28 Şubat 2011 Pazartesi

Baskıcı liderler ve oğulları

Arap liderlerinin oğulları genellikle yeteneksiz, mutsuz ve kendileri için yaşıyor. Bunlar yolsuzluk yapmak isteyenler için de kolay av olur.

Arap dünyasında cumhuriyetçileri sukutuhayale uğratan bir yapılanma vardır. Bir zamanların Lübnan’ı etnik gruplara dayalı, demokrasisini oldukça düzgün götüren, müreffeh bir ülkeydi. Kıyamet koptu, halen de eskiyi arayan bir yapı var. Geriye Arap dünyasının monarşi ile yönetilen bir devletler kalabalığı kaldı.

Buralarda alışılmış batı demokrasi sisteminin işlemez, siyasi partiler ya bulunmaz veya göstermeliktir. Sivil toplum kuruluşları monarşinin seçkinlerinin kontrolünde. Lakin hukuk devleti esaslarının oturmadığı monarşi toplumlarında inkar edilemeyecek bir yapılanma var: Kanun...

Kanun, dini kural ve adetlerin getirdiği mekanizmalar halinde işliyor. Suudi Arabistan’da birinin evine polis girmesi çok zor ve istisnai kararlara dayanabilir. Kabileler ve etnik gruplar arasındaki dengenin gözetildiği Ürdün’de bazı koruma mekanizmalarının ihlali söz konusu değil. Körfez şeyhliklerinde dahi dikkat edilen kurallar ve gelenekler var. Maalesef halk idaresi denen Arap devletlerinde liderlerin üzerinde hukuki ve mali hiçbir endişe yok. Fert hayatına ve hürriyetlerine, daha doğrusu temel var olma haklarına saygı göstermeleri söz konusu değil.

En olumsuz örnek Saddam’ın oğullarıydı. Kaddafi’nin oğlu Mutassım petrol idaresinden üç yıl evvel kendi adına 1,2 milyar dolar istemiş. Babası hayır dememişse alır. Zaten petrol gelirlerini lider idare eder. Büyük oğlu Seyfülislam da sınırsız para harcıyormuş ve geçenlerdeki nutkundan anlaşılıyor ki iç harbi yönetmeye hazır. Doğu Libya’ya sevk edilen Afrika’dan getirilme lejyonerleri diğer oğul Hamis idare ediyor
.

Aile üyelerinin hakimiyeti, monarşilerdeki prens ve prenseslere benzemiyor. Çünkü oralarda hükümdar çocuklarının devlet adamları ve halkla olan münasebeti, bununla ilgili protokol konumları belli. Halk cumhuriyetlerinde ise devleti yöneten bakan ve memurlar çok kere çocukların baskısına da uğruyor. Asıl hazin olan, birtakım çıkar gruplarının prensleri ve damatları ticari ilişkilerin içine kanunsuz olarak çekmeye çalışmaları...
Monarşilerde hükümdar aşiret ve oymaklara hesap verir
Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek’in oğlu Cemal ilk anda ülkesini terk etti; anlaşılan pek ısınmadığı pozisyondan dolayı ailesinin ve kendi başının derde girmesini hiç istemiyor. Sokaktaki insanın onun için kanaat ise şu: “Babasının oğlu olmaktan başka önemli bir kusuru olduğu söylenemez.”

Turgenyev’in babaları ve oğulları arasında beşeriyetin çelişkilerinden doğan bir çatışma var. Arap liderlerinin oğulları ise genelde yeteneksiz, mutsuz ve kendileri için yaşıyor. Suriye devlet başkanı Hafız Esad’ın büyük oğlu babasının halefi olarak yetiştirildi, yetkilerine tecavüz eden istihbarat şefi amcası Rıfat ile sık sık çatışmaya düştüğü söyleniyordu. Babanın beklenmeyen ölümü ile Suriye’nin bugünkü devlet başkanı iktidara geldi. BAAS partisinin iki grubu arasındaki sürtüşme devam ediyor. İyi niyetli Beşar Esad’ın durumu bu yüzden pek zor.

Arap monarşilerinde aşiret var; aşiretin içinde de “hay”lar yani oymaklar var. Hükümdarın bunlara karşı hesap verme durumu söz konusu. Hükümdarın mutlak hakimiyetini sınırlayan unsurlardan birisi, hükümdar ailesinin genç üyeleri veliaht ve prensler için de söz konusu. Hiçbiri tahtın karşısında şımartılmış çocuk rolü oynayamaz.

Ensesi kalın bir zümre olursa satrancın kurallarına uyulur
Maalesef Arap dünyasında cumhuriyetçi diktatörler benzer bir mekanizmayı geliştirebilmiş değil. Reform için zaman gerekiyor. İşadamları ve sanayici gibi ensesi kalın bir zümre -buna isterseniz burjuvazi de diyebilirsiniz- yok. Böyle bir zümre sermayenin devletle olan ilişkilerinde herkesin satrancı kurallara göre oynamasını düzenler. Ama ortada ağırlığı olan bir sınıf yoksa herkes kendi gemisini kurtarır.

Yolsuzluğu götürenler bilhassa devrimin ilk yıllarında lidere sokulamazlar. Ama kısa zaman sonra yaşı büyüyen, aklı pek o kadar gelişemeyen liderin oğulları avlanır ve onların aracılığıyla rüşvet ve yolsuzluk olayları büyümeye başlar.

Toplumsal değişme ve hukuk düzeni kolay kurulamıyor fakat bu kurulamayacak demek değil. Dünyanın her köşesinde birbirinden farklı toplumlar var, aralarında eşitlik ve paralellik olacağını düşünmek beyhude. Ama Ortadoğu toplumlarının uzun geçmişlerine, aşiret toplumlarının kendi içindeki geleneklerine ve bir asırdır filizlenen modern aydın takımına güvenerek bazı gelişmelerin mümkün olacağını pekala ümit edebiliriz.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 27.02.2011)

Libya'da bir Osmanlı şehzadesi

(Osman Fuad Efendi. V.Murad'ın torunu.
d.24 Şubat 1895, Çırağan Sarayı, İstanbul - ö.19 Mayıs 1973, Nice, Fransa)

İslam dünyasında esmekte olan 'devrim fırtınası', tarih aynasının sık sık yer değiştirmesine sebep oluyor. Bir gün Tunus, öbür gün Mısır, şimdi de Libya var görüntüde.

