28 Şubat 2011 Pazartesi

Prenseslik zor meslek

Neslişah Sultan kendi köşesinde kalan, sıkıntılarını anlatmayan bir hanedan üyesidir. Gençlerin bu saygın kişiliği tanımasını isteriz, Murat Bardakçı’nın kitabı bu açıdan önemli bir katkı olacak.

Osmanlı prenseslerinin isimlerinin sonuna “sultan” unvanı eklenir. Ancak hanedanın erkek üyelerinin, yani padişah ve şehzadelerin kız çocukları bu unvanı alır. Padişah doğuran valide sultanlar da bu unvanla anılmıştır; bir de tarihte Kanuni Sultan Süleyman’ın resmen nikah kıydığı ve bu unvanı verdiği Hürrem... İmparatorluk prensi olan şehzadelerin idam ve siyaseten katl endişesi tabii ki hanedanın sultanları için söz konusu değildi. Ama sultanların hayatı da hiç sanıldığı kadar rahat geçmemiştir. Özellikle son dönem hanedan üyelerinin geçirdiği büyük sıkıntılar malumdur.

1924 yılının 11 Mart gecesi son padişah Sultan Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan ile son halife Abdülmecid Efendi’nin oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi’nin büyük kızları olan Neslişah Sultan, annesi ve iki kız kardeşiyle Çatalca istasyonundan Avrupa’ya kalkan eksprese bindirildiğinde henüz 3 yaşındaydı. Dönüşü olmayan bir pasaportla sürgüne gidiyorlardı. Küçük sultan evini ve oyuncaklarını özlemiş, bir köşede ağlamış, sonra da uykusuna dalmıştı.

Hanedan defterine yapılan son kayıt onunki oldu
Uzun ve renkli bir ömür önündeydi; bu renklerin içinde trajik olaylar, dünya tarihinin ünlü hanedanının üyelerinin Avrupa’daki sıkıntıları, ardından Mısır Hidiv hanedanından taht adayı Prens Abdülmunim ile olan evlilik ve şaşaalı bir hayat gelir. Ama bilhassa Yahya Kemal’in de söylediği gibi “İstanbul’un en iyi Türkçe bilenlerinden anne Sabiha Sultan’ın beslediği yurt özlemi dolayısıyla sultan kız kardeşlere dikkatle öğretilen bir Türkçe, Nice’teki Fransız lisesinden gelen mükemmel Fransızca” ve İngilizce ve Almanca. Mısır’da öğrenilen Arapça...

Neslişah Sultan şaşaanın içinde de zahmet çeken, öğrenen bir hanedan üyesiydi; kendisini tanıyanların tarih bilgisine, edebiyat, coğrafya, nebatat ve mutfak kültürüne olan derin vukufunu hayranlıkla gözledikleri bir aydın söz konusudur. Politikaya tabii ki ilgi duymuş hatta karışmıştır, nitekim 1952-53 onun Mısır’da Abdülnasır rejimi ile sıkıntılı zamanlar yaşadığı bir dönemdir. 1952’de hanedanın prensesleri (sultanlar) için çıkarılan af üzerine Sabiha Sultan Türkiye’ye döndü, kızları da onu izledi. Neslişah Sultan zaten Abdülmumin’in eşi ve Mısır hanedanının üyesi olduğu için Türkiye’ye daha evvel de girebiliyordu. Kayak, yüzme ve bilhassa binicilikteki mahareti herkesi hayran bırakmıştır. Soğukkanlı bir değerlendirişi vardır ve Türkiye’nin geçirdiği çağdaşlaşmaya herkesten fazla saygı duyduğu çok açıktır. Bu konuda muhtelif davranışları ve hatta demeçleri malumdur.

