Dünya Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2018 Cuma

Antik Mısır Matematiği ve Mısır Medeniyetinin Matematiğe Katkıları

“Sayı saymayı nasıl öğrendik? Sayılar nerden geldi? Neden bir diye adlandırdığımız rakam kare şeklinde gösterilmedi?” bunun gibi birçok soru gelebilir aklınıza… Bizler matematiği çok iyi yapabiliriz fakat geri plandaki temel tarihi es geçemeyiz. Sayıların dünyasına kendini kaptırmış birçok araştırmacı gün yüzüne çıkardığı esrarengiz belgelerle sayı şekillerinin temelinin nasıl oluşturulduğu sorusuna cevap vermemizi kolaylaştırdı. Özellikle Maya ve Babil uygarlıklarının sayıların gelişimi ile ilgili yaptığı çalışmalardan gün yüzüne çıkanlar bizlerin kafasında bazı şeylerin netleşmesini sağladı. Eski çağlarda insanlar sayma işlemini birebir eşleme yöntemi ile yapmaktaydı.
Özellikle arkeologların mağaralarda ve odun parçaları üzerinde buldukları çalışmalarda insanların herhangi bir şeyi saymak için her bir nesneyi karşılayacak bir çentik veya iz bırakırlardı. Özellikle eskiden insanlar hayvanlarını saymak için her bir hayvanı karşılayacak şekilde mağara duvarlarına kesikler atıp eksik olan hayvanlarını bu şekilde anlayabiliyorlardı. Çok çok eskiden ne kadar duvarlara ve odun parçalarına birebir eşleme yapılsa da Mısır medeniyeti matematiğin temellerini atmayı başarmıştır. Birebir eşlemeyi es geçip sayıların değerlerine karşılık bir nesne tanımlamışlardır. Hemen aşağıda da vereceğimiz üzere Mısır medeniyeti ile başlayan sayıya karşılık nesneler kuralı binlerce yıl süregelmiştir. Gördüğünüz gibi basamak ayrılırken üçlü bir sistem yerine ikili bir sistem tercih ediliyor. O dönem bu tarz bir sistemin kullanılması yılın kış ve yaz biçimde zamanın öğlen ve akşam biçiminde 2’ye ayrılması ile yakından ilişkili olduğunu görebiliriz. Hesaplama yaparken hata yapılmaması adına ikili bölüğü kullandıklarını söyleyebiliriz.
mısır matematiği
Özellikle Mısır matematiğine ilişkin bulgularımız “Papirüs” dediğimiz el yazmaları ile günümüze kadar ulaşmaktadır. En önemli ve en eski papirüsler üç döneme ayrılmaktadır. M.Ö. 1900 – 1800 yıllarına ait Kahun ve Berlin papirüsleri ile, M.Ö. 1700 ile 1600 yıllarına ait Hiksoslar Devrinden M.Ö. 1788-1580 kalma Rhind ve Moskova matematik papirüsleridir. İşte Mısır matematiğine dair tüm bildiklerimiz papirüsler, kil tabletler ve tahtanın üzerine yazılmış yazılardan ibarettir.
Mısır Medeniyetinin Matematiğe Katkıları
Mısır Medeniyetinde rakam ve sayılar bazı sembollerin yan yana gelmesiyle ortaya çıkıyordu. Hemen bir önceki sayfadaki Mısır sayı sistemine baktığınızda 1 için yukarıdan aşağıya çizilmiş bir çizgi, 10 için bir at nalı, 100 için çengele benzeyen bir nesneler kullanılmış, herhangi bir sayıyı yazmak için ise yine günümüzdeki gibi sağdan sola doğru bir biçim kullanılmıştır. Ama bu sayı sisteminde bir sorun vardı. 1 milyondan daha fazla olan sayılar ifade edilemiyor bu sayılar için “Şaşkın adam” sembolü kullanılıyordu. Yani 1 milyon ile 15 milyon sayılarını anlamak imkansız bir durum oluyordu. Mısır Medeniyetine ait bu sayı sistemindeki diğer bir karmaşa ise 123 sayısını yazdığınızda 231 ve 321 sayılarına da denk gelen aynı yazım biçimi olduğundan sayıyı yazan kimsenin hangi rakamı gösterdiği imkansız oluyordu. Çünkü yukarıdaki bu üç sayının Mısır sayı sistemine göre yazımı aynıydı. Tabloyu incelediğinizde 6 sayısını ifade etmek için 6 tane çubuk kullanmanız gerekiyor. 95 sayısını ifade edebilmeniz için toplam 18 999 sayısını ifade etmek için ise 27 ayrı şekil kullanılması gerekmektedir. Sizin de tahmin edeceğiniz üzere 13493 gibi bir sayıyı yazmak çok güç.
mısır sayı sistemi
Bu sayı sisteminde 10’luk sistem mevcuttu. Herhangi bir grupta bulunan 10 nesne başka bir sembolle gösterilmekteydi. Mesela 10 sayısına baktığınızda yüksük kemiği ile gösterilmesi gibiydi. Yani 9 tane dik çizgiden sonra ( ki bu 9 rakamını gösteriyordu ) attığınız bir çizgi 10’luk sisteme geçeceğinden dolayı farklı bir sembole tekabül edecektir. Bu ise sayı sistemindeki karışıklığı azaltmıştır.
Matematiğin yazılı döneminin ilk dönemi olan Mısır ve Mezopotamya dönemi birçok matematiksel bilginin tavan yaptığı dönem olduğu biliniyor. İşte günümüze gelen ve o çağlarda Mısırda yapılan matematik hakkında bilgi almamızı sağlayan iki adet papirüs ünlü İskoç Antikacı A. Rhind tarafından gün yüzüne ulaştırılmıştır. İşte bahsettiğimiz tüm bu sayı sistemlerinde bu papirüslerin detaylı okunması ile bilgi aldık. İlk papirüs olan Ahmes veya diğer adıyla bilinen Rhind papirüsü Mısır’ın en önemli matematikçisi olan Ahmes tarafından kaleme alınmıştır. Ahmes, Mısır hükümetinin görevlendirdiği bölgedeki arazileri ölçen bir geometriciydi. Geometri bilgisi iyi olduğu kadar matematiksel aritmetik yeteneği de üst düzeydeydi. Zaten kendi adıyla anılan papirüs kağıdında da pi sayısıyla ilgili yaptığı çalışmalar bu söyleneni desteklemekteydi. Yaklaşık 6 metre uzunluğunda ve 35 cm genişliğinde olan bu papirüsün yazılma amacı sadece insanlara matematik öğretmektir. Çok zor olmayan henüz ortaokul matematik bilgisine sahip bir insanın bile çözebileceği bu problemler matematik günlük hayatı kolaylaştırmak içindir ifadesi için yazılmıştır. İçinde faiz problemleri, temel kesir problemleri (mirasları paylaştırmak adına) ve geometrik şekillerin çevre ve alan kuralları basit düzeyde anlatılmıştır. Ahmes papirüsün hemen sağ alt tarafına da pi sayısının yaklaşık değerini hesaplama gayretine girmiştir. Rhind papirüsünü bulan Antikacı H. Rhind adıyla anılan bu papirüs İngiltere müzesinde sergilenmektedir. M.Ö. 1900’lü yılların matematiğini anlatan bu papirüs ile birlikte yeni bir papirüs olan Moscow papirüsünün bulunmasıyla insanoğlunun matematiğe olan bakış açısı değişti. Burada sorusu olan yok sanırım. Asıl ilginç olan şeylere henüz başlamış değiliz.
antik mısır sayı sistemi
Hani Moscow papirüsü dedik ya! İşte bu papirüs M.Ö 1600’lü yıllarda yazıldığı anlaşılan biraz daha zor bilgiler içeren ikinci en önemli matematik belgesidir. Bu papirüs belgesinde de toplam 25 soru bulunmaktadır. Bu sorular hemen hemen Ahmes papirüsündeki gibi zorluk düzeyine sahip olsa da 2 soru çok zor ve şaşırtıcıdır. Çünkü dönemin matematiksel bilgi düzeyi göz önüne alındığında bu soruyu sormanın imkansız olduğu görülmektedir. İlk soru bir düzlem ile kesilen piramidin hacminin nasıl bulunacağı üzerineydi. Piramit ile ilgili soruların sorulması o dönemlerde yapılan piramit şeklindeki anıt mezarların biçimsel detaylarını oluşturmak amacıyla sorulmuş olma ihtimali çok yüksek gözükmektedir. Diğer soru ise ilkinden biraz daha zor gibi gözükmektedir. Herhangi bir doğrunun bir küreyi kesmesi ile oluşan bölünmüş küre parçasının hacminin nasıl hesaplanacağı üzerineydi. Moscow papirüsünü incelediğimizde bu iki sorunun da çözümünün doğru bir biçimde çözüldüğünü görebiliriz.
Bu papirüsler matematikçiler tarafından detaylı bir şekilde incelendiğinde Mısır medeniyetinin matematiğinin zirvede olduğunu görmüşlerdir. Sürekli yuvarlak nesneler çizip bunların çevresi ve çapı arasındaki bağıntıyı takıntı haline getiren Mısırlılar pi sayısının varlığını ilk bulan medeniyet olarak tarihe geçmişlerdir. Mezopotamya’da yapılan matematik Mısır matematiğine göre daha anlaşılır ve daha çok yazılı kaynakla o dönemin şartlarını anlamaya yetmiştir. Mezopotamya’da kullanılan yazılı belgeler papirüs yerine “kil tablet” diye adlandırdığımız balçık ve çamurdan yapılmış yüksek sıcaklıkta pişirilen ve uzun süre korumaya bırakılan 30 cm genişliğinde yazılı belgeler mevcuttu. İstanbul başta olmak üzere Berlin, Moskova, İngiltere, Yale gibi birçok kentin müzesinde sergilenmektedir. Çıkarılan 2000’nin üzerindeki kil tabletlerden sadece 500 kadarında matematiksel bilgiye ulaştığımızı söylemekte fayda var. Bu bölgelerdeki matematik ( Mezopotamya matematiği ) Mısır matematiğinden daha ileri bir seviyede olduğu net gözlemlenmektedir. Söylemiştik ya Mısır matematiği ortaokul matematiği düzeyindedir diye Mezopotamya matematiği ise lise matematiği düzeyindedir. Onlar Mısır matematiğini çok iyi bildikleri gibi ek olarak bazı polinomların çözümlerini, köklerinin bulunmasını ve yeni bir sistemin nasıl yazılacağını biliyorlardı. Ek olarak “Pisagor! Teoremi” diye adlandırılan dik üçgenin kenarları arasındaki bağıntıyı veren formülü de çok iyi bir şekilde kullanabilmekteydiler. Zaten derin araştırmalar yaptığımız zaman Pisagor’un bir dolandırıcı olduğunu (bu noktada birçok matematikçi Pisagor’un kendinden yıllar önce bulunan birçok teoremi kendi adını kullanarak yayınlandıklarını söylemektedir.) görmekteyiz. Mısırlılar pi sayısının varlığını bulmalarına rağmen yukarıda da bahsettiğimiz üzere ellerine aldıkları tüm çemberlerin çevrelerinin çapları ile ilişkili olduklarını görmüşlerdir. Ama bu sayının kaç olduğunu bir türlü hesaplayamamışlardır.
Mezopotamya’da ise pi sayısı için karesi 10 olan sayı tanımı yapılmış ve daha sonra bir sayının karesinin nasıl alınacağı öğrenilince 3.15 gibi profesyonel bir sonuç bulmuşlardır. Mısır ve Mezopotamya matematiğinde formül, teorem ve ispat gibi pür matematik terimleri yoktu. Matematiği kullanmalarının sebebi ise hayatı kolaylaştırmaya yönelikti. Geometrik çizimler hariç (bunlara ispat diyen matematikçi kesimi de mevcuttur.) sayısal anlamda bir ispata gerek duymamışlardır. Günlük hayatın bir parçası, bir gereksinimi olarak doğan matematik miras, inşaat, dini ve milli günleri belirlemede, deniz yolculuklarında yön tayini, tarıma uygun bölgelerin şekillerinin çıkarılması gibi birçok ihtiyacın sonucunda doğmuştur. Zaten “Matematik nasıl ortaya çıkmıştır?” şeklinde bir soru sorarsak bunun cevaplarından ilki hemen yukarıda saydığımız nedenlerden dolayıdır. Bu dönemi bitiren Pers imparatorluğunun istilası ile bir matematik dönemi kapanmış matematiğe dair çalışmalar uzun süre sessizliğe gömülmüştür.