Libya tarihi bir bakıma bizim tarihimiz. İster Anadolu yerlilerinin göçürülmesi ve yerli kızlarla evlenmeleriyle oluşan "Kuloğulları"yla yüzleşin, ister Malta kuşatmasında şehit düşen Trablus'taki Turgut Reis'in Beşiktaş'taki Barbaros'a gönderdiği selamı işitin. Pakistanlı Muhammed İkbal'in bir şiirinde Peygamber Efendimiz'in (sas) kendisine 'Dünyadan bana ne getirdin?' diye sorması üzerine içinde Trablusgarb'da dökülen Türk şehit kanları bulunan bir şişe takdim etmesi de, 1991'de Libya Dışişleri Bakanı Busayri'nin şu nefis sözleri de daima hatırlanacak güzelliklerdendir:

"Biz Türkiye'yi eleştiriyoruz, zira onu çok seviyoruz. Türkiye'yle özel bağımız var ve İslam'ı 6 asır savunmuş olan Türk halkına saygı duyuyoruz. Bazı ülkeler yanlış yapınca fazla ilgilenmeyiz. Fakat Türk kardeşlerimizi, uzun bir ortak tarihin getirdiği hakla eleştiriyoruz."

Aslında Osmanlı Devleti'nin 1. Dünya Savaşı'nda ilan ettiği cihada can u gönülden katılan nadir Müslüman halklardan biriydi Libyalılar. Daha birkaç yıl önce İtalyanlara karşı ortak bir cihadı beraberce yürüttükleri Türkleri desteklemeyi boyunlarının borcu olarak görmüşlerdi. İşgale uğrayan topraklarını Türkiye'den giden bir avuç subay ve erin yerli halkla el ele vererek Mondros Mütarekesi'ne kadar savunmaları, iki halk arasında kopmaz bağlar temin etmişti.

Lozan'da Libya'yı kaderine terk eden Türkiye, bağımsızlık yolunda onun en büyük destekçilerinden olmuş ve hatta Menderes döneminde resmen silah yardımında bulunmuş, hatta bir valimizi başbakan olmak üzere Libya'ya "ihraç" etmiştik. "Arap Kaymakam" lakaplı bu vali Sadullah Koloğlu'dur ve tarihçi Orhan Koloğlu'nun babasıdır. Dahası var: Ümran Yetişal adında bir generalimizi orduyu, Abdüsselam Busayri'yi de Dışişleri'ni organize etmesi için göndermiştik.
(Libya'ya giden ilk başbakan olan Adnan Menderes ile son giden (Kasım 2010)
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Turgut Reis'in türbesini ziyaretleri sırasında çekilen fotoğraflar.)

Trablusgarb mücadelesi, yakın tarihimizin dönüm noktalarından biridir. 100 yıl önce İtalyanların başlattıkları saldırı sonucunda kıyı şeridi işgal edilmiş ama iç bölgeler fazla etkilenmemişti. Sultan Abdülhamid'in depolara yığdırdığı silahları gereksiz bulup Balkanlar'a aktaran İttihatçılar, bu toprakları savunmasız bıraktıklarını geç de olsa anlayacak ve Mahmud Şevket Paşa'nın emriyle halkın çok saydığı Şeyh Sünusi'nin önderliğinde bir savunma hattı oluşturmayı deneyecekti. Libya operasyonu, Teşkilat-ı Mahsusa'nın ilk eylemi sayılır. Çaresiz kalan devlet, aczini kişisel kahramanlıklarla telafi etmeye çalışacaktır.

Mısır üzerinden gizlice girilecekti Libya'ya. Enver Paşa, Mustafa Kemal, Fethi (Okyar) gibi öncüler hemen halkı örgütlemeye giriştiler ve İtalyanlara baskınlar yapıp silah ve cephane eksiklerini giderdiler. Böylece düşman sahile saplanıp kalacak ve iç bölgelere bir türlü nüfuz edemeyecektir.

Akdeniz'de İngiliz ve İtalyan gemileri kuş uçurtmuyordu. Almanlardan yardım istemiştik. Onlar da denizaltı gemileri göndererek silah, cephane, ilaç, araç gereç ve asker çıkarmakta yardımcı olmuşlardı. Halen protestoların şiddetlendiği Mısrata, Osmanlı askerî üssüydü.

Balkan Savaşı başlayınca Genelkurmay subaylarımızın dönmesini istedi. Şeyh Sünusi ise kalmalarını istiyor, giderlerse direnişin çökeceğine inanıyordu. Ancak Ekim 1912'de Uşi Antlaşması imzalanmış ve Bingazi ile Trablusgarb İtalyanlara bırakılmıştı ama Osmanlı Devleti, Libya'dan tamamen kopmak istemiyordu. Zira halkın Osmanlı'ya sevgisi ortadayken Afrika üssünü İtalyanlara teslim etmek akılsızlık olurdu. Libya terk edilmemeliydi. Edilmedi de. Gönderilen subaylar mücadeleye devam ediyorlardı. Lakin karizmatik bir baş aranıyordu. Bu baş, V. Murad'ın torunu Osman Fuad Efendi olacaktır.

Osman Fuad Efendi, 1894'te doğmuş, askerlik mesleğini tercih ederek fahri generalliğe getirilmiş ve Libya'da görevlendirilmişti. Nisan 1918'de "icabında merkezi tanımayarak müstakil hareket etmek yetkisini haiz olmak üzere" grup komutanı sıfatıyla bir denizaltı gemisiyle Derne'ye hareket etti. 60 Türk subayıyla Trablusgarb'a ulaştı ve yaklaşık 6 ay boyunca başarılı operasyonlara imza attı.

