bizans (Doğu Roma) imparatorluğu, Anadolu’nun kalın şerit hâlinde istisnasız bütün sahillerini, Balkanlar’ı, Kıbrıs ve Girit’i, Güney İtalya’yı içeriyordu. İmparator Manuel’in ordusunda Macar, İtalyan, Fransız, Sırp, hattâ Türk (Gök Tanrı dininden Peçenek) yardımcı birlikleri bulunuyordu. Türkleri Anadolu’dan atmak üzere, Kılıç-Arslan’ın 60.000 askerden oluşan ordusu ile karşılaştı.

BİZANS SARAYINA ZİYARET
İkinci Kılıç-Arslan, Yunanca, Farsça, Arapça’ya vakıftı. İmparator Manuel’i yakından tanıyordu. Şahsen dosttular. İmparator’u Bizans (İstanbul) şehrinde ziyaret etmiş, 3 ay sarayında kalmıştı. Böylesine bir ziyareti hayal bile etmeyen -o çağda Hristiyan dünyasının en medenî ülkesi olan- Bizans’ın İmparatoru, sarayına şeref veren Kılıç-Arslan’ın her öğün yemeğini altın tabaklarla göndermiş ve hiçbir öğün tabakları geri almamıştı. Bizans’ın haşmetini büyük rakibine göstermek için elinden geleni yapmıştı.

Şimdi Sultan Kılıç-Arslan, Miryokefalon’da mağlûp Bizans ordusunun karşısında idi. Manuel’i esir alarak prestijini kırmak istemedi. Zaferi kazandığı an, çepeçevre kuşattığı Bizans ordusunun çekilip gidebilmesi için, ordumuzun bir kanadını açtı ve düşman rahatça geçti. Hâkanımız, bu coğrafyada beraber yaşayacağımızın idrakinde idi. Zamanının medenî seviyesinin çok üzerinde idi. Mağlûp ve ağır zayiat veren İmparator, saflarımızı selâmlayarak çekilip gitti.

Kılıç-Arslan, Mısır-Suriye sultânı Selâhaddin Eyyubî ve Almanya İmparatoruFriedrich Barbarossa başta, belli başlı hükümdarlara zafer-nâmeler göndererek Miryokefalon’u anlattı (buna rağmen Barbarossa, 3. Haçlı Seferi başkomutanı sıfatıyle üzerimize gelerek topraklarımızda can verecektir).

“DUÂNIZLA KAZANDIM”
Zaferden sonra Sultan Kılıç-Arslan, taht şehri Konya’ya geldi. Büyük törenle kutlamaları kabul etti. Süryânî Patriki de kendisini kutlayınca “Duânız berekâtıyle kazandım!” dedi. Dünya tarihinde, hele Orta Çağ’da telaffuz edilmiş en derin manalı, insanlık tarihinin parıltılı tezahürlerinden bir cümledir. Atalarımızın ne yüce bir kültür ve siyaset çizgisine eriştiklerinin göstergesidir. Ancak kendi pozisyonundan ve inancından emin ve müsterih bir insanın söyleyebileceği bir sözdür. Oğuz‘luktan -Müslüman olarak- hızla Türkmen ve oradan aynı hızla yüksek yerleşik uygarlığa geçerek Türk olabildiğimizin kanıtıdır. Böylesine bir hızla bin yıllık Anatolia’ya Avrupa’da Türkiye dedirttiğimiz âşikârdır. Böyle bir cümleyi, karşıt bir dinin en yüksek ruhanisine söyleyebilecek devlet başkanının bugün bile dünyamızda varlığından şüphe ederim.

Bizans, Orta Anadolu’yu Türklerden geri alabilmek için bir asırdır fırsat buldukça nice teşebbüsler yapmıştı. Miryokefalon’da Bizans’ın bu ümidi söndü. Sultan Kılıç-Arslan, torunu Büyük Alâeddin‘e (1192-1219-1237), Anadolu’yu, dünyanın o asırdaki en müreffeh ülkesi hâline getirebileceği zemini, Miryokefalon zaferi ile hazırladı.

Yılmaz Öztuna
(Türkiye, 18.09.2010)

23 Eylül 2010 Perşembe

15.asrın büyük astronomu Ali Kuşçu


(Ali Kuşçu'yu, yayınladığı bir kitabı Fatih Sultan Mehmed'e verirken gösteren bir minyatür)

Ali Kuşçu, Uluğ Bey'in saltanatı zamanında Semerkand'da ilim tahsilini tamamladı. Uluğ Bey, Kadızade'i Rumi, Gıyaseddin Cemşid, Muinüddin Kaşigibi alimlerden astronomi ve matematik öğrendi.

Fatih Sultan Mehmed Han'ın daveti üzerine geldiği İstanbul'da çok büyük rağbet gördü, hürmet ve ihsanlara nail oldu. Kendisine Ayasofya müderrisliği verildi. Sultanın desteği ile çok sayıda eser telifine muktedir oldu. Fatih Sultan Mehmed Han'ın Otlukbeli seferinde yoldaşı oldu ve sefer esnasında "er Risaletü'l-Fethiyye"yi yazdı. Hicri 879 Şaban-ı Şerifi'nde İstanbul'da vefat etti. Kabri Eyüp civarındadır.