23 Nisan 2012 Pazartesi

Tarihi şekillendiren iki adam


Avrupa tarihini biçimlendiren iki olay tam 215 yıl arayla 2 Nisan’da meydana geldi. Önce Justinyen tahta çıktı, iki asır sonra Şarlman dünyaya geldi.

Önce; 527 yılının 2 Nisan’ında Doğu Roma tahtındaki Makedonyalı Justin’in yeğeni Justinyen, Roma imparatoru olarak taç giydi. Ve her yönüyle gerçekten Roma imparatoruydu. Hayatı Konstantin’in başkentini istilaya yeltenen kavimleri sindirmekle geçti. 1000 sene boyu insanlığı büyüleyecek en büyük yapı Ayasofya onun zamanında ortaya çıktı. Türkiye bu eserin 1500’üncü yılını kutlamak için şimdiden faaliyete geçmelidir. Aksi takdirde başkaları bizim hoşlanmayacağımız çiğ haykırışlarla bu kutlamayı yaparlar.

Justinyen, Roma hukuk düşüncesinin ürünlerini emirname ve kararları bir arada topladı, asıl önemlisi o hukukun zihniyetini ve temel prensiplerini ortaya koyduğu eseri (“Institutiones”) zamanın büyük hukukçularına hazırlattı. Yunancayı ve Yunan felsefesini sevmedi. Latinceci idi, o dili severdi ve Yunancaya zorunluluk halinde başvururdu. Roma’nın kopan batı yarısının barbar kavimlerden temizlenmesi için Belizarius başta, komutanlarına başarılı seferler tertip ettirdi. İspanya, kuzey Afrika ve İtalya’da geniş eyaletler (ekzarhlıklar) ele geçirerek eski klasik imparatorluğu bir ölçüde diriltti. Bugün insanlar İtalya’nın kuzeyi sayılacak bölgede Ravenna’da St. Vitale kilisesinde Justinyen’ın Theodora’nın ve imparatorluk erkânının mozaik portrelerini hayranlıkla seyrediyorlar.

Kendisinden sonra doğuda ve batıda birleşen imparatorluk aynı ihtişamı sürdüremedi, erimeye başladı, hatta mimarisi dahi eski teknik ve üslubu koruyamadı.

Şarlman herkesi etkileyen bir hükümdardı
215 yıl sonra, 742’de modern Batı Avrupa’yı yaratacak olan Karolenj hanedanından Karl doğdu; babası ve kardeşinin ölümünden sonra bugünkü Fransa ve Belçika toprakları onun hükmüne kaldı. Hıristiyanlığı yayacak fetihlerini doğu Avrupa’da Saksonya, Polonya ve Bohemya’ya kadar götürdü. İtalya’ya girdi. Kuzey İtalya’nın yani Lombardia’nın demir krallık tacını Frank tacı ile birlikte başına geçirdi. 800 yılında ise Roma’da Papa ona imparatorluk tacını giydirdi, artık unvanıyla Büyük Karl’dı.

Justinyen’in etki ve yetki ile temsil ettiği son Romalılığın yanında o zamanki kırsal Avrupa’da bir Romalılık daha ortaya çıkmıştı. Bu devletin yapısı, toplum sistemi hatta kilisesi Hıristiyanlığın içinde biçimlendiği o eski Roma’yı temsil edecek bir yapı değildi. Ama modern Avrupa’yı bu kırsal imparatorluk şekillendirecektir.

Şarlman boyuyla posuyla, sesiyle, zamanının köylülerini ve az sayıdaki şehirlilerini, okuma yazma bile bilmeyen baronlarını imparator olarak etkileyecek bir görünümdeydi. İmparatorun kendisi de doğru dürüst okur yazar değildi. Helen dünyasının ve kültürünün devam ettiği Doğu Roma’nın aksine Avrupa’nın bu kısmına klasik Helenizm daha uzun zaman uğramayacaktır. İmparatorun bugünkü Aachen (Aix la Chapelle) yani başkentindeki büyük katedralde Bizans imparatorlarının Ayasofya’daki localarını andıran bir tahtı vardı. Doğudaki imparatorlukla tek benzerlik buydu; o imparatorluk locası dahi papalarla imparatorlar arasındaki kavgadan sonra katedrallerde görünmez oldu. Yalnız bir nokta çok önemlidir. İmparatorun bile iktidarının sınırlı olduğu bu dünyada yönetenlerin arasında bir hiyerarşi teşekkül etti, kilise ile devlet arasında otorite alanları tespit edildi. Roma’nın kontratlara (yani akitlere) dayalı hukuk düzeni bu fakir ve iptidai dünyada doğudaki parlak imparatorluktan çok daha uygun bir gelişme ortamı bulmuştu. Daha önce Şarlman, Martel Poitiers’de İspanya Endülüs Araplarını durdurdu.

O zaman birisine söyleseniz “Saçmalama kahin” diye terslenirdiniz ama modern dünyayı doğuran alan da Pirenelerin kuzeyindeki Avrupa kuzey İtalya, Balkanların ve Vistula nehrinin batısı oldu. Bu 215 senenin içinde doğuda bugünkü dünyanın en önemli bir parçası İslamiyet’te ani bir serpilme ve yayılma gösterdi. Açıkçası halen yeni bulgular ve yeni yorumlarla en çok araştırmamız ve öğrenmemiz düşünmemiz gereken, 500 ila 800 arasındaki bu üç yüz senedir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 01.04.2012)

Tarihi Değiştiren Olaylar"dan alıntılar

1: Berlin Duvarı

"Sayın Genel Sekreter Gorbaçov, eğer Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa için barış ve refah arıyorsanız, eğer liberalleşme istiyorsanız, bu kapıya gelin! Bay Gorbaçov, bu kapıyı açın! Bay Gorbaçov, yıkın bu duvarı!"
ABD Başkanı Ronald Reagan, 1989'da Batı Berlin'deki Brandenburg kapısı önünde yaptığı konuşmada dünyaya (Ruslara!) sesleniyor.


Doğu Alman askerlerinin gözetiminde Berlin Duvarı inşa ediliyor.
Fotoğraflar için: http://www.cs.utah.edu/~hatch/berlin_wall.html


18 yaşındaki Doğu Alman vatandaşı Peter Fechter duvarı aşıp batıya kaçmaya çalışırken Doğu Alman sınır muhafızları tarafından yakalanıp duvar dibinde kurşuna dizildi. Fechter'in bu fotoğrafı 17 Ağustos 1962'de dünya basınına düştü.

Ali Çimen
(Tarihi Değiştiren Olaylar, Timaş Yayınları,
Mart 2007, İstanbul, Sf.253, 256, 261.)
 

2: Nürnberg Mahkemeleri

Hitler'in sağ kolu Hermann Göring, Nürnberg'de yargılanan en yüksek dereceli Nazi subayıydı. Mahkeme boyunca yeri geldiği zaman kahkahalar atarak mahkeme heyetiyle psikolojik savaş yapmış, son ana kadar haklı olduklarıno savunmuş, idam cezasına çarptırıldığını öğrendikten sonra da hücresinde sakladığı siyanürlü ampulü ısırarak intihar etmişti.

"Dünyadaki tüm insanlara sesleniyorum. Böyle bir şey bir daha asla olmamalı. Kurtardığımız insanların yüzünü gördüm. Cehennemden gelmiş gibiydiler."
Anatoly Shapiro
Auschwitz toplama kampını Almanlardan Alan Kızıl Ordu subaylarından

"İdam...İdam...Desenize güzel hatıralarımı kaleme alamayacağım!"
Nazi Dış İşleri Bakanı Joachim von Ribbentrop
(Nürnberg Mahkemeleri'nde idam cezasına çarptırıldıktan sonra)

Ali Çimen
(Tarihi Değiştiren Olaylar, Timaş Yayınları,
Mart 2007, İstanbul, Sf.130, 135.)
 

3: Farklı bir Rönesans yorumu



"Avrupa Rönesans'ı 15.yüzyılda başlamadı. Bilakis Avrupalılar Arap kültürü ile tanışınca başladı. Avrupa'nın uyanışı İtalya'da değil, Müslüman İspanya'da başlamıştır."
Robert Briffault
Fransız romancı ve antropolog


Ali Çimen
(Tarihi Değiştiren Olaylar, Timaş Yayınları,
Mart 2007, İstanbul, Sf.23.)
 
 

Tarihi Değiştiren Kadınlar"dan alıntılar

1- Kösem Sultan
 
Sırp asıllı olduğu belirtilse de 1603 yılında Yunan sahillerine yapılan bir baskında Osmanlılara esir düşmüş bir Rum olabileceği de söylenir. Kendi isteğiyle Müslüman olmuştur.

Sultan I.Ahmed, görür görmez Kösem'e vuruldu ve hatta daha önce saltanat tarihinde görülmedik şekilde, onunla evlenmeden tahta çıkmayı reddetti!

Otuz dört yaşında Valide Sultan oldu. Kocası I.Ahmed, oğulları IV.Murad ve İbrahim ve torunu IV.Mehmed'in saltanatları esnasında imparatorluğun en önemli aktörüydü.