Şehzade Osman Fuad Efendi'nin Libya'ya gidişi yerli halk üzerinde olağanüstü bir etki yaptı. Bir coşku dalgası kapladı halkı. Mücadele tekrar kızışmıştı ki, Mondros Mütarekesi'nin haberi geldi. Tabii Şehzade'den en yakın İtilaf kuvvetleri komutanlığına teslim olması istendi. Buna karşılık Osman Fuad, bizzat padişahtan emir gelmedikçe silah bırakmayacağı cevabını verdi. Subay ve ordusunu İtalyanlara teslim etmek istemeyen Tümgeneral Osman Fuad, merkezin emrini dinlemeyerek çöle doğru çekilmiş ve kuvvetlerini Tunus'a geçirmişti. Ancak merkezden gelen ikinci bir emirde Trablusgarb'ın İtalyanlara bırakıldığı belirtilince geri dönüp İtalyanlara teslim olmuş, Napoli'de 8 ay esir kaldıktan sonra Ekim 1919'da İstanbul'a dönmüştü.

Bundan sonra Süveyş cephesinde görevlendirildiğini görüyoruz. Stratejik bir görüşme yapmak üzere gittiği Almanya'dan dönüşte bindiği denizaltı gemisi İngilizlerin hücumuna uğramış, alelacele gemiye binerken demir kapağın çarpması sonucu başından ağır bir yara almıştı. 1915'te Sina cephesinde görürüz onu. Başındaki yaranın yeniden iltihaplanması üzerine ameliyat olmak üzere Almanya'ya gider. 1924'te görev icabı Roma'da bulunmaktadır. Bir gün ajanslar Osmanlı hanedanının sürgüne yollanacağı haberini geçtiler. Sürgün listesinde kendi ismini de okudu; yıkılmıştı. Memleketi için yıllarca hizmet veren ve "gâzilik" rütbesine nail olan şehzade-general, sırf hanedandan diye sınır dışı edilmiş, bir günde vatansız olmuştu. O günlerde askerî bir kurye, kendisine bir posta ulaştırdı. Mektup Mustafa Kemal Paşa'dan geliyordu. "Ana vatan dışında kalışınız için çok esef ederim. İstisna yapamadım. Kanun umumi idi." diyordu, eski silah arkadaşı için istisna getiremediğini bildiriyordu.

Bu acı kararın üzerinden 49 yıl geçmişti ki, 19 Mayıs 1973'te Nice'te sefalet içinde yaşadığı üçüncü sınıf bir otel odasında hastalanmış ve bir hastane odasında yalnız başına ölünce Paris'teki Bobini Mezarlığı'na defnedilmiştir. O günlerde TBMM, Osmanoğulları'nın Türkiye'ye girişini serbest bırakacak kanunu çıkartmakla meşguldür. Beklenen kanun Osman Fuad'ın ölümünden bir gün önce çıkmıştır ya, bu "Libya Kahramanı" haber kendisine ulaşamadan son nefesini vermiştir.

Gördüğünüz gibi Libya'nın tarihi Osmanlı tarihine lehimlenmiş gibidir.

Mustafa Armağan
(Zaman, 27.02.2011)

7 Şubat 2011 Pazartesi

Abdülhamid, Mısır'ı kaptırmamak için diplomasi savaşı vermişti

Öyle görünüyor ki, Mısır'da bir iktidar değişikliği kaçınılmaz. Dikkatler bundan böyle neler olacağına çevrilmiş durumda. İlginin Mısır'a odaklandığı bu dönemde bir yakın tarih gezisine çıkmaya ne dersiniz?

İngiltere'nin kudretli başbakanı Gladstone, bundan 129 yıl önce Parlamento'da konuşmaktadır. Elinde tuttuğu Kur'an-ı Kerim'i parlamenterlere göstererek şu sözleri söyler: "Bu kitap Müslümanların elinde kaldıkça ve Müslümanlar ona saygı gösterdikçe bizim bu ülkeye hakim olmamız mümkün değildir. Tek çare, onları Kur'an'dan uzaklaştırmaktır."

Gladstone'un sözleri İslam dünyasında şok etkisi yapar. Said Nursi'nin zihnî dönüşümünün de başlangıcını teşkil edecek olan bu konuşma, pek bilinmez ama özel olarak Mısır Müslümanları hakkındadır. Üstelik 1882'de başlayan Mısır'daki İngiliz işgali karşısında tepki gösteren tek kişi Said Nursi değildir. Asıl eli taşın altında olan, devrin padişahı II. Abdülhamid'in de baş düşman olarak hedefine yerleştirdiği isimlerden biridir Gladstone.

İşte Abdülhamid Han'ın, işgal edilmiş olsa bile kendi toprağı olan Mısır'ı teslim etmemek uğruna hangi yollara başvurduğunun ve emperyalizmle diplomasi kanalından nasıl mücadele ettiğinin çarpıcı hikâyesi.

Süleyman Kızıltoprak'ın "Mısır'da İngiliz İşgali: Osmanlı'nın Diplomasi Savaşı" (Tarih Vakfı: 2010) adlı kitabı, nadir rastlanan bir titizlikle Abdülhamid'in İngiltere'ye karşı Mısır'ı nasıl başarıyla savunduğunu gözler önüne seren bilimsel bir çalışma.

Öncelikle şunu teslim etmeliyiz ki, Abdülhamid'in Mısır'ın işgali karşısında verdiği diplomatik mücadele, bu ülkenin sömürgeleştirilmesine yönelik İngiliz politikalarını engellemiş ve geciktirmiştir. İngiltere, Abdülhamid'i anlaşma yapmaya zorlamış, hatta anlaşmanın eşiğine kadar gelinmiş ama Sultan'ın direnişini kırmak mümkün olamamıştı.