Şubat 1921’de doğduğu zaman hanedan defterine ismi “Fatma Neslişah” olarak kaydedildi. 4 Şubat günü Sabiha Sultan ile Ömer Faruk Efendi’nin kızlarının dünyaya geldiği, son padişahın doğum belgesini Babıali’ye göndermesi ve gereğinin yapılmasını emretmesiyle tarihe kaydoldu. Hanedan defterine yapılan son kayıt Neslişah Sultan’ın ismidir. Ondan sonra doğan hanedan üyeleri artık saltanat kalktığı için aile içinde kayıtlıdır. Neslişah Sultan’ın doğumu dolayısıyla bir sultana yapılan tebrik ziyaretleri, 121 pare top atılması ve padişah tarafından onun adına darp ettirilen beşi bir yerde ebadında çok az sayıda altın sikke ve de Faruk Nafiz’in (Çamlıbel) Neslişah Sultan’ın doğumu için düştüğü tarihle hanedan üyelerinin resmi tarihi kapandı:

“Cân ü dîlden söyledim Fâruk anın târîhini
Etdi dünyâ ıyd Sultan Neslişâh’ın nâmına”
(Neslişah Sultan kayak, yüzme ve binicilikte çok maharetliydi.)

1921’de Sabiha Sultan’ın Nişantaşı’ndaki konağında dünyaya gelen, sürgüne kadar Dolmabahçe Sarayı’nda yaşayan ve aslında pek de uzun olmayan ama dünyayı enine boyuna tanımayı sağlayan verimli bir eğitimle geçen Nice’teki yıllar, II. Cihan Harbi’nin hemen eşiğinde Mısır’a göç ve iki kız kardeşiyle birlikte Mısır prensleriyle izdivaç... Sultan henüz 18 yaşındadır ve 3 yaşında terk ettiği saray hayatına bu ülkede dönmüştür.

Mısır’daki askeri darbeden sonra zor günler geçirdi
Uzun Mısır yıllarında Kahire yüksek toplumunda hadisesiz yaşayan, Osmanlı hanedan üyesi olduğunu her tavrıyla telkin eden Neslişah Sultan, Mısır’daki askeri darbe üzerine siyasi bakımdan gene zor günler geçirdi; Avrupa ve ardından Türkiye... Herhangi bir aristokratın dahi kolay kabul göremeyeceği sanat çevrelerinde saygı gören bir kişilikti. Wilhelm Furtwaengler ve Willy Boskovski gibi büyük orkestra şefleri onunla görüşmekten zevk alırdı. Bazı kişilikler yaradılışları itibarıyle saygı ve hayranlık telkin ederler; bunun sadece iktidar, soy kütüğü, para ve hatta eğitimle bile ilgisi yoktur. Belki bütün bu unsurların bir miktar terkibi ve parlak bir zekanın dengeli ışımasıyla bu sağlanabilir. Basınımızdaki münasebetsizliklerden olacak, kendi köşesinde kalmayı tercih eden Neslişah Sultan’ı bu milletin hassaten gençlerinin tanımasını çok isteriz.

Geçtiğimiz cuma Neslişah Sultan’ın doğum günüydü. Yakınçağ tarihçiliğimize önemli bir katkı sayılması gereken Murat Bardakçı’nın “Neslişah - Cumhuriyet Devrinde Bir Osmanlı Prensesi” adlı 400 sayfayı aşkın yüzlerce arşiv belgesi ve mektuba, hatırata ve fotoğraflara dayanan kitabı Neslişah Sultan’a bir doğum günü armağanıdır.

Sultan Vahdettin dönemini betimleyen “Şahbaba”dan sonra son padişah ve son halifenin torunu Neslişah Sultan’ın hayatı etrafında bir dönemin tarihini ve asıl önemlisi son devirde Osmanlı hanedanını anlatan bu kitabın bir kazanç olduğunu belirtmek gerekir. Neslişah Sultan’a uzun ömürler dilerken, Bardakçı’nın da “Enver Paşa”sının bu yıl yazımının bitmesini ümit ederiz.
İlber Ortaylı
(Milliyet, 06.02.2011)

Mısır'ın fethi Osmanlı'ya dünya hâkimiyetinin kapılarını açmıştı

İstanbul'un fethi kadar önemli olan Mısır'ın fethiyle Osmanlı Devleti'nin ticaret yollarına hakim olup, hazineye büyük gelirler sağlanmasıyla bir dünya gücü olmaya giden yolda önemli bir dönemeç geçilmişti.