Sözü geçtiği sürece Hıristiyan cemaatleri korumak için elinden geleni yaptı.

Devlet işlerine müdahale ettiği yaklaşık 50 yıl boyunca Ocak Ağaları'ndan yardım aldığı için sözünün geçtiği anarşi dönemi tarihe "Ağalar Saltanatı" olarak anıldı.

Olağanüstü boyutlara ulaşan ve Osmanlı hazinesinden bile daha çok olduğu iddia edilen serveti, öldüğünde hazineye devredildi.

Öldürülmesinde rol oynadığı padişah Genç Osman, Osmanlı tarihinde ordu darbesi sonucu katledilen ilk padişahtı. Yedikule zindanlarında boğulmadan önce, yarı çıplak at üzerinde gezdirilmiş, suratına tükürülmüş ve çeşitli kötü muameleye maruz kalmıştı.

Ali Çimen
(Tarihi Değiştiren Kadınlar, Timaş Yayınları,
Ocak 2012, İstanbul, Sf. 118-119.)

2- Kraliçe Victoria



Kraliçe Victoria, düğününde beyaz gelinlik giyen ilk kadındı.

On sekizinde tahta çıktı. 63 yıl 7 ay İngiltere'nin başında kalarak bir rekor kırdı.

Uzun süren iktidarı döneminde İngiltere, sanayi devrimini yaşadı, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçti, en geniş sınırlarına ulaşarak "Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk" oldu.

Üç ayrı suikast girişiminden yara almadan kurtuldu. Saldırıların artması üzerinde İhanet Yasası çıkarıldı.

64 yıl boyunca tahtta kaldı.

İrlanda'da patlak veren patates kanseri hastalığı sonucu ortaya çıkan kıtlık 4 yıl içince 1 milyon kişinin canına mal olmuş, Osmanlı İmparatoru Abdülmecid, İrlanda'ya 10 bin pound yardım göndermek isteyince Victoria bu yardımı reddetmişti. Çünkü kendisi sadece 2 bin pound yardım gönderebiliyordu.

Düğününde beyaz gelinlik giyen ilk kadındı! Onun ardından beyaz gelinlik dünya çapında moda oldu.

Kocasının ardından 10 yıl yas tuttu ve sürekli olarak siyah giydi.

Uzun süren iktidarı boyunca monarşinin meşruti boyut kazanması yönünde ciddi adımlar attı.

İddialara göre Osmanlı arması fikri, Victoria'dan çıkmıştı. Fransa'nın Sultan Abdülmecid'e "Legion" nişanı vermesi üzerine harekete geçen Kraliçe Victoria, bir arma tasarımı yaptırıp Sultan Abdülmecid'e hediye etmişti. Bu iddiaya göre, güneş, hükümdar tuğrası, Osmanlı sancağı, adaleti temsil eden terazi ve Kur'an-ı Kerim gibi birçok sembolle Osmanlı'yı anlatan armanın fikir kaynağı Britanya Kraliçesi Victoria'dır.


 
 
Ali Çimen
(Tarihi Değiştiren Kadınlar, Timaş Yayınları, 
Ocak 2012, İstanbul, Sf. 160-161.)

20 Mart 2012 Salı

Diktadan çöküntüye


Adolf Hitler ve Nazi Partisi 1933 seçimlerinde en çok reyi aldı. Harp sonrası Almanya’nın en büyük sorunu İngiltere-Fransa blokunun intikamcılığıydı; büyük miktardaki savaş tazminatı yanında sanayinin enerji kaynağı olan Ruhr havzasına el atılmıştı. Savaş sanayii durdurulmuştu, işsiz ve üretemeyen bir halkı enflasyonun bekleyeceği açıktı. İnsanlar işsiz olduklarından değil, işlerini kaybetme korkusundan sokaktaki komünist ve sosyal demokrat partinin gösterilerine katılmıyordu. Düzeni bozacak bu adamlar, önlerindeki ekmeği de kaybetmelerine sebep olurdu. İşin gerçeği şu; Rusya’nın dışında komünist hareketin en güçlü olduğu ülke Almanya’ydı. 1918’deki Spartakist hareketin kanla bastırılmasına rağmen Alman seçmeni hâlâ küçümsenmeyecek bir oranda Komünist harekete sempatiyle bakıyordu. Avrupa’nın en kalabalık ve güçlü proletaryası Almanya’daydı ama tarihin en beceriksiz komünist partisi de Almanya’dakiydi. Çalışan sınıfları kimin sürükleyeceğine bakmak lazım; galiba Naziler kalabalık orta sınıfı daha becerikli bir şekilde peşlerinden sürüklediler.

‘Hıristiyanca sabır göstermek gerek’
Mutlak bir başarı söz konusu değildi; nasyonal sosyalistler birinci partiydi. Ama diğer muhafazakârlar ve sosyal demokratların o tarihte bir araya gelmeleri söz konusu olamazdı. Sonradan Ankara’ya büyükelçi olan Franz von Papen dahil sağ politikacı ve partiler Hitler’i daha ehven gördüler ve Cumhurbaşkanı Mareşal Hindenburg da geleneksel Alman ölçülerine göre gözü pek tutmasa da bu eski onbaşıyı başbakan tayin etmekte fazla tereddüt etmedi.

Sözde seçimle gelen hükümet kısa zamanda bütün anayasal düzeni altüst etti. İşsizlerden çok işini kaybetmekten korkan sendikalardan bunalan sermaye ve geniş orta sınıf Nazi ilerlemesini destekledi. Naziler sınıf kavgasını zorbalıkla önledi ve Mussolini’den öğrendiklerini uyguladılar; işverenleri de devlet talimatına ve baskısına bağladılar. Hatta Vatikan’ın kudretli adamı ve Berlin’e nuncius (Vatikan büyükelçisi) olarak gönderilen Kardinal Pacelli dahi “Nazilerin pek matah olmadığını fakat Almanların uygar ve rafine bir millet olduğunu ve haydut sürüsünü kısa zamanda sahneden iteleyeceğini, Hıristiyanca sabır göstermek gerektiğini” söyledi durdu. Geleceğin papasının ve Vatikan devlet sekreterinin Almancası ve Alman kültürü kayda değerdi. Hitler Almanyası’na gösterdiği sabır ise Reich yıkılana kadar devam etti.

O dönemde Almanya’da Amerikan sefaret müsteşarı olan Katolik ve İrlanda menşeli bir Kennedy vardı. Kardinal Pacelli 1939 yılının mart ayında Papa seçildiğinde Washington’dakiler onu da Pacelli ile dostluğuna binaen Vatikan’a sefir tayin etti. Yeni Amerikan sefiri Papa’ya “Nazilerin kısa zamanda toparlanıp gideceklerine dair öngörünüz pek gerçekleşmedi, kuvvetlendiler ve başa dert oldular” diye hatırlatınca Papa’nın cevabı “Ben o zaman infallable (yanılmaz) değildim” olmuş.

15 Mart 1933’te Üçüncü Reich’ı muhalefetsiz tam yetkiyle ilan eden Hitler beş yıl sonra 12 Mart 1938’de Avusturya’ya girdi. Anti-semitizm de o tarihten sonra tırmandı. Avusturya adeta en hafif bir çekinceye bile lüzum olmadığını Hitler’e hatırlatmıştır. 9 Kasım’daki ünlü Kristal Gece ile müthiş yağmanın ardından 10 Kasım 1938’de Yahudilerin toplanması ve kamplara sürülmesi başlamıştı. Mart ayı bir tırmanmaydı ve o günün dünyasında herkes önleme değil uzlaşma yolunu tercih ediyordu. Karşı tarafın bu uzlaşmayı bir zaaf olarak gördüğünü fark edenler dahi oralı olmamayı tercih etti.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 18.03.2012)

26 Şubat 2012 Pazar

Rusya’yı 300 yıl yöneten hanedan




Rusya tarihine Büyük Petro gibi bir dehayı armağan eden Romanov hanedanının tahta geçişinin 400’üncü yılı seneye bu zamanlar kutlanacak.

Büyük Petro’nun kızından sonra sülale tükenmiş sayılır.

1613 yılı Şubat’ın 21’inde güney Rusya’nın pek önemli bir hanedanı sayılmayan Romanovlardan bir din adamı olan Metropolit Filaret’in çocuk yaştaki oğlu Mikhail çar seçildi. Çar olmak Allah’ın lütfudur ama bu seçim bir maceraydı.

Puşkin’in “Boris Godunov” adlı eserinde çok canlı biçimde tarif ettiği üzere bir manastır keşişi olan Dimitri, bir müddettir Çar Boris Godunov’un Rusya tahtını gasp etmek için öldürdüğü Rurikler hanedanının son veliahdı Dimitri olduğunu ilan ediyordu. Üstelik düzmece Dimitri, Polonyalıların elinde iyi bir koz olmuştu. Yapılanmalar benzerdir; 15’inci yüzyılda Papalık ve Avrupa, Cem Sultan’ı II. Bayezid’in Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kullanamamıştı ama Polonya fetret içindeki Rusya’ya karşı bu sahte Dimitri’yi çar diye ileri sürdü. Rusya işgal edildi ve Dimitri Moskova tahtına oturdu.

Rusya Polonya hâkimiyetine tahammül edemezdi. Moskova tüccar ve sanatkârlarının temsilcisi Kozma Minin ve soyluların temsilcisi Boyar Pojarski önderliğinde halk ayaklandı. Kısa süren Polonya hâkimiyeti sona ermişti. Halk Mikhail’i tahta adeta yalvararak getirdi. Baba Filaret Polonya’da sürgünde ve mahkumdu, Polonyalılar onu bırakmak zorunda kaldı, hanedanın reisinin dönüşü muhteşemdi. Oğlu tahtta kaldı. Kendi ise ruhani tahtı tercih etti, Moskova patriği seçildi.
Kocasını devirerek tahta geçen Katerina Rusya’yı modernleştirdi.

Romanovların ilk çarı Mikhail, devleti patrik babasının direktifleriyle yönetti. Tahta geçtiği anda Boyar meclisleri ve şehir tüccarlarının temsilcilerinden oluşan Zemstvo ile danışma içindeydi. Rusya tarihçileri abartmayı sever; bunu bir demokrasi başlangıcı gibi görüyorlardı, öyle olmadığı açık.

Romanovlar Rusya tarihine Büyük Petro gibi bir dehayı hediye ettiler. Onun kızı çariçe Yelizaveta ile de bu sülale tükenmiş sayılır. Fakat etiket farklıdır. Çariçe’nin yeğeni aslında Almanya’daki Hollstein-Gotthurp dukalığının başındaki Prens Peter, III. Petro adıyla tahta çıkarıldı; bütün Rusya politikasını bu Alman dukalığının çıkarlarına göre yönlendirmeye çalışacaktı. Allah’tan kendisine zevce olarak seçilen Alman Anhalt-Zerost prensesi Sophie (Katerina) onun gibi değildi. Ne de olsa Romanovların kanını taşıyan Petro Rusçayı öğrenemedi ama Sophie öğrendi ve kocasını bir darbe ile devirdikten sonra ünlü çariçe II. Katerina olarak tahta geçti. Rusya’yı modernleştiren ikinci hükümdar da odur. Takipçileri o kadar parlak değildir.