Mısır'ın İngiliz egemenliğine geçişinde Urabi Paşa isyanının önemli bir yeri vardır. Abdülhamid bu isyanı engellemek için uğraşıp didinmiş, üst üste heyetler göndermişse de engel olamamıştı. İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti'ni isyanı bastırmaya çağırdı. Ne var ki, burada bir bubi tuzağı gizliydi. Eğer Osmanlı ordusu isyanı bastırırsa emperyalist ülkelerin çıkarları için Osmanlı askeri Müslüman kanı dökmüş olacaktı. Bastıramazsa bu defa da Mısır'daki egemenliği sona ermiş olacaktı. Abdülhamid müdahale etmemeyi tercih edecektir.

Bunun üzerine toplanan İstanbul Konferansı, Abdülhamid'in Mısır siyasetinin ipuçlarını verecektir. Bir kere Abdülhamid, Osmanlı Devleti'nin sorunlarının uluslararası platformlarda tartışılmasına karşıdır. Konferanslar yerine birebir diplomatik ilişkilere önem veren Abdülhamid, 1) Olayı zamana yaymak, 2) Ortaya çıkacak fırsatları yakalamak şeklinde özetlenebilecek bir dış politika izlemeye kararlıdır.

Bunun için de Avrupa dengelerini gözetmek ve bu arada kendisine bir manevra sahası bulmak peşindedir. Ahmet Davutoğlu'nun "Stratejik Derinlik"te tespit ettiği gibi elindeki imkânları ile hedefleri arasında gerçekçi bir ilişki kuran Abdülhamid, kısıtlı imkânlarla büyük idealler peşinde koşmanın bizi evdeki bulgurdan da edeceğine inanır. Bu yüzden Mısır sorununda gerçekçi davranmış, İslam Birliği siyasetini İngiltere'ye karşı sadece caydırıcı bir baskı aracı olarak kullanmaktan ileri gitmemiş, İngiltere'nin müdahale teklifinin bir tuzak olduğunu önceden görmüş ve bir maceraya girmekten kaçınmıştır.

Öte yandan Urabi Paşa'yı isyandan vazgeçirerek gelecekte Hıdiv yapmayı ve böylece Mısır'da Osmanlı nüfuzunu artırmayı da düşünmüş ve ona bir nişan göndererek ödüllendirmiş olan Abdülhamid'in bütün bu çabaları İngilizlerin Mısır'ı işgalini önlemeye yetmedi. İşgalden sonra bu defa Gazi Ahmed Muhtar Paşa "Mısır Yüksek Komiseri" olarak tayin edilmiş ve 24 yıl boyunca bu görevde kalmış, Osmanlı Devleti'nin haklarını Mısır'da savunmuştur.

Nihayet 1887'de İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında bir anlaşma yapılma noktasına varılmıştır. Abdülhamid'in de onayladığı 4 maddelik anlaşmaya göre İngiltere Mısır'ı 1,5 yıl içinde boşaltacak, Mısır ordusunda çok az İngiliz subayı kalacak, bir isyan çıkarsa Osmanlı Devleti'nin müdahale hakkı olacak, dışarıdan bir tecavüze İngiltere ile Osmanlı ittifakı karşı koyacaktı. Nihayet Sudan ve Mısır'ın Osmanlı toprağı olduğu kabul edilecekti. İngiltere bu şartlara itiraz etti ve nihayet bazı maddelerin değiştirilmesini istedi. Buna göre Süveyş Kanalı açık bulundurulacak, İngiltere, bir miktar askeri Mısır'da bırakacak, gerektiğinde yeniden asker gönderme hakkına sahip olacak, askerlerini 3 yıl içinde geri çekecektir.

Osmanlı tarafı Mısır'ın tahliyesini bir takvime bağlamak istedikçe İngiltere ayak diriyor, müdahale hakkının sadece kendilerinde bulunmasını istiyordu. Anlaşma İngiltere'nin aslında Mısır'ı boşaltmaya niyetli olmadığını gösteriyordu. Sultan Abdülhamid anlaşmayı inceledi, yine diplomatik kanallardan anlaşmanın değiştirilmesini sağlamaya çalıştıysa da olumlu bir sonuç alamadı. Mısır'ın resmen İngiltere'nin insafına terk edileceğini gören Abdülhamid, anlaşmayı imzalamayı reddetti.

Sonuç olarak Osmanlı Devleti'nin İngilizlerin Mısır'ı işgalini tanımalarını getirecek olan anlaşmayı reddederek Mısır'ın tamamen İngiliz işgaline girmesine izin vermediğini görüyoruz. Böylece İngiltere'nin Mısır'ı ele geçirip sömürgeleştirmesinin önüne geçilmiş oldu. S. Kızıltoprak'ın tespitiyle söylersek: "Osmanlı Devleti, Mısır'daki egemenliğinden vazgeçmeyerek Mısır hükümetini ve Hıdiv'i İngiltere'ye karşı savunmasız bırakmamış, en azından kolay lokma yapmamıştır."

Abdülhamid'in bu diplomatik direnişiyle Mısır'da Osmanlı egemenliği savaşın çıktığı 1914'e kadar devam etmiş, bu tarihte İngiltere Mısır'ı himayesine almış, 1922'de ise tek taraflı olarak Mısır'ın bağımsızlığını ilan etmiştir.

Pek bilinmez ama Mısır'ın resmen elimizden çıkması, Lozan'la olmuş, Abdülhamid'in 36 yıl önce atmadığı imza Lozan'da atılmıştır. Lozan'ın 17. maddesi şöyle der: "Türkiye'nin Mısır ve Sudan üzerindeki bütün hak ve dayanaklarından feragatinin hükmü 5 Kasım 1914 tarihinden geçerlidir."

Yorum yok.

Mustafa Armağan
(Zaman, 06.02.2011)

Evliya Çelebi, Nil Nehri'nin haritasını çıkarmış

Robert Dankoff ile Nuran Tezcan adlı iki araştırmacı, Vatikan Kütüphanesi'nde kimsenin bilmediği bir haritaya rastlamışlar. İnceleyince görmüşler ki, meğer bu, "Seyyah-ı Fakir" Evliya Çelebi'nin yaptığı Nil Nehri'nin haritasıymış. 6 metreye 1 metre ebadındaki harita, Müslümanlar "ilgisiz ve meraksız", "araştırarak gezmeyi sevmezler" türünden kaba oryantalist önyargılara son vermesi bakımından olduğu kadar bugünlerde gündemde olan Mısır'a bir Osmanlı aydınının nasıl baktığının çarpıcı bir göstergesi.