Osmanlı Devleti padişahı II. Mehmed adına kurulan müessir ilk Osmanlı Üniversitesi olan Fatih Medresesi'nin (Sahn-ı Seman) kuruluş akademik müfredatını kaleme almıştır. Hoca Sinan Paşa, Molla Lütfi, Mirim Çelebi(Mahmud B. Muhammed B. Musa Kadızade) gibi alimler onun derslerinde bulunmuş ve yetişmişlerdir.

Ali Kuşçu'nun soyundan olanlar 18. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı Devletinde önemli devlet görevlerinde bulundular. Torunlarından olanEbussuud Efendi ve Mirim Çelebi ile onların çocukları şeyhülislam, kazasker, müderris gibi görevlere gelmişlerdir.

Ali Kuşçu'dan sonra Osmanlı Türkçesi dil olarak tüm İslam dünyası için bilim dili olmuştur. Farsça ve Arapça önemini bu dönemden sonra kaybetmiştir.

Risale Fi'Hey'e (1457 yılında Semerkand'da, Farsça olarak yazmıştır) Osmanlı İstanbul Mühendishanesinde (İstanbul Teknik Üniversitesi) XIX. yüzyıl başlarına kadar temel ders kitabı olarak okutulmuştur.

Osmanlı Medreselerinde matematik ve diğer fen bilimleri derslerinin okutulmasında çok büyük rolü olmuştur.

19 Eylül 2010 Pazar

suleymaniye-camii

Büyük üstad Mimar Sinan'ın eserlerinin sırlarını biliyor musunuz?

Süleymaniye'nin dört kubbesi neyi temsil ediyor? Camii'nin inşaasına neden ara verilir? İran Şahı'nın gönderdiği mücevherler nerede? Kandilde yanan isler ne işe yarıyor? İşte Sinan'ın eserlerine gizemli yolculuk...


Mimar Sinan, bir gün, dostlarından ve devrinin şair ve ediplerinden Mustafa Saî Çelebi’ye gelerek, “Çok kocadım. İsterim ki, öldükten sonra adım unutulmasın. Hizmetlerim anılıp hayırla anılayım. Anlatacağım hatıralarımı nazım ve nesir diliyle yazar mısın?” der.

Bunun üzerine Çelebi, Mimar Sinan’ın anlattıklarını yazmaya başlar ve küçük bir kitap ortaya çıkar.

Saî Mustafa Çelebi’nin Mimar Sinan’ın ağzından kaleme aldığı, “Tezkiretü’l Bünyan” ve “Tezkiretü’l Ebniye” adını verdiği ve günümüzde ‘Yapılar Kitabı’ adı altında toplanarak yayımlanan bu eseri, büyük ustanın yaşam öyküsünü, eserlerinin envanterini ve kendi dönemine ait gözlemlerini içeriyor.

Mimar Sinan’ın yaşantısına dair birçok ayrıntıyı, eserlerini, döneminin insanları hakkındaki düşüncelerini bu kitap ile, Sinan’ın kendi ağzından öğrendiğimiz gibi, Süleymaniye Cami’nin sırlarını da belli ölçülerde, bu kitapta bulabiliyoruz.

Mustafa Saî Çelebi’nin ‘Yapılar Kitabı’nda Süleymaniye ile ilgili çarpıcı bölümler yer alıyor.

Cami’ndeki akustik sorununun çözümüyle ilgili rivayete dayanan hoş bir hikâye var:

Cami inşa edilirken, Sinan’ın mihrapta nargile içtiği söylentisi yayılır. Söylenti padişaha kadar ulaşır.

Kanunî, bu söylenenlere inanmak istemese de bir gün ansızın inşaata baskın yapar. Bakar ki, Sinan gerçekten mihrapta nargile tokurdatıyor.

“Mimarbaşı, camide nargile içilir mi, sen bu işi yapmazdın, nedir bunun hikmeti” diye sorar.

Sinan şöyle cevap verir: “Sultanım, dikkat edin nargilemde tömbeki, tütün yoktur. Sadece suyun fokurdamasından meydana gelen sesin cami içerisinde dağılımını kontrol ediyorum. Buradaki suyun sesi caminin her tarafına eşit yayılırsa, yarın burada Kuran okuyacak olan hocanın sesi de 60-70 metreye kadar toplanan cemaat tarafından duyulacaktır. İşte bu yüzden, akustiği kontrol ediyorum.”

Süleymaniye Camii'nin ayrıntılarına inildikçe insanı büyüleyen pek çok özelliği ortaya çıkıyor.

Caminin temelleri atıldıktan sonra, temelin iyice oturması ve sonradan bir çöküntü olmaması için, inşaata bir süre ara verildiği belirtiliyor.