Son Çar II. Nikola’nın akıbeti malum gariptir, 21 Şubat 1613’te başlayan Romanov hanedanı hakimiyeti, 1917 şubatında sona erdi. Rusya burjuva devrimini yaşıyordu. Çar tahttan veliahtı ve kardeşi lehine feragat etti ki bunlar hiçbir zaman tahtın yüzünü göremeyeceklerdi.

300 senelik Romanov hâkimiyeti şubatta başlayıp şubatta bitti. Gelecek yıl Rusya Romanovlar hanedanının 400’üncü yılını kutlayacak; törenler, sergiler tertiplenecek ve sempozyumlar yapılacak. Bu tarihle en çok ilgisi olan iki memleket ise Türkiye ve Polonya’dır. Romanovlar hazinesi Türk diplomatik hediyeleri ile dolu; aynı şey Topkapı ve Dolmabahçe için de söylenir, doğrudur. 1613 sonrasının, müşterek tarihin çok hızlandığı bir dönem olduğu açık.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 19.02.2012)

6 Eylül 2011 Salı

Ağustos ayı ve II. Dünya Savaşı


Türklerin savaşları için çok önemli olan ağustos, II. Dünya Savaşı için de kritik bir aydır.

İlginçtir ama tesadüf olmamalı; ağustos, tarihi yönlendiren savaşların ayıdır. 26 Ağustos 1071 Küçük Asya’yı Türklere vatan olarak yazan bir başlangıçtı. 1526’nın 26 Ağustos’unda ise Türkler kudretli Macaristan krallığını Mohaç’ta ortadan kaldırdılar. Tarih umulmadık mecralara doğru gelişir; ondan beş sene evvel 1521’de aynı günlerde Macarların elinden Belgrad kalesi alınmıştı. Kim derdi ki 400 sene sonra 1921’in 23 Ağustos’unda Türkler Sakarya kıyısında vatanın son kalesini savunarak Küçük Asya’daki hayatlarını, talih ve tarihlerini hazırlasınlar. Bir yıl sonra 26 Ağustos’ta ise işgal edilen vatanın kurtuluşu için nihai zafer süreci başlamıştı.

Türklerin tarihi için çok önemli olan ağustos zaferleri M.Ö. 55 yılında Avrupa medeniyet tarihi için çok önemli bir başka zafere daha şahit oldu. İ.Ö. 26 Ağustos 55’te büyük Romalı komutan Julius Caesar Britanya adasına ayak bastı. Bu zaferle Britanya’nın tarihi varlığı insanlığa takdim edilmiş demektir ve Julius Caesar nasıl “Galya Savaşı” adlı eseriyle Galyalıların ülkesinin mevcudiyetini ve tarihini insanlığa tanıtmışsa İngiltere için de bu süreç başladı ve Britanya bilse de bilmese de, istese de istemese de ebedi hayatına Latin kültürü ile devam edecekti.

Yüzyılımızı mahveden II. Dünya Savaşı’nı herkes Eylül 1939 başında Nazi Almanyasının Danzig üzerinden Polonya’ya saldırısı ile başladığını bilir. Oysa savaşın meşum yanı, bundan bir hafta önce 23 Ağustos günü Stalin ve Hitler arasındaki saldırmazlık paktının ilan edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu pakt Sovyet dışişleri komiseri Molotov ve Nazi Almanyasının hariciye nazırı von Ribbentrop’un adıyla anılıyor. Siyasi tarihin bir müraîlik örneğidir.

Büyük sonuçlar, küçük dramlar

Evvela güya dünyayı komünizmden kurtaracak Nazilerin babası Hitler ve ilerici insanlığın en büyük öncüsü (!) denilen Stalinist Rusya, Polonya’yı paylaşarak işe giriştiler. Antlaşmanın gizli paragraflarında Baltık ülkelerinin Sovyet işgaline açılması vardı. Üç Baltık cumhuriyeti ortadan kaldırıldı. Polonya’nın elindeki Galiçya Ukraynası, Sovyet Ukraynası’na bağlandı. Büyük neticelerin yanında küçük dramlar da vardır. Mesela Ukrayna Türkolojisinin büyük adamı Krimski bir müddet sonra hunharca katledildi. Polonyalılar gibi güya kurtarılan Batı Ukrayna’nın aydın ve bilginleri de ya kaçtılar ya da yok edildiler. Aslında bu muraî antlaşma savaşın başlangıcıdır ve ancak beş yıl sonra bir başka 23 Ağustos günü 1944’te Amerikalıların Fransa’yı kurtarması ve General Leclerc’in komutasındaki bir öncü kuvvetin Paris’e girmesiyle savaşın nasıl biteceği anlaşılmıştır. Bu beş yıl boyunca Avrupa ve bütün dünya ağır bedel ödedi.

Ribbentrop- Molotov Paktı’nın mürekkebi kurumadan Hitler Almanyası Barbarossa planını uygulamaya girişti. Haziran 1941’de Brest şehrinde Sovyet topraklarına saldırdı. Savaş başlamıştı ve maalesef hızla Moskova ve Leningrad varoşlarına kadar ilerleyen Alman orduları ciddi bir mukavemetle karşılaşmadıkları için bu ilerleyişin adı “yıldırım savaşı” oldu.

Komutanlar savaştan önce saf dışı
Alman ordularının hak etmedikleri yıldırım savaşını başarma nedenlerinin başında Sovyetlerin hazırlıksızlığı geliyordu. Silah ve mühimmat yoktu. Askeri teknoloji düşmanın üstünlüğüne erişememişti ama en büyük noksan komuta kademelerindeydi. 1937’den beri artan gerilim 1938’de başta Mareşal Tuhaçevski olmak üzere nitelikli Sovyet komutanların hepsinin kitle halinde suçlanması ve imhasıyla tamamlanmıştı. O kadar ki II. Cihan Harbi’nin ünlü komutanlarından Mareşal Konstantin Rokosovski bile savaş sırasında gönderildiği sürgünden alınarak orduların başına geçirilmişti; sürgündeki yerinden alınarak orduların başına geçirilmesi Kızıl Ordu için bir talihti.

Pek de yabana atılmayacak bir tez: Rusya savaşının başlama anında Hitler’in emriyle istihbarat şefi Amiral Kanaris güya Mareşal Tuhaçevski’ye Stalin’in üslubuyla kaleme alınmış bir plan sızdırmıştır. Bu, Tuhaçevski ve etrafındaki subayların imha planıdır. Bundan çok kısa bir zaman önce de Stalin’in önüne güya Tuhaçevski’nin ve arkadaşlarının darbe yazışmaları konmuştur. Bu gibi sahte evrakın Kanaris’in Alman istihbaratı mı, yoksa Yejov’un NKVDsi tarafından mı hazırlandığı elan tartışılır. Feci bir terör Rusya’nın en iyi komutanlarını adeta Alman saldırısından evvel saf dışı etti.

Uzun, ıstıraplı, milyonlarca asker ve sivilin imha edildiği Rusya savaşı mutlaka Almanya’nın bir ana unsur olarak beşer tarihindeki yerinin yıkılmasına neden oldu. Rusya daha uzun yıllar başka bir mecrada ilerleyecektir. Ama savaşın yeni bir Sovyet dünyası yarattığı da gerçektir.

Barış ve esenlik bizlerle olsun. Okuyucularımın uzun bayram tatillerini sağlıkla geçirmelerini temenni ederim.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 28.08.2011)

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Hayatından bezmiş, çaresiz papa: II.Pius


1464 yılının ağustos ayının ortasında anlı şanlı Papa II. Pius, İtalya’nın Ancona şehrinde ağır hastalıktan sonra bedbaht ve hüsran içinde öldü. Enea Silvio Piccolomini papalığa ulaştığında sadece 13 yıldır rahipti. 40 yaşının olgunluğuna kadar bir Rönesans adamının hem verimli hem de çılgın hayatının ne gereği varsa yerine getirmişti.

1405 yılında Corsignano’da doğan Enea Silvio Piccolomini, Siena ve Floransa’da parlak bir hümanist eğitim gördü. Latince ve Yunancası mükemmeldi. Birçok dile intibak etti. Alman imparatorluk yönetiminin gözüne girdi. Roma’da ise özellikle kendinden evvelki Papa Calixtus ondan vazgeçemezdi. Piccolomini birinci sınıf bir diplomattı. Avrupa sarayları arasında her manevrayı yürüttü. Baş düşmanı Fransa’ydı ama tabii onlarla Türklerle olduğu gibi savaşamazdı. Rönesans diplomasisinin ustalıklarını kullanmayı tercih etti.

Bir yandan da keyifli bir hayatı vardı. Birkaç gayrimeşru çocuğu oldu. Arada “Lucretia ve Euryalus” adlı bugün bile okunan müstehcen bir roman yazdı. Rönesans’ta bir yönetici adayının sempati kazanması için bu gibi tiyatro ve roman parçalarını kaleme almasının kaçınılmaz olduğu anlaşılıyor. Dillerinin zenginliği ve hitabet ustalığının sonu yoktu.

Fatih Sultan Mehmed’e mektup yazdı, yollamadı
1447’den beri Trieste piskoposuydu. Nihayet 19 Ağustos 1458’de Papa oldu. II. Pius’un başlıca hedefi Türklerdi. Konstantiniyye’nin düşüşünü o da pek unutamıyordu. Haçlı seferlerinin tertibi konusunda bütün Avrupa saraylarının boş vaatleri, ve hükümdarlar arasındaki çatışmaları seyretmekle çılgına döndü. Papa çaresizdi. Vatikan arşivleri ve kütüphanesini zenginleştirdiyse de o şehrin en kalıcı eserleri de ona ait değildir.

II. Mehmed’e gerçekleri tam kavrayamayan bir aydının safiyeti içerisinde bir mektup yazdı. Onu “aqua pauci” yani bir nebze suyla vaftiz olmaya ve cihan hakimiyetini pekiştirmeye davet ediyor, kendisine bütün yolların açık olacağını söylüyordu. Bu mektup yollanmadı. Fakat arşivdeki müsveddeyi Osmanlı tarihçiliğinin en kendini beğenmiş müverrihi Franz Babinger, Fatih’e yazılmış mektup diye ilan etti. Aslında papanın içine düştüğü çaresizlik buhranını, ihtilâcı göstermekten başka değeri yoktur.