İşte Evliya Çelebi'nin 1672 yılında yaptığı hac yolculuğunun ardından bizzat keşfederek yaptığı Nil haritasından bir parça.

Mustafa Armağan
(Zaman, 06.02.2011)

28 Ocak 2011 Cuma

Ankara’ya demiryolunun gelişi

Ankara’daki ticari sınıf, demiryolunun kente gelişinin ardından kendini ispat etmeyi başarmıştı. "Demiryolu ile İstiklal Savaşı arasında nasıl bir bağlantı vardır?” diyeceksiniz, pekala vardır. Sultan Abdülaziz devri boyunca ancak İstanbul’dan İzmit’e kadar iki yılda tamamlanabilen demiryolu, demiryollarının imparatorluğu kurtaracağına inanan Sultan Abdülaziz’i hayal kırıklığına uğratmıştı.

Sultan Abdülaziz iki alanda fevkalade ısrarlıydı; Donanma ve demiryolu. Kuvvetli bir donanmayla Rusya’ya karşı Karadeniz’de hakimiyeti yeniden kurarak Kırım’ı alma emelinde muvaffak olamadı. Donanma büyük harcamalarla büyüdü, gemi sayısı bakımından büyük devletlerle yarışır hale geldi ama o donanmayı götürecek yeteri sayıda bahriye subayı, astsubay ve teknisyen yetiştirilemedi ve tersanelerde beklenen modernleşme sağlanamadı. II. Abdülhamid döneminde donanmanın tamamen ihmal edilmesinde bu ölçüsüz büyümenin de etkisi vardır.

Sultan Abdülaziz isabetli bir kararla demiryollarına da önem verdi. Ancak isteneni sağlayamadı. Rumeli demiryolları mesela Bosna-Hersek gibi imparatorluğun önemli bir parçasına uzanamadığı gibi, Adriyatik kıyılarına da ulaşamamıştır. Anadolu kıtasında da İzmir-Aydın hattı ve İzmir-Bandırma hattı ilki İngiliz, ikincisi Fransız imtiyazıyla inşa edilebildi. Sultan Abdülaziz’in milli teşebbüs olarak kurmak istediği Anadolu hattı İzmit’te tıkanmıştır.

Anadolu ve Mezopotamya’nın zenginliklerini inceleyip değerlendirmek isteyen Alman sermayeli şirket için imtiyaz alıp demiryolunu döşemeye başlamak, II. Abdülhamid devrinde gerçekleştirilen önemli bir yatırımdır. Demiryolu için verilen garanti akçesi ağır bir borçlanma getiriyordu ama Almanların demiryolu döşeme tekniği de Fransız ve İngilizlerinkiyle mukayese edilmeyecek kadar hızlı idi.

Ordu ilk defa Anadolu buğdayı ile beslenmişti
4 Mart 1889’da Osmanlı Anadolu Demiryolu Şirketi olarak teşkilatlanan Alman sermayesinin arkasında İngiliz ve Fransız bankacılığına göre daha etkin yöntemlerle çalışan Deutsche Bank vardı. 2 Haziran 1890’da 40 kilometrelik Adapazarı hattı tamamlandı. 16 tünel, birçok köprü ve 180 km’ye ulaşan tepelerin yarılmasıyla açılan güzergâhtan geçerek hedefe ulaşan demiryolu 1892’nin son gününde Ankara’daydı. Üç sene içerisinde 500 km’ye yakın yol inşa edilmiştir.
Ankara halkı çoktan beridir bu yolu bekliyordu. Dilekçeler yazıyorlardı hatta bağış kampanyası düzenlemek istediler. Ama daha ısrarla bu yolu bekleyen Kayseri’nin imalatçı ve tüccarları demiryolunu göremediler. Tertipledikleri deve kervanları ile taşıdıkları malı Ankara’dan daha batıya tenzilatlı olarak sevk etmek için şirketle bir sözleşme yaptılar. Kayserilinin önünde hiçbir engel duramaz.

27 Aralık 1919’da Ankara’ya ulaşan Mustafa Kemal Paşa’nın burayı merkez seçmesinin başlıca nedeni kendisini ekseriyetle ve sıcak bir destekle karşılayan Ankara halkı ve eşrafı değildir; demiryolunun ulaştığı bu noktadan direniş de, savunma da, ileriki taarruz da daha kolay başarılacaktır. Nitekim aralık ayı Osmanlı iktisadi tarihinde Rumeli’den gelen göçmenlerin hat boyuna yerleşerek Anadolu’nun tiftik ve tahıl zenginliğinin Avrupa’ya sevk edilmesine neden olduğu gibi, 1896’de Yunanistan’la yapılan savaş sırasında ordunun ilk defa Anadolu buğdayı ile beslenmesini sağlanabilmiştir.

27 Aralık 1919’da da aynı şehir bir bakıma demiryolu savaşı sayesinde kazanılan kurtuluş hareketinin merkezi noktası olmuştur.

Ankara ilginç bir şehirdi; bugünkü Kayseri’nin ve Kırşehir’in de dahil olduğu koca bir vilayetin merkeziydi ama nüfusu ancak 20 bin civarındaydı. Tarih boyu önemli bir merkezdi, nüfusu azdı. 16-17’nci yüzyılda önemli bir ihracat merkezi sayılırdı, 19-20’nci yüzyıl başlarında da bu ticaret nedeniyle birkaç konsolosluğun ve yabancı okulların bulunduğu bir şehirdi. Ama görünüşü mutevazı hatta fakir sayılabilirdi. Bu görünüşe aldanmamalı; ticari atılıma hazır ve dünya ile bütünleşme yeteneğine sahip bir sınıf demiryolu sayesinde kendini ispat edebilmiştir.
Kırmızı çizgiyle belirtilen hat motorlu taşıt trafiğine kapatılacak.