Ağır masraflar yüzünden caminin yapımına ara verildiğini zanneden İran Şahı Tahmasp Han, inşaatın devamı için, kıymetli mal yüklü bir kervanı ve içi değerli taşlarla, mücevherlerle dolu bir kutuyla, bu hediyeleri göndermesinin sebebini açıklayan bir mektubu Kanunî’ye yollar.

Bu mektuba sinirlenen padişah, malları elçinin gözleri önünde bahşiş olarak dağıtır ve kutuyu Sinan’a vererek içindeki mücevherleri yapının taşlarına karıştırmasını buyurur.

Mimar Sinan, değerli mücevherleri minarelerden birinin taşları arasına maharetle yerleştirir. Güneş ışığında pırıl pırıl parladığı için bu minareye ‘Cevahir Minaresi’ adı verilir. Evliya Çelebi zamanla sıcaktan bozulduğunu ve taşların pırıltısının kaybolduğunu belirtir.

Süleymaniye’nin dört minaresi İstanbul’da yaşamış dört büyük hükümdarı; Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman’ı ya da camiyi yaptıranın İstanbul’un fethinden sonraki dördüncü padişah olduğunu temsil eder.

KANDİLLERİN İSİNDEN MÜREKKEP

Caminin içinde yanan yaklaşık 250-300 kadar kandilin isi, yukarıdaki bir akımla kapı üstündeki dört pencereden is odasına çekilirdi. Kitap yazımında ve hattatlıkta kullanılan mürekkebin en güzeli bu isten elde edilirdi.

Halen Süleymaniye Kütüphanesi’nde mevcut olan bazı kitapların bu isle yapılan mürekkeple yazıldığı belirtiliyor.

Öte yandan bazı kaynaklarda, 1950'li yıllarda inşaat mühendisi, mimar ve jeofizikçilerden oluşan bir Japon heyetinin Türkiye'ye geldiği ve Türkiye'deki bazı tarihi yapıları inceledikleri söyleniyor.

Japon heyetinin Ayasofya’yı, Yerebatan Sarnıcı'nı gezdikten sonra sıra Sinan'ın kalfalık eseri Süleymaniye Camisi ile mimar Sedefkar Mehmet Ağa'nın eseri olan Sultanahmet Camisi'ne gelerek incelemelerde bulunduğu söyleniyor. Japonların, camilerde kullanılan sistemden esinlendikleri iddia ediliyor.

SELİMİYE CAMİİ EFSANELERİ

Selimiye'nin uzun yıllar boyunca süregelen, kulaktan kulağa, nesilden nesile aktarılan hikayeleri günümüze kadar söylenegeliyor. İşte Selimiye Camii efsaneleri:

Hz. Muhammed'i (S.A.V) rüyasında gören padişah II. Selim, Peygamberin emri üzerine onun rüyada işaret ettiği, bugünkü cami alanının bulunduğu yere bir cami yaptırmaya karar vermiştir.

Koca Sinan, ustalık eserimdir, dediği bu yapının inşaatına başlamadan önce, inşaatta kullanacağı bütün taş malzemeyi araziye yerleştirmiş. İki yıl süresince tonlarca taş zeminin üzerinde beklemiş.

Mimar Sinan, Selimiye'nin zeminini önceden sıkıştırarak,bu şekilde zeminin oturmasını sağlamış. Böylece iş bittikten sonra oluşacak çatlama ve kaymaların önüne geçilmiş.

SELİMİYE İLE İLGİLİ SÖYLENCE

Selimiye Camii ile ilgili bir diğer söylence ise şöyle: "Cami kubbesi tektir çünkü Allah birdir. Camisi pencereleri beş 343.0 Kademelidir; çünkü, İslamın şartı beştir. Vaaz kürsülerinin dört oluşu 344.0 İslam'da dört mezhebin varlığına işaret eder. Selimiye Külliyesindeki 345.0 32 kapı, İslam'ın 32 farzıdır. İki minarede toplam altı yol oluşu, 346.0 Imanın altı şartını işaret eder."

MİHRİMAH SULTAN CAMİ'NDEKİ KUYULAR

Mimar Sinan'ın, Kanuni Sultan Süleyman'ın kızına aşkını anlatmak için yaptığı Mihrimah Sultan Camii'nin 10 yıldır süren bakım ve onarım çalışmaları sırasında, ünlü mimarın bir mühendislik sırrı daha gün yüzüne çıkıyor.

16. yüzyılda inşa edilen Mihrimah Sultan Camisi, dönemin üç padişahına mimarbaşılık yapan Mimar Sinan tarafından Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan adına 1562-1565 tarihleri arasında inşa edildi.

1999'daki depremde gördüğü hasar nedeniyle restorasyon çalışmaları gerçekleştirilen caminin etrafında yüzden fazla kuyu bulunduğu tespit ediliyor.

Uzmanlar, Mimar Sinan'ın, eski İstanbul'un en yüksek tepesine inşa ettiği Mihrimah Sultan Camisi'nin zeminindeki su dengesini sağlamak için temelin etrafına kuyular açtığını, böylece temeli korumaya aldığını belirliyor. (Yeni Şafak- 13.03.2010)

Nilüfer Şensöz/Sabah