Haziran 1464’te Avrupa ordularını ve Venedik donanmasını karşılamak ve takdis edip Türk imparatorunun üzerine göndermek için Ancona limanına ağır hasta biçimde ulaştı. Beyhude bir bekleyişten sonra güya Venedik donanmasının ufukta görüldüğü kendisine bildirildi. Vasiyeti açıktı, ümitlerinin kırıldığı Ancona’ya kalbini gömdürttü, naaşı da Roma’ya taşındı.

II. Pius öğrenilmiş klasik Helen mantığı yanında bağnaz Hıristiyanlığı, politik entrika düzeni içerisindeki çaresizliği ve yeni doğan Reform hareketleriyle mücadelesindeki yenikliğiyle tipik bir Rönesans adamıdır. Yükselen Osmanlı İmparatorluğu ve karşısında gerileyen İtalyan cumhuriyetleriyle, bezgin bir hayatın çaresiz ruhaniliğini II. Pius kadar kimse resmedemez.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 14.08.2011)

28 Haziran 2011 Salı

Hollandalılar lale yüzünden intihar bile etmişlerdi


Hollandalılar 17. yüzyılın başlarında lale çılgını olmuşlar, bu yüzden intiharlar ve iflaslar yaşanmıştı.
Sadece Erzurum Karayazı'da yetişen bir tür ters lale olan çiçeğin son kalan 57 adet soğanını sökerek yurtdışına götürmeye çalışan 2 Hollandalı birkaç gün önce sınırda yakalandı. İşin ilginç tarafı bugün dünyanın en büyük lale üreticisi olan Hollanda'ya lale 16. yüzyılda İstanbul'dan gitmişti.

Her yerde lale kullanıldı
Lale ilk olarak Asya'da ortaya çıktı. Kervanlarla ticaret yolları boyunca Batı'ya doğru yayıldı. Selçuklular'la birlikte Anadolu'ya geldi. Osmanlı Devleti'nin kurulmasından sonra lale hayatın her safhasını süslemeye devam etti. Padişahların kaftanlarında, gömleklerinde, askerlerin miğferlerinde, at başlıklarında lale motifleri kullanıldı. Lale yalnız bahçeleri değil Osmanlı sanatının her türünü süsledi. Çinileriyle ünlü Rüstem Paşa Camii'nde 40'tan fazla lale motifi kullanılmıştı.

1453'te fetihten sonra lalenin yeni gözde mekânı İstanbul'du. İstanbul'un her tarafında padişahlar için düzenlenmiş hasbahçeler vardı. Avrupa'da bahçe nedir bilinmezken padişahlar göz alıcı hasbahçelerde devlet işlerinin yorgunluğunu üzerlerinden atarlardı.

Laleyi pişirip yediler
1562'de lale Avrupa topraklarına çok ilginç bir şekilde ayakbastı. İstanbul'dan kumaş getiren bir gemi Anvers limanına yanaştığında şehrin tüccarlarından birine gelen kumaş balyaları arasında lale soğanları da vardı. Anversli tüccar, kumaşların yanındaki lale soğanlarını Osmanlı soğanı zannetti. Soğanların çoğunu kızartıp, zeytinyağı ve sirke dökerek yedi. Kalanlarını da bahçesindeki lahana ve kabakların yanına ekti. 1563'te bahar geldiğinde bahçedeki sebzelerin arasında göz alıcı laleler fışkırmıştı. Lale'nin ilginç hikâyesi Mike Dash'ın Lale Çılgınlığı isimli kitabı ve Kültür A.Ş'nin hazırlattığı "Lale, Doğu'nun Işığı" isimli DVD'den teferruatlı olarak öğrenilebilir.
Laleyi Avusturya Elçisi Busbecq götürdü

Flaman kökenli Ogier Ghiselin de Busbecq, 1554-1555, 1555-1562 tarihlerinde Avusturya elçisi olarak Osmanlı ülkesinde bulundu. Viyana'ya dönerken yanında götürdüğü birçok bitkinin arasında lale soğanları da vardı. Busbecq, bu soğanları imparatorluk bahçeleri sorumlusu arkadaşı Carolus Clusius'e verip, Türkler'in yetiştirdiği laleleri ona anlattı. Clusius, Busbecq'in getirdiği soğanlarla Avusturya'da lale üretmeye başladı.

Clusius, Protestan'dı. Katolik baskısının artması üzerine 1593'te lale soğanlarını da yanına alarak Leiden'e gitti. Üniversitenin bahçesinde lale yetiştirdi. Bu dönemde Hollanda siyasi ve ekonomik olarak büyümekteydi. Doğu ticaretinden zenginleşen Hollandalılar lüks evlerini bahçelerle süslediler.

Lale çılgınlığı

17. yüzyılın ilk çeyreğinde Hollanda'yı lale çılgınlığı sardı. Nadir bulunan laleler inanılmaz fiyatlara satılıyordu. 1629'da bir lale Amsterdam'da bir malikânenin fiyatına 12 bin guldene satılınca herkesin gözü bu çiçeğe çevrildi. Fakir insanlar bile lale yetiştirmeye başladı. Yetiştirilen laleler satılınca, daha pahalı lale soğanlar alınıyor ve ticaret hayatın her tarafını sarıyordu.

1636 sonbaharında çılgınlık iyice hat safhaya vardı ve lale ticareti kumara dönüştü. Laleler, bar ve batakhanelerde kendisinin yerine kime ait olduğunu belirten kâğıtlarla alınıp satılıyor, bir lale bir günde 10 kez el değiştiriyordu. Bu yüzden sıradan laleler bile inanılmaz fiyatlara ulaştı. Laleler açtığında fiyatların inanılmaz yüksekliği yüzünden tüccarlarda laleyi alacak para yoktu. Hollandalılar, artık lale almak yerine satmaya başladılar. Fiyatlar bir haftada yüzde 95 düştü. Büyük paralar kazananların yanı sıra battıkları için Amsterdam kanallarına atlayarak intihar edenler bile oldu. 1637'de devlet bu duruma el koyarak yeni bir düzenleme yapıp, lale ticaretini daha küçük ölçekli ve kontrol edilebilir bir duruma getirdi.

Gül yapraklarının Hz. Muhammed'in terinden olduğuna inanırlar

Yıllar önce bir köşe yazarı, Fatih'in Hristiyan olduğunu iddia etmiş, buna delil olarak da minyatürlerinde İkinci Mehmed'in elinde gül olmasını göstermişti. Bizim köşe yazarlarımızın bir kısmı milletimizi tanımadıkları ve Müslümanlığı da bilmedikleri için gülün Peygamberimiz'in simgesi olduğundan da haberleri yoktur.

Avusturya Elçisi Busbecq, 16. yüzyılda Türkler'in gülde Hz. Muhammed'i gördüklerini şöyle anlatır: "Edirne'den geçerken nergis, sümbül ve lale gibi çiçekleri gördük. Bunların kış ortasında açmış olduğunu görmek bizi hayretler içinde bıraktı. Lalenin kokusu çok azdır ya da hiç yoktur. Fakat güzelliği ve renginin çeşitliliği insanı hayran bırakır. Türkler çiçeğe çok düşkündürler. Ayrıca gül yapraklarının da yere düşmesine hiç razı olmazlar. Bunların Hz. Muhammed'in terinden olduğuna inanırlar."

Türk mektupları

Kanunî Sultan Süleyman döneminde, 16. yüzyılın ortalarında Avusturya elçisi olarak İstanbul'a gelen Ogier Ghiselin de Busbecq, Flaman asıllı bir diplomattır. İstanbul'daki iki elçiliği 1562'ye kadar yaklaşık sekiz yıl sürdü. Busbecq, Alman İmparatorluğu ile Osmanlı Devleti arasındaki bozuk siyasî ilişkileri tekrar düzeltmek amacıyla gönderilmişti. Türkiye'ye geldiği sırada İran seferinde olan Kanunî ile görüşmek için Amasya'ya gitti. Hem bu seyahatinde, hem de İstanbul'da gördüklerini dostu Nikolaus Michault'ya yazdığı dört Latince mektupta anlattı. Sekiz yıl içinde, bir taraftan elçilik vazifesini yerine getirirken bir taraftan da bazı bitkilerle, eski sikke ve özellikle nadir 200'den fazla elyazması kitabı götürmüştü.

Busbecq, İstanbul'u, Türkler'in örf ve âdetlerini, Osmanlı devlet ve ordu düzenini, saray hakkında gördüklerini, duyduklarını mektuplarında anlatır. Özellikle Şehzade Mustafa'nın öldürülmesi ve Şehzade Bâyezid vak'ası hakkında geniş malumat verir.

Latince olarak yazdığı mektupları günümüze kadar başta İngilizce olmak üzere birçok Batı diline çevrilmiş, Türkçe'ye ilk tercümesi 1939'da Hüseyin Cahit Yalçın tarafından "Türk Mektupları" adıyla yapılmıştır.
Lale Devri

Hollanda'da 17. yüzyıl başlarında yaşanan lale çılgınlığı yaklaşık bir asır sonra İstanbul'da canlanıp, bir döneme adını verdi. 1703'te Osmanlı tahtına çıkan Üçüncü Ahmed tam bir lale tutkunuydu. Hükümdarlığı döneminde lale ön plana çıktı. 1718-1730 yılları arasına bu yüzden "Lale Devri" denildi.

Lale fiyatları arttı

Lale Devri'nde süslü bahçeler ön plana çıktı. Bu devirde bahçecilikle ilgili bilgiler bir sır gibi saklanırdı. Bu dönemde lale hakkında birçok kitap yazıldı. Şairler, yeni ortaya çıkan laleleri methettiler. Lale yetiştirme bir hastalık haline gelmişti. Laleye talebin aşırı artması fiyatları da yükseltti. Bunun üzerine devlet lalelerin türlerine göre fiyatlarını belirledi.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 22.06.2011)

28 Ocak 2011 Cuma

Rasputin’in ve Rusya’nın ölümü

Rasputin öldürüldükten altı yıl sonra Sovyetler Birliği ilan edildi. “O ölmeseydi imparatorluk çökmezdi” lafını çok kez duydum.

30 Aralık 1916’da Çar ailesinin yani Romanovlar’ın damadı Prens Feliks Yusupov sarayın gözdesi keşiş Rasputin’i öldürdü. Sibiryalı keşiş St. Petersburg’un büyüye, spiritizmaya düşkün yüksek çevrelerinde çoktan “kutsal adam” diye niteleniyordu. Taraftarları vardı, adeta kendilerini ona adamışlardı. Rasputin’in olağanüstü gücüne Çariçe Aleksandra’nın kendisi de inanıyordu ve son çarı ikna etmişti.

Petersburg’un yüksek çevrelerinde Rasputin bir azize yaraşmayacak, keyifli bir hayat sürüyordu. Devamlı kadınların ortasındaydı, içiyordu. Sarayla ve hükümetle iyi geçinmek isteyenler, daha doğrusu hükümette ve iktidarda kalabilmek niyetinde olanlar onunla çatışmaya giremiyorlardı. “Dokunulmaz nedir?” diye sorsanız cevabı “Rasputin”di.