Yayalaştırma kararı için geç bile kalındı

Fatih Belediyesi 1 Ocak 2011 tarihinden itibaren Eminönü-Cağaloğlu bölgesinde önemli bir bloku motorlu trafiğe kapatma kararı aldı. Bu bölge Galata Köprüsü’nü geçtikten sonra batı tarafında Cemil Birsel ve Uzunçarşı caddeleri, doğu tarafında Babıali ve Ankara caddeleri, Eminönü’nde Yeni Cami ve Mısır Çarşısı’nı hizalayan Gümüşpala ve Reşadiye caddeleri ile Marmara tarafında da Kapalıçarşı ve Nuruosmaniye caddeleridir.

Sultanahmet’ten sonraki bu ikinci girişim ile İstanbul’un 2 bin yıllık merkezi, beşeriyetin en önemli eserlerinden Ayasofya ve At Meydanı mıntıkası, Yeni Cami, Rüstem Paşa, Mahmut Paşa camileri, Kapalıçarşı gibi klasik Osmanlı eserleri ve Nurosmaniye bölgesi yaya trafiğine tahsis edildi.

Şüphesiz ki buralarda motorlu trafiğin yasaklanması veya azaltılması mevcut perakende ticaret bölgesine bir zarar değil, aksine daha büyük canlılık getirir. Bazı imalathanelerin ise İstanbul surları dışına çıkmasını teşvik eder, doğrusu da budur. Bu karar, Eminönü-Fatih belediye bölgelerinin birleştirilmesinin faydalı sonuçlarından biridir. Bilhassa bu son bölgede motorlu taşıtlar eski eserlere zarar vermekte ve tarihi sokaklarda eskilerin tabiriyle “murur-u ubur”u yani insanların gelip geçişini cehennem azabı haline getirmektedir. İnşallah kapatma kararı ve uygulama başarılı olacaktır.

Klasik Konstantinopol ve hakiki Osmanlı İstanbul’u, Unkapanı Köprüsü ve Yenikapı arasındaki hattın doğuda kalan kesimidir. Ümit ederiz ki yakın gelecekte bu başarılı uygulamalarla Süleymaniye Camii, Beyazıt Camii, İstanbul Üniversitesi, Gedikpaşa mıntıkası ve Marmara kıyıları da hiç değilse kısmen motorlu trafiğe kapatılır ve Malta’da ve bazı eski şehirlerdeki gibi elektrikli taşıma araçlarıyla günün büyük kısmında ulaşım sağlanır. Bu kaçınılmaz ve gerekli bir gelişmedir.

2000 yıllık medeniyet merkezini bugünkü ağır tramvay, kamyon ve otobüs ulaşımıyla tahrip ederek insanlığa olan borcumuzu yerine getiremeyiz. Geç kalmış bir uygulamadır, zararın dönülen yerine kâr denir. Herkesin belediyenin bu kararına uyması ve yardımcı olması gerektiğine şüphe yoktur.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 26.12.2010)

Lozan'ın onayı için hilafetin kaldırılması beklendi

"Aksiyon" dergisinin geçen haftaki sayısında tarihçi Hakan Özoğlu ile yapılan bir söyleşide hilafetin kaldırılmasıyla ilgili çarpıcı bir ayrıntı yer alıyor. Özoğlu'nun ABD arşivlerinde rastladığı bu diplomatik yazıda, Türkiye'nin halifeliği kaldıracağı, bir hafta kadar önce Washington'a bildirilmişti.

İşin daha ilginç yanı, ABD'li diplomatın bu bilgiyi bir Fransız meslektaşından almış olmasıdır. Demek oluyor ki, Fransızlar ve ABD'liler daha Türkiye'de yaşayanlar olup bitenlerden habersizken, açıktan veya gizliden haberdarlar gelişmelerden. Bu durumda hilafetten ödleri kopan İngilizlerin bu işe çok önceleri agâh olduklarını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Hakan Özoğlu'nun, elindeki belgeyi bir an önce yayınlamasını beklerken, manzarayı netleştirmek bakımından tuvale bazı fırça darbeleri atmakta fayda var. O zaman belgenin büyük ölçüde yerine oturacağını söyleyebiliriz.

Malum, halifelik, 3 Mart 1924'te kaldırılmış ve Halife Abdülmecid, hanedan üye ve mensuplarıyla birlikte aynı gece yurtdışına çıkarılmıştı. Gerçi kanunun gerekçesinde hilafetin "şahs-ı manevisi" (tüzel kişiliği) TBMM'nin uhdesine devredilmişti deniliyordu ama bunun, bir devamlılık sağlamaktan ziyade, hilafetin bir "meraklısı"nın eline geçmesine mani olmaya yönelik iğdiş edici bir tedbir olarak anlaşılması doğru olurdu. Açıkçası bu karar, halifeliğin sonu anlamına geliyordu.

Çeşitli bahaneler üretildi elbette. Yok halife daha çok para istiyormuş da, yok "Hilafet hazinesi"nden söz ediyormuş da, ne demekmiş efendim "Hilafet hazinesi"? Böyle bir hazine mi varmış ki?

22 Ocak 1924'te, yani kaldırılmasından 40 gün kadar önce Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, Halife'nin Cumhuriyet'e tecavüz ettiğini söylüyor, bunun cezasız kalmayacağını ima ediyordu.

Ancak aynı günlerde Türkiye'de gergin bir bekleyişin hüküm sürdüğü de keskin dikkatlerden kaçmıyordu. Sanki yalnız Halife'ye değil de, diğer dinlerin reislerine karşı da bir şeyler yaşanacağı hissi basında kol geziyordu. Nitekim 7 Şubat günü Eğitim Bakanlığı'nca (ne var ki o zaman henüz "millî" olmamıştır) yabancı okul binalarındaki dinî alamet ve işaretlerin kaldırılması hakkında karar çıkar. Ayın 15'inde ise İzmir'de Harp Oyunları başlar. (bitişi: 22 Şubat)

Çok sonraları bunun, Kâzım Karabekir Paşa da dahil, pek çok asker-siyasetçiyi Meclis'ten ve Ankara'daki gelişmelerden uzak tutmak üzere geliştirilmiş gerçek bir "oyun" olduğu anlaşılacaktır.