Rasputin cahildi ama Rusya’daki çok insandan daha kuvvetli sezgileri vardı. Savaşı istemeyen nadir takımdandı. Nitekim silahsız ve donanımsız ordular harbe gitti, çok kısa zamanda da felaketin ne kadar yakın olduğu anlaşıldı. Tannenberg bataklıklarında Hindenburg’un komutasındaki Almanlar kolay bir zafer kazandılar, kesin zafer değildi. İki yıl sonra 1916 kışında Rusya açlık yokluk içinde hâlâ düşmanla savaşıyordu.

Hemofili hastalığı getirdi
Bazıları yenilginin de suçlusu olarak bu çılgın ve murteşi papazı gördüler. Feliks Yusupov ve arkadaşları için de acilen yok edilmesi gereken düşmandı. 30 Aralık gecesi onu Yusupov’un sarayına davet ettiler, baş düşmanı Rasputin’in samimi dostu görünümündeydi. Önce zehirlemeyi denediler. Çılgın Roma İmparatoru Neron da anası Agripinna’yı zehirlemeyi denemişti. Ama Agrippina da Rasputin de zehire çok dayanıklı çıktılar. Bunun üzerine keşişi düpedüz tabancayla ortadan kaldırmayı denediler; kurşuna da dayanıklıydı, dayakla halledildiği sanılarak bir çuvala tıkıldı ve Neva nehrine atıldı, günler sonra cesedi bulunduğunda boğularak öldüğü anlaşıldı.

Çariçe babasının mensup olduğu Hesse-Darmstadt hanedanı üzerinden hemofili hastalığı getirmişti. Romanovlar hanedanı bu hastalığı önlemek için Çar Nikola ile evliliğine niye mani olamadılar, bu hâlâ tartışılıyor. Evliliğin sağlık bakımından bazı sorunlar yaratacağı galiba hissediliyormuş ama III. Aleksandr veliahtı bu evlilikten niçin men etmedi bilinemez. Her halukarda birbirini delice seven ve dört kızlarıyla birlikte çok mutlu bir aile olan son çarın ve çariçenin birliği, veliahtın hastalığı ile tatsız bir döneme girdi. Şehirdeki kışlık saraydan (bugünkü Ermitaj Müzesi) civardaki Peterhof’a kaçarcasına çekildiler.

Hiç kimse çarı sevmiyordu
1905 ihtilalinden beri çalkantı içindeki Rusya, çarı sevmiyordu. Bolşevik ve Menşeviklerin sevmeyeceği açık, liberaller ise onu sadece yetersiz değil, geri ve ahmak buluyorlardı. Çar ve çariçeyi hâlâ baba ve anne diye bilen milyonlarca köylünün dışında sefil işçi takımı da ondan soğumuştu.

Bizzat İsmailiye cemaatinin reisi Ağa Han bile Rus işçi sınıfının hayat şartlarını Hindistan’daki sefil işçilerden daha kötü buluyordu. Gerekçesi çok açıktır; “Berikiler hiç değilse havasız fabrika ve yatakhanelerinden dışarı çıkıp temiz hava alabiliyorlar, keskin soğukta bu da pek mümkün değil” diyordu. İşin garibi Slavyanofiller ve hatta muhafazakar güçler bile çarlarını ve Alman asıllı çariçeyi yetersiz görmeye başladılar.

Başta Yahudiler olmak üzere mahkum milletler de monarşiyi sevmiyordu. Çara en bağlı olan unsurun belki de Rusya’nın Müslüman halklar olduğunu söylersek durumun vahameti anlaşılabilir. Savaşın sıkıntıları içinde etrafta zavallı çariçenin Rasputin’in metresi olduğu bile tertiplenmiş dedikodu halinde dolaşıyordu. Oysa çariçenin oğlunun hastalığından dolayı bedbaht ve olağanüstü kuvvetlerden medet uman bir çaresiz olmaktan başka kusuru yoktu.

Öldürüleceği günü ve katilleri biliyor muydu?
Çar ise askercilik oynuyordu, payitahta oturup cephe gerisini düzene koyacağı yerde, cephede anlamadığı başkumandanlık rolündeydi. Harp eden devletlerin hiçbirisi, bu savaşa girerlerken cephe gerisindeki halkın düşeceği durumu göz önüne getirememişti.

Feliks Yusupov, Rusya’nın en ilginç kişiliklerinden biriydi. 1552’de Kazan Hanlığı IV. Ivan (Korkunç Ivan) tarafından alınınca din değiştirerek Rus soyluları arasına katılan Altın Ordu-Tatar soylularından bir aileden geliyordu. Diğer soylu üyelerin aksine sınırsız topraklarının geliriyle yetinmeyip sanayiye de el atan tek Rus prensiydi. Bu konuda Kazan Tatar soylularının kabiliyetini miras edinmiş gibiydiler.

Yusupovlar çok zengindi. St. Petersburg’un en ilginç saraylarından biri onlarındı. Üstelik Feliks, Çar Nikola’nın yeğeni ile evlenince aile Romanovlarla akraba oldu. Rusya haddi olmayan bir açgözlülükle hazırlıksız girdiği harbin bedelini iki ihtilalle ödedi. Her şey altüst oldu.

Rasputin efsanesi ise halen yaşıyor. Geçtiğimiz iki yılda onun hakkında batıda ve Rusya’da yapılan neşriyat küçümsenmeyecek miktarda, hatta birkaçı bayağı ciddi belgesel araştırmalara dayanıyor. Keşişin öleceği günü ve katillerini önceden bildiği hep söyleniyordu. Bu mealde yazdığı mektuplar da neşriyatın içinde yer alıyor. St. Petersburg yüksek cemiyeti ve politikacılar ile olan ilişkileri ise devamlı abartılı yorumlara konu oluyor. Ona kalsa Rusya barış içinde yaşayacak ve ondan yararlanabilecekti.

“Keşiş öldürülmese ihtilal dahi önlenebilecekti” sözünü hayatım boyu bazı ihtiyar mültecilerden duydum. “Öyle olsaydı, böyle bitseydi” ile tarih yapılmayacağı açık ama Rasputin Rusya tarihinin halen en ilginç portrelerinden biri olarak yerini muhafaza ediyor. Onun ölümünden tam altı yıl sonra, 31 Aralık 1922’de, iç harbi kazanan Bolşeviklerce Sovyetler Birliği resmen ilan edildi.

Bir yılı daha geride bıraktık. Hepimize dertsiz, az tasalı, sağlıklı bir 2011 yılı diliyorum.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 02.01.2011)

11 Kasım 2010 Perşembe

Protestanlık yeni bir Avrupa yarattı


Yaklaşık 500 yıl önce ortaya çıkan Martin Luther’in Doksan Beş Tez’i ve ona karşı alınan tedbirler, ortaya yeni bir Avrupa çıkardı.

31 Ekim 1517’de yani Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethettiği yılda Katolik kilisesi ve inancı en büyük darbeyi yedi. Martin Luther -ki St. Augustin tarikatından bir keşişti-; Wittenberg’de Schlosskirche’nin kapısına ünlü Doksan Beş Tez’ini astı. Kendisi Roma kilisesine bağlı bir tarikatın mensubu bir keşişti, teologdu (ilahiyatçı). İncil metinleri ve tercümesiyle uğraştığı biliniyordu, nitekim bir müddet sonra Saksonya elektörü Akil Friedrich’in sarayına kapanarak Almancaya İncil çevirisini tamamlayacaktır. Ama bu tarihte öyle bir eseri yoktur.
Onun İncil çevirisi daha yoktu ama zaten İncil’i ilk çeviren adam da Martin Luther değildi, “Birisi İncil’i çevirdi, anında basıldı, okundu, çeviri ve matbaa ile beşeriyet aydınlandı” tezi bizim okulların müfredatına has bir saf yorumdur. Resmi İncil (yani İsa’nın hayatını anlatan yeni Ahid) çok daha evvel Yunancaya, Yunancadan Latinceye çevrilmişti. Hele İbranca asıllı eski Ahid yani Tevrat çevirisi vahim hatalar da içeriyordu.

Sakat düzeni tenkit ettiler
Luther’den iki asır evvel bu gibi yanlışlar üzerinde hep durulmuştur ve nihayet ondan evvel Rönesans’ın büyük aydını Rotterdamlı Erasmus İncil metnini eski metinlerle karşılaştırıp düzelterek (yani yeniden inşa ederek) çevirmişti. Tabii o kiliseyi eleştirmesine rağmen ne Roma kilisesini inkar etti ama ne de kendisine teklif edilen kardinallık görevini kabul etti.

Martin Luther Doksan Beş Tez’de Roma kilisesinin israfını, akraba kayırmacılığına (nepotizm) dayanan sakat hiyerarşik düzenini, tayinleri ve mutaassıp bir kafayla Rönesans’ın büyük sanat eserlerine yapılan masrafları tenkit ediyordu. Özellikle 1506-1626 arasında inşaatı ancak tamamlanan, 60 bin kişi alan, 42 metre kubbeli ünlü San Pietro kilisesi Ayasofya’dan bin sene sonra ortaya çıkmak için kaç tane ünlü Rönesans sanatçısının (Bramente, Michelangelo, Bernini gibileri) elinden geçmişti ve nihayet aşırı masrafları karşılamak için Papa X. Leo endülüjans denen af ve cennette yer edinme beratlarını satmaya başlamıştı. Bunun bir rezalet olduğu açıktı.

Malla mülkle, feodal lordların hakimiyetiyle dertleri yoktu
Luther ve etrafı haklı olarak kilisedeki ahlak düşüklüğünden ve irtikâptan bahsediyorlardı ama rahatsız olanlar daha çok ülkenin birikimlerinin kendilerine değil, Roma’ya akmasından şikayet eden Alman prensleri özellikle Saksonyalı Friedrich’ti. Nitekim Luther’i daha çok o desteklemiştir.

Hiç kimse bu Doksan Beş Tez’de Protestan itikadının, hele kilisesinin nasıl teşekkül edeceğinin ana prensiplerini aramasın. Mesela başta Martin Luther olmak üzere birtakım rahiplerin evlenmesi işi zamanla ortaya çıktı. Gene ne Martin Luther’in ne Reuchelin’in veya Melanchton’un veya İsviçre’de Calvin’in mal mülkle veya feodal lordların hakimiyetiyle fazla bir derdi yoktu. Tabii Fugger gibi bankerlere de bir şey demiyorlardı. Hatta zamanla kilisenin yortu ve tatillerinin kalabalığından şikayet eder oldular; çalışmak lazımdı...

Özgür bir düşünce, laik bir din olarak düşünmemek gerek
Protestanlığın esasları ve bölünmeleri bir mantar gibi çoğaldı. Dokuz sene sonra Mohaç seferi ile en güçlü Katolik krallığın yani Macaristan’ın ortadan kalkışı hem Protestanlara hak verdirdi hem de onlara karşı husumeti arttırdı. Kanuni Sultan Süleyman Han ve halefleri İspanya kralı ve Avusturya Habsburglarının Katolikliğine karşı Protestanlığı kullanmakta tereddüt etmediler.

Diğer taraftan kimse Protestanlığı din bakımından özgür düşünce, laik bir din olarak düşünmesin; o bizim okul kitaplarının yorumudur. Avrupa tarihi daha çok uzun zaman iki inancın etrafındaki bağnazlıklar, cinayet ve katliamları yaşadı. Doğrusu Wittenberg tezlerinin ilan edilişinin ardından imparator Şarlken’in karşı tedbirleriyle devam eden gelişmelerin şekillendirdiği çatışma yeni bir Avrupa yarattı. 500’üncü yılındaki Avrupa Hıristiyanlığının görünümü halen tartışmaya açıktır. Din düşüncesi ve politikaları ne olacak, Hıristiyanlık ve İslam çatışması daha nerelere gidecek? Bunların düşünülmesi lazım.

İlber Ortaylı
(07.11.2010)

28 Ekim 2010 Perşembe

İran devrimlerinin başladığı şehir

Tebriz’de her zaman canlı bir siyaset ve kültür hayatı vardı. Hem 1905’teki hem de 1979’daki devrimler buradan başladı.

İran’ın kuzeybatısındaki en büyük şehir; Eynalı ve Sehend dağları arasında, Kuruçay ve Acıçay’ın birleşmesinden oluşan nehir yatağı üzerindedir. İklim kuru, yazları sıcak, kışları hayli soğuk geçer. Safeviler devrinde, daha önce de Akkoyunlular ve İlhanlı Moğolları devrinde koskoca İran’ın başkentiydi.

Her zaman çarşı pazarda, evde Türkçe konuşulurdu. Uzun bir süre Tahran’dan sonra ikinci büyük şehir iken, bugün iki milyon nüfusuna rağmen ülkenin dördüncü büyük şehridir. İran Ermenilerinin ruhani merkezidir. Birçok Müslüman büyükleri arasında Şemsi Tebrizi de bu şehrin büyüklerindendir. Depremleriyle meşhurdur. Nitekim 1729 depremi ile şehrin birçok abideleri harap olmuştur. Halen İran’ın halıcılık merkezi sayılabilir, en güzel halılar orada dokunur.

Karakoyunlu ve Akkoyunluların eserleri, en başta Gök Mescid Türk sanat tarihi bakımından önemlidir. Daha doğrusu Osmanlı sanatının nereden geldiğini anlamak bakımından önemlidir. Bursa’nın mimarisini anlamak için, Tebriz’den gelen ustaların ve Tebriz’in 15’inci yüzyıl eserlerini iyi tanımak gerekir. Osmanlıların 18 yıl tahririni yaparak idare ettikleri bir bölgeydi, gene de Osmanlı-İran harplerinin çekişmesinin merkezinde yer alırdı.

İlk matbaa burada kuruldu
Tebriz 1905 İran meşrutiyet devriminin ve 1979’da da bugünkü İran’ı yaratan devrimin başlangıç noktası. Şüphesiz her zaman canlı bir siyaset ve kültür hayatı olmuş. İran’da ilk matbaa 1811’de Tebriz’de kuruldu. Eğitimde modernleşmenin ilk kurumlarından sayılan Rüşdiye 19’uncu asır sonunda burada açıldı. İran’ın ilk belediyesi hem kuruluş hem bina olarak Tebriz’dedir.

Azerbaycanlıların bulunduğu her yere tiyatro gelir. İlk Türk tiyatro eserleri Tiflis’te temsil edildi, kurumsal tiyatro ise Tebriz’de toplum hayatına adım attı. Tebriz üniversiteler şehri ama her köşede Türkiye’de üniversite bitiren hekime, mühendis, mimara ve meslek sahiplerine rastlamak mümkün. Azeri Türkçesi sadece sokakta ve evde değil, resmi kurumlarda bile konuşulan bir dil. Ama Farsçayı Azerbaycan okumuşları çok iyi bilir; bu dilin kültürüne, edebiyatına, tarihçiliğine katkıları büyük. Bakü’nün aksine Tebriz aydını Türkçeye çok düşkün ve Farsçaya da çok saygılı. Şehriyar gibi bir Türk şairinin Türkçe şiirleri kadar, Farsça şiirleri de mükemmel; mesela Prof. Rahim Reisnia Osmanlı-İran tarihinin 19’uncu yüzyılı ve modern Türkiye üzerindeki tetkikleriyle her iki ülkenin tarihçiliğine de katkı yapanlardan.
Unuttuğumuz dil ve müzik
Tebriz’in depremlerine rağmen ta 15’inci asırdan beri devamlı restore edilen büyük Kapalıçarşı’sı bugünün Ortadoğu dünyasında yayıldığı alan itibarıyla kendi türünün en geniş ve büyük örneği. Bu çarşıyı gezmek bir zevk. Tebriz’in halılarının ne olduğu burada anlaşılıyor.
İstanbul’daki Tebriz asıllı Azerbaycanlılar, çok ön plana çıkmasalar da hem iş hayatında hem de kültür hayatımızda önemli yeri olan bir grup. Prof. Ali Polat bu grupta önde gelenlerden biri. Tebriz’deki dostlarımızla ve oraya yatırım yapan diğer Türk işadamlarıyla konuşmak bir zevk; Rıza Resulzade ve Mimar Fertus Musavi ve Ekber Talibi ile Tebriz çarşısını ünlü İran uzmanı arkeolog Andre Godart’ın kurduğu Azerbaycan Müzesi’ni ve Yelpaze Mescidi’ni gezmek irfan arttırıcı; uzun zamandır özlediğim tipte yüklü sohbette Tebriz’in aydınları evlerinde toplanıyorlar ve yaşam biçimlerinde bir incelik gözleniyor. Sohbet bu insanlar için basit bir ifade değil, bir sanat, bir tasvir ustalığı.

Türkçenin nelere kadir olduğunu Tebriz aydınları arasında anlıyorsunuz. Unuttuğumuz dil, unuttuğumuz müzik ve etrafa bakma sanatı Tebriz’de. Ara sıra Türkçe konuşulan dünyanın merkezlerini görmek lazım ama bakmayı bilmek şartıyla.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 24.10.2010)

Özgürlük Heykeli'ni Abdülaziz mi yaptırdı?

Hafta sonları New York'ta çıkan bir Amerikan dergisinde, Paris'te yapımı süren heykel hakkında kapaktan bir haber. Solda Paris'te heykelin resmi açılış töreninden görünüş. Sağ üstte heykeltıraş Bartholdi'nin resmi. Alttaki kesitte ise heykelin omurgasındaki demir konstrüksiyon görülüyor.

Müthiş haber: Biliyor musunuz, hani şu New York'un simgesi olan Özgürlük Heykeli var ya, onun parasını Sultan Abdülaziz ödemiş!24 Haziran 2004'te "Hürriyet" gazetesinde çıkan bu iddianın tarihî gerçeklerle en ufak bir alakası yoktu.

4 yıl sonra aynı gazetede, üstelik kaynak gösterme gereğini dahi duymadan Soner Yalçın'ın, Murat Bardakçı imzalı bu haberi nasıl apardığını geçen hafta yazmıştım. (İntihalcileri üniversitede hocaysa unvanlarını alıp sokağa atıyorlar ama gazetecilikte ödül üstüne ödül veriyorlar!)

Murat Bardakçı hakkında daha önce bir yazı yazmış (Zaman, 5 Nisan 2009) ve Osmanlıca belgeleri nasıl yanlış okuduğunu ortaya koymuştum. Söz Soner Yalçın'ın intihalde bulunduğu yazıdan açılınca Özgürlük Heykeli'yle ilgili yazısına değinmek şart oldu.

Yazının başında "Özgürlük Heykeli'nin parasını Sultan Abdülaziz ödemişti" deniliyor. Ancak birazdan öğreniyoruz ki, tamamını değil, "masraflarının büyük kısmını" ödemiş. Neyse diyorsunuz ama sona geldiğinizde gözlerinize inanamıyorsunuz: Meğer sadece "masrafların bir bölümü" Abdülaziz tarafından karşılanmış!

Tamamı, büyük bölümü ve bir bölümü arasındaki farkı siz düşünedurun, gerçek dışı bir haber karşısındayız. Yazıyı alıntılayan nice internet sitesinde "Özgürlük Heykeli'ni de biz yaptırdıysak kim oluyor şu Amerika dedikleri biçare!" efelenmeleri ve "Heykelimizi geri isteriz" haykırışları gırla gidiyor.

Doğruysa yazalım ve ecdadımızla elbette övünelim, o ayrı; ama olmayan bilgilerle, üstelik geçmişin üzerine bir hayal perdesi gererek insanları göz göre göre aldatmaya hayır dememiz gerektiğini düşünüyorum.

Özgürlük Heykeli, iç savaş sonrasında geliştirmek istediği dostluğun bir nişanesi olarak Fransa devleti ve halkı tarafından yaptırılmış ve Amerika Birleşik Devletleri'ne hediye edilmişti. Sadece burnunun uzunluğu 1,5 metreyi¸ toplam ağırlığı ise 225 tonu bulan bu muazzam boyutlardaki madeni heykelin maliyeti bizden kat be kat zengin olan Fransızları bile perişan etmişti. Halktan para toplaya toplaya iflahları kesilmiş, maliyetini denkleştirmek için yardım kampanyalarından tutun da lotarya düzenlemeye kadar başvurmadıkları yol kalmamıştı. O tarihlerde Paris'te de, New York'ta da en yüksek yapı özelliğine sahip bu Masonik simgelerle donanmış heykelin yapımı tam 10 yıl sürmüştü.

(Unutmayalım ki, 5 Ağustos 1884 günü yapılan kaidesinin temel atma törenini New York Büyük Locası'nın Üstad-ı Azamı Willam A. Brodie yönetmişti. Heykeltıraşı Bartholdi de, yapım işini organize eden Laboulaye da, kaidenin mimarı Richard Morris Hunt da Masondu. Bugün kaidesine Masonlarca çakılan bir plakette onun bu Masonik öyküsünü okumak mümkündür.)

Heykel fikir olarak ilk kez 1865'te bir akşam yemeğinde gündeme gelmiş, tamamlanıp yerine dikilmesi için ise tam 21 yıl geçmesi gerekmişti. İnşasına Paris'te 1875'te başlanmış, açılış töreni 1886'da yapılmıştı. Fransızlar 'Hiç değilse kaidesini siz yapın' demişlerdi Amerikalılara ama o bile 2 yılda ve binbir güçlükle toplanabilen yardımlarla tamamlanabilmişti. O kadar ki, yardım kampanyasına 1 cent yatıran çocukların isimleri bile Pulitzer'in "World" gazetesinde yayımlanıyordu. Gustave Eiffel ise Eyfel Kulesi'nden önceki başarısını onun omurgasında gerçekleştirecekti.