Velhasıl, kamuoyunda hilafetin kaldırılmasının ardından diğer din temsilciliklerinin de kaldırılıp reislerinin sınır dışı edilmesi yönünde bir beklenti mevcuttu. Hatta bunu konu alan bazı karikatürlere bile rastlanır.

Şaşırtıcı gelmiyor mu size de: Rum ve Ermeni patrikleriyle Musevi hahambaşısının Türkiye'de kalmaları Lozan Antlaşması'nda karara bağlanmamış mıydı? Lozan da bir yıl kadar önce imzalandığı halde bunların yazılıp çizilmesi Lozan'ın delinmesi anlamına gelmiyor mu?

Hayır, zira Lozan o sırada henüz onaylanmamıştır. Malum, bir uluslararası antlaşma üç aşamadan geçtikten sonra geçerlilik kazanır. 1) Yetkililerin imzalaması, 2) Meclislerden geçmesi ve, 3) Devlet başkanlarınca onaylanması.

Sevr işte bu 2. ve 3. aşamalardan geçmediği için resmiyet kazanamamıştı. Peki ya Lozan?

Sıkı durun: Lozan Antlaşması, halifeliğin kaldırıldığı tarihte henüz yürürlüğe girmiş değildi. Bu durumda halifeliği emsal alarak diğer dinî reislerin de ülkeden kovulmalarını istemek bir yerlere gözdağı vermek anlamına mı gelmektedir, yoksa samimi bir 'laik' talepte bulunmak anlamına mı? Bence ikisi de değil. Asıl maksat, rakiplerimizi bir an önce Lozan'ı onaylamaya zorlamaktır.

Aklınıza takılmış olmalı: Lozan 24 Temmuz 1923'te imzalanmış diye biliyoruz, Ekim ayında da Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş. Peki 1924 yılında hangi onayı bekliyoruz hâlâ?

Biz 23 Ağustos 1923 günü Meclis'ten geçirmiştik Lozan'ı ama 3. aşamaya, yani devlet başkanının onaylaması noktasına hilafetin kaldırılmasından sonra gelebilmiştik. Bir başka deyişle Mustafa Kemal Paşa Lozan'ı, hilafetin kaldırılmasından 28 gün sonra onaylamıştı.

Yani bir tür satranç oynandığından emin olabilirsiniz. Önce Yunanistan onaylasın, sonra hilafeti kaldıralım, ardından biz onaylayalım, sonra da İtilaf devletleri...

Nitekim Yunanlılar bizden daha atik davranmışlar ve 11 Şubat 1924'te meclislerinde onaylamışlardı Lozan'ı. İtilaf devletleri başkanlarının ne zaman onayladıklarını biliyor musunuz? 6 Ağustos 1924 tarihinde.

Peki neyi beklemişlerdi bunca süre?

Anlaşılan, önce Lozan'da verdiğimiz sözlerin yerine getirilip getirilmediği (icraat) görülecek, sonra nihai onay verilecekti. O devrin Birleşmiş Milletler'i demek olan Cemiyet-i Akvam ise bir ay sonra, 5 Eylül'de Lozan Antlaşması'nı resmen tescil edecek ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması uluslararası garanti altına alınacaktı. Öte yandan Medeni Kanun'un hazırlanmasına bundan sadece 6 gün sonra başlanmış olması size de yeterince anlamlı gelmiyor mu?


ABD ve Fransa'nın hilafetin lağvı haberini bizden önce almalarında bir gariplik yok sizin anlayacağınız. Dert onların derdiydi çünkü.

Bu kitabı okuyan asker, darbeci olmaz da ne olur?
Masamda 1971'de basılmış bir "Türk Devrim Tarihi" kitabı duruyor. Yayınlayan: Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı. Kitaba göre Türk ordusunun "komutanları" çok kez milletin kaderine el koyarak onu kurtarmışlar. "Türk subayına gelecekte gene böyle bir görev düşebilir"miş. Bu kitabı okuyan öğrencinin ruh sağlığını düşünün.

Mustafa Armağan
(Zaman, 26.12.2010)

Rasputin’in ve Rusya’nın ölümü

Rasputin öldürüldükten altı yıl sonra Sovyetler Birliği ilan edildi. “O ölmeseydi imparatorluk çökmezdi” lafını çok kez duydum.

30 Aralık 1916’da Çar ailesinin yani Romanovlar’ın damadı Prens Feliks Yusupov sarayın gözdesi keşiş Rasputin’i öldürdü. Sibiryalı keşiş St. Petersburg’un büyüye, spiritizmaya düşkün yüksek çevrelerinde çoktan “kutsal adam” diye niteleniyordu. Taraftarları vardı, adeta kendilerini ona adamışlardı. Rasputin’in olağanüstü gücüne Çariçe Aleksandra’nın kendisi de inanıyordu ve son çarı ikna etmişti.

Petersburg’un yüksek çevrelerinde Rasputin bir azize yaraşmayacak, keyifli bir hayat sürüyordu. Devamlı kadınların ortasındaydı, içiyordu. Sarayla ve hükümetle iyi geçinmek isteyenler, daha doğrusu hükümette ve iktidarda kalabilmek niyetinde olanlar onunla çatışmaya giremiyorlardı. “Dokunulmaz nedir?” diye sorsanız cevabı “Rasputin”di.

Rasputin cahildi ama Rusya’daki çok insandan daha kuvvetli sezgileri vardı. Savaşı istemeyen nadir takımdandı. Nitekim silahsız ve donanımsız ordular harbe gitti, çok kısa zamanda da felaketin ne kadar yakın olduğu anlaşıldı. Tannenberg bataklıklarında Hindenburg’un komutasındaki Almanlar kolay bir zafer kazandılar, kesin zafer değildi. İki yıl sonra 1916 kışında Rusya açlık yokluk içinde hâlâ düşmanla savaşıyordu.