Dolayısıyla Özgürlük Heykeli iki kapitalist ve zengin ülkenin bile zorlandığı bir süreç sonunda tamamlanabilmişti. Abdülaziz'in ise Eylül 1986 fiyatlarıyla maliyeti 75 milyon doları bulan heykeli değil yaptırmak, mevcut dış borçlarını bile ödeyecek imkânı yoktu. Unutmayalım ki, Heykele başlandığı yıl olan 1875'te Osmanlı bütçesi 5 milyon liradan fazla açık vermiş ve hazine "Ramazan tahvilleri"yle iflasını ilan etmişti.

Lafı uzatmaya gerek yok belki ama yazıdaki hatalara da gözümüzü kapatamayız.

Güya Mısır Valisi Said Paşa Süveyş Kanalı'nın projesini 1854'te "Sultan Abdülaziz'in"(!) onayına sunmuş ve padişah onu tam 12 yıl boyunca oyalamış. Bir kere 1854'te Abdülaziz padişah değildi ki! O zamanki padişah, ağabeyi Abdülmecid'di. Abdülaziz'in padişah olması için 7 yıl geçmesi gerekecektir (geçen hafta 6 demiştim, bir ekleyin).

Güya Süveyş Kanalı'na dikilecek olan ve Abdülaziz'in bir kısım parasını ödediği heykelin yapımı bitmiş, halkın tepkisinden korkan Said Paşa vazgeçip onu Paris'te bir depoya attırmış (gökdelenlerle yarışan 46 metrelik heykeli alacak bir "depo" Paris'te ne arıyordu?).

Doğruların yanına bir sürü yanlış böyle giriyor demek ki.

Evet Bartholdi Said Paşa'ya bir heykel projesi sundu ama bizzat kendisi bile iki heykel arasındaki benzerliği inkâr etmiştir. (Klaus Kreiser'in "Muqarnas" dergisindeki makalesine bkz. Vol. 14, 1997.) İlk proje için biblo şeklinde bazı denemeler yapıldı ama hiçbir zaman hayata geçirilmedi. Zira ne Mısır'ın, ne de Osmanlı'nın gücü yeterdi bu büyük projenin gerçekleştirilmesine. Heykelin açılışının 25 Ekim'de yapıldığı türünden hataları ise geçiyorum (doğru tarih 28 Ekimdir).

Yazısının sonunda yazar pek yapmadığı bir şeyi yapıyor ve hepimize "Vay canına" dedirten kaynağını açıklıyor. Buna göre Mahmut Esat Ozan adlı birisinin "çalışması"nı kaynak olarak kullanmış. Kimmiş acaba Özgürlük Heykeli uzmanlarının bile bilmediğini bilen yazar? Hemen söyleyeyim: 2009'da ölen, ABD'ye yerleşmiş bir sinemacı.

Şaşırdınız ama gerçekten de kaynak diye sunulan 'çalışma', internette Amerika'daki Türklere yönelik hamaset kokan yazılarıyla meşhur bir sinemacının senaryosundan ibarettir.

Siz ne dersiniz bilmiyorum ama ben buna en hafif ifadesiyle tarihi ciddiye almamak diyorum.

Mustafa Armağan
(Zaman, 24.10.2010)

19 Eylül 2010 Pazar

Osmanlı yenildi, Polonya parçalandı

(Çariçe II. Katerina'nın Osmanlıları yenmesini gösteren temsili bir tablo - Stefano Torelli 1772)

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlı mağlup olunca Rusya, Prusya ve Avusturya hep birlikte Polonya'yı paylaşmışlardı.

Tarihin en şansız milletlerinden biridir ve uzun süre başka milletlerin hakimiyeti altında yaşamışlardır. Polonyalılar'a uzun süre destek çıkan tek devlet ise Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nda mağlup olması üzerine Rusya, Prusya ve Avusturya hep birlikte Polonya'yı paylaşmışlardır.

TAMPON DEVLET

Türkler ve Polonyalılar, ilk defa 1389'da Birinci Kosova Meydan Muharebesi'nde karşılaştılar. Polonya, daha sonra 1396'da Niğbolu Meydan Muharebesi'nde Haçlı ordularına destek verdi. 1444'teki Varna Savaşı'nda ise Leh ve Macar Kralı Üçüncü Vladislav hayatını kaybetti. Kralın ölmesinden sonra Macar ve Leh tahtları birbirinden ayrıldı.

İkinci Bâyezid döneminde Boğdan (Moldovya) meselesinden iki ülkenin ilişkileri gerildi. Ancak 1490'da Lehistan ile barış yapıldı ve iki devlet arasındaki ilk antlaşma imzalandı. 1493'te barış yenilendi, ancak aradan dört yıl geçmeden Polonyalılar barışı bozdular. Boğdan hükümdarı Stefan Çel Mare'nin İkinci Bâyezid'dan yardım istemesi üzerine Türk akıncıları Polonya'da taş üstünde taş bırakmadılar. 1503'te yeni bir barış antlaşması imzalandı.

16. yüzyıl Osmanlı-Polonya ilişkileri bir önceki yüzyıla göre daha sakin geçti. Osmanlılar, Polonya'yı düşmanları Avusturya ve Rusya'ya karşı tampon devlet olarak düşünüp ve bu ülkenin istikrarlı bir şekilde yönetilmesinden yana oldular.
(Sakız adası açıklarında Osmanlılarla Ruslar arasında yapılan deniz savaşı - 1770)


POLONYA KRALI'NI OSMANLI SEÇTİ

İkinci Sigismund'un 1571'de varissiz ölmesiyle Jagellon hanedanı sona erdi ve Polonya yeniden istikrarsızlığa düştü. Rusya, Avusturya ve Fransa'nın hanedan aileleri Polonya Krallığı için mücadeleye başladılar. Osmanlılar, Polonya'nın Avusturya ve Rusya'nın kontrolüne girmesini istemediği için Fransa'nın adayını desteklediler ve 1573'te Henri'yi kral seçtirmeyi başardılar. Ancak Henri dört ay sonra Fransa Kralı olunca Polonya tahtı yine boş kaldı. Veziriazam Sokollu Mehmed Paşa, Polonya'nın stratejik öneminin farkında olduğu için, Osmanlı tâbiyetinde olan Erdel Beyliği'nin Voyvodası Stefan Bathory'i 1575'te Polonya tahtına çıkardı.

Osmanlı-Polonya ilişkileri için 17. Yüzyıl bir dönüm noktasıydı. Bu dönemde Tatarlar ve Kazaklar'ın karşılıklı sınır ihlalleri yüzünden Polonya'yla ilişkiler bozuldu. Genç Osman, 1621'de Polonya'ya karşı sefere çıktı.

Lehistan, Osmanlı himayesine giren Kazaklar'a saldırmaya devam edince ilişkiler tekrar gerginleşti ve 1672'de Polonya'ya savaş açıldı. Kamaniçe Kalesi fethedildi ve Türk ordusu, Polonya içlerine kadar girdi. Polonya bu durum üzerine Türk üstünlüğünü kabullendi ve Bucaş Antlaşması yapıldı. Antlaşma ile Podolya Eyaleti tamamen Osmanlı hakimiyetine bırakılmış; Polonya Osmanlı'ya vergi veren bir devlet olmuş ve Lehistan, Kazaklar'ın Ukrayna hakimiyetini tanımıştı. Polonya, kısa bir süre sonra antlaşmayı kabul etmek istemeyip, tekrar mücadeleye girdi. Ancak yeni Polonya Kralı Sobieski 1677'de Zuravna'da yenilince antlaşmayı kabullendi. Sobieski ise intikamını 1683'te İkinci Viyana kuşatmasında Osmanlı ordusuna vurduğu darbe ile aldı.

18. yüzyılda Polonya Avrupa devletlerinin kuklalarını oynattığı bir tiyatro sahnesine döndü. Her devlet kendi adayını Polonya tahtına çıkarmak için uğraşıyordu.

18. yüzyılın ikinci yarısında Rusya'nın desteklediği Üçüncü August'un tahta geçmesi Polonya'yı tam bir Rus uydusu hâline getirdi. Üçüncü August'un yerine yine Rusya'nın desteği ile tahta Pontiyatovski geçti. Polonyalılar, ülkelerinin bağımsızlığını sağlamak üzere harekete geçip, Osmanlı İmparatorluğu'ndan yardım istediler.

Osmanlı yönetimi 1768'de Rusya'ya savaş açınca Polonya bu haberi bir bayram edasıyla karşıladı. Zira Leh milliyetçilerinin büyük çoğunluğunda "Oder ve Vistül'den Türk atları su içmedikçe Polonya'nın bağımsızlığa kavuşamayacağı" inancı vardı. Ancak savaşta Türk ordusu büyük bir mağlubiyete uğradı. Prusya ve Avusturya ile anlaşan Rusya, Polonya'yı bu iki devletle üç aşamada paylaştı.

Osmanlı İmparatorluğu, Polonya'nın yok edilmesini uzun bir süre kabullenmedi. Yabancı elçiler kabul edilirken Polonya elçisinin adı da zikredilir, cevap olarak da "Henüz gelmedi, yolda" denirdi.

KATOLİK SLAVLAR

Polonyalılar'ın dedeleri, Milattan Önce 2 binlerde bu bölgeye yerleşen Slav kabileleridir. Roma medeniyetinin bu bölgeye ulaşmaması sonucu Polonyalılar'ın dedeleri uzun bir süre içine kapalı ve geri kalmış bir şekilde yaşadılar. Bölgenin iklim şartlarından dolayı dışarıdan fazla göç almaması yüzünden Slav unsurlar ağırlıklarını korudular.

Slav kabileleri, 10. yüzyılın ortalarına kadar devletsiz, ilkel ve kabile düzeni içinde yaşadılar. Piast hanedanı bu tarihte Polonyalılar'ı, ilk defa aynı çatı altında topladı. Hanedanın kurucusu Birinci Mieszko, 966'da Hıristiyanlığı benimsemişti. Mieszko, kilisenin yardımıyla ülkenin sınırlarını genişletti ve Katolikliğin diğer Batı Slavları'nca da benimsenmesini sağladı.

Lehler, yani Polonyalılar'ın en önemli özelliği Slav olmalarına rağmen, Katolikliği benimsemeleriydi. Ancak bu yüzden kimseye yaranamadılar. Almanlar'a Slav olmaları yüzünden, Ortodoks Ruslar da Katolik olmalarından dolayı Polonyalılar'ı dışladı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 11.04.2010)