Hemofili hastalığı getirdi
Bazıları yenilginin de suçlusu olarak bu çılgın ve murteşi papazı gördüler. Feliks Yusupov ve arkadaşları için de acilen yok edilmesi gereken düşmandı. 30 Aralık gecesi onu Yusupov’un sarayına davet ettiler, baş düşmanı Rasputin’in samimi dostu görünümündeydi. Önce zehirlemeyi denediler. Çılgın Roma İmparatoru Neron da anası Agripinna’yı zehirlemeyi denemişti. Ama Agrippina da Rasputin de zehire çok dayanıklı çıktılar. Bunun üzerine keşişi düpedüz tabancayla ortadan kaldırmayı denediler; kurşuna da dayanıklıydı, dayakla halledildiği sanılarak bir çuvala tıkıldı ve Neva nehrine atıldı, günler sonra cesedi bulunduğunda boğularak öldüğü anlaşıldı.

Çariçe babasının mensup olduğu Hesse-Darmstadt hanedanı üzerinden hemofili hastalığı getirmişti. Romanovlar hanedanı bu hastalığı önlemek için Çar Nikola ile evliliğine niye mani olamadılar, bu hâlâ tartışılıyor. Evliliğin sağlık bakımından bazı sorunlar yaratacağı galiba hissediliyormuş ama III. Aleksandr veliahtı bu evlilikten niçin men etmedi bilinemez. Her halukarda birbirini delice seven ve dört kızlarıyla birlikte çok mutlu bir aile olan son çarın ve çariçenin birliği, veliahtın hastalığı ile tatsız bir döneme girdi. Şehirdeki kışlık saraydan (bugünkü Ermitaj Müzesi) civardaki Peterhof’a kaçarcasına çekildiler.

Hiç kimse çarı sevmiyordu
1905 ihtilalinden beri çalkantı içindeki Rusya, çarı sevmiyordu. Bolşevik ve Menşeviklerin sevmeyeceği açık, liberaller ise onu sadece yetersiz değil, geri ve ahmak buluyorlardı. Çar ve çariçeyi hâlâ baba ve anne diye bilen milyonlarca köylünün dışında sefil işçi takımı da ondan soğumuştu.

Bizzat İsmailiye cemaatinin reisi Ağa Han bile Rus işçi sınıfının hayat şartlarını Hindistan’daki sefil işçilerden daha kötü buluyordu. Gerekçesi çok açıktır; “Berikiler hiç değilse havasız fabrika ve yatakhanelerinden dışarı çıkıp temiz hava alabiliyorlar, keskin soğukta bu da pek mümkün değil” diyordu. İşin garibi Slavyanofiller ve hatta muhafazakar güçler bile çarlarını ve Alman asıllı çariçeyi yetersiz görmeye başladılar.

Başta Yahudiler olmak üzere mahkum milletler de monarşiyi sevmiyordu. Çara en bağlı olan unsurun belki de Rusya’nın Müslüman halklar olduğunu söylersek durumun vahameti anlaşılabilir. Savaşın sıkıntıları içinde etrafta zavallı çariçenin Rasputin’in metresi olduğu bile tertiplenmiş dedikodu halinde dolaşıyordu. Oysa çariçenin oğlunun hastalığından dolayı bedbaht ve olağanüstü kuvvetlerden medet uman bir çaresiz olmaktan başka kusuru yoktu.

Öldürüleceği günü ve katilleri biliyor muydu?
Çar ise askercilik oynuyordu, payitahta oturup cephe gerisini düzene koyacağı yerde, cephede anlamadığı başkumandanlık rolündeydi. Harp eden devletlerin hiçbirisi, bu savaşa girerlerken cephe gerisindeki halkın düşeceği durumu göz önüne getirememişti.

Feliks Yusupov, Rusya’nın en ilginç kişiliklerinden biriydi. 1552’de Kazan Hanlığı IV. Ivan (Korkunç Ivan) tarafından alınınca din değiştirerek Rus soyluları arasına katılan Altın Ordu-Tatar soylularından bir aileden geliyordu. Diğer soylu üyelerin aksine sınırsız topraklarının geliriyle yetinmeyip sanayiye de el atan tek Rus prensiydi. Bu konuda Kazan Tatar soylularının kabiliyetini miras edinmiş gibiydiler.

Yusupovlar çok zengindi. St. Petersburg’un en ilginç saraylarından biri onlarındı. Üstelik Feliks, Çar Nikola’nın yeğeni ile evlenince aile Romanovlarla akraba oldu. Rusya haddi olmayan bir açgözlülükle hazırlıksız girdiği harbin bedelini iki ihtilalle ödedi. Her şey altüst oldu.

Rasputin efsanesi ise halen yaşıyor. Geçtiğimiz iki yılda onun hakkında batıda ve Rusya’da yapılan neşriyat küçümsenmeyecek miktarda, hatta birkaçı bayağı ciddi belgesel araştırmalara dayanıyor. Keşişin öleceği günü ve katillerini önceden bildiği hep söyleniyordu. Bu mealde yazdığı mektuplar da neşriyatın içinde yer alıyor. St. Petersburg yüksek cemiyeti ve politikacılar ile olan ilişkileri ise devamlı abartılı yorumlara konu oluyor. Ona kalsa Rusya barış içinde yaşayacak ve ondan yararlanabilecekti.

Keşiş öldürülmese ihtilal dahi önlenebilecekti” sözünü hayatım boyu bazı ihtiyar mültecilerden duydum. “Öyle olsaydı, böyle bitseydi” ile tarih yapılmayacağı açık ama Rasputin Rusya tarihinin halen en ilginç portrelerinden biri olarak yerini muhafaza ediyor. Onun ölümünden tam altı yıl sonra, 31 Aralık 1922’de, iç harbi kazanan Bolşeviklerce Sovyetler Birliği resmen ilan edildi.

Bir yılı daha geride bıraktık. Hepimize dertsiz, az tasalı, sağlıklı bir 2011 yılı diliyorum.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 02.01.2011)