16. yüzyılın başlarında Memlükler ile Osmanlılar'ın ilişkileri iyi durumdaydı. Ancak Memlükler, 1514'teki Çaldıran Savaşı'ndan sonra Safeviler'le antlaşma yapması ilişkiler bozuldu. Osmanlılar'ın, Maraş ve civarında hüküm sü­ren Dulkadirli Beyliği'ni ortadan kaldırmaları durumu daha da gerginleştirdi. Memlük hükümdarı Kansu Gavri'nin, Dulkadirli Beyliği'nin, son bey olan Alaüddevle Bey'in oğluna verilmesini iste­mesi ve İran üzerine yürüyen Osmanlı ordusuna karşı harekete geçmesi üzerine, Yavuz hedefini değiştirip, Memlük toprakla­rına girdi. 24 Ağustos 1516'da Halep yakınlarında Merci­dabık'ta meydana gelen savaşta hiçbir varlık göstereme­yip, hükümdarlarını kaybeden Memlük ordusu büyük bir yenil­giye uğradı. Bugün Suriye, Filistin, İsrail, Lübnan ve Ürdün bulunduğu topraklar Osmanlılar'ın eline geçti.

GEÇİLMEZ DENEN ÇÖLÜ GEÇTİLER
Yavuz, Mısır'da hükümdar seçilen Tumanbay'a, Osmanlı'ya tâbi olup, vergi vermek şartı ile Gazze'den itibaren Mısır'ı bırakmayı teklif etti ancak Tumanbay kabul etmedi. Memlükler, Yavuz'un çölü aşmaya cesaret edemeye­ceği inancındaydılar. Osmanlılar'ın çölü geçmeye teşebbüsleri hâlinde ise, ordularının büyük bir kısmı zayiata uğrayacak ve kalanı da yorgun bir halde yakalanıp yok edilecekti. Ancak Yavuz'un çölü geçmek için yaptırdığı gözlemlerden sonra, yağan yağmurların da yardımıyla Osmanlı ordusu Sina çölünü rahatlıkla geçti.

Kahire'nin kuzey doğusundaki Ridaniye mevkiinde 22 Ocak 1517'de meydana gelen savaşta Memlük kuvvetlerini bir kez daha mağlup etti. Bu mağlubiyete rağmen Tumanbay pes etmemişti. Kahire'de Sokak savaşlarıyla Osman­lı'ya karşı koymaya çalıştı. Tuman­bay'ın yakalanıp 19 Nisan 1517'de asılmasının ardından Mısır, tamamen Osmanlı hâkimiyetine girdi.

MISIR'I FETHETTİK HAZİNE DOLDU
Osmanlılar'a karşı direniş bittikten sonra, ülkede Osmanlı düzeninin kurulması için faaliyete geçildi. Mısır'da çeşitli bölge­lere Osmanlı beyleri atanmak istenmiş, ancak geçiş döneminde halkı Osmanlı idaresine alıştırmak için mahalli gelenekleri ve kanunları tanımaları sebebiyle Memlük (kölemen) unsuru idari mekanizmadaki eski yerlerinde bırakılmışlardı. Osmanlı idare­sine itaatleri daha güvenli görülen Arap şeyhlerine bazı malî ve idarî haklar verilerek, Memlük beylerine karşı bir denge oluş­turulmaya çalışıldı. Yavuz yaklaşık sekiz ay Mısır'da kalıp, Osmanlı düzenini bir ölçüde kurduktan sonra durumu şüpheli görülen bir kısım bey ve kadıları yanına alarak İstan­bul'a döndü.

Suriye ve Mısır'ın ele geçirilmesiyle Osmanlılar, Hindistan ticaret yollarının önemli bir kısmına hakim oldular. Portekizlile­r'in, Arabistan Yarımadası'nda ilerlemeleri durduruldu ve bu sa­yede Hindistan'dan mal akışının önemli bir kısmı tekrar Osmanlı ülkesi üzerinden Avrupa'ya yapılmaya başlandı. Mısır'ın fethedilmesi Osmanlılar açısından İstanbul'un fethi kadar önem­liydi. Mısır'ın alınmasıyla Hindistan ticareti dolayısıyla, buradan elde edilen gelirler Osmanlı İmparatorluğu'nu ekonomik yönden güçlendirdi. Mısır'ın vergi gelirleri direkt olarak Osmanlı hazine­sine gönderilirdi.

MISIR'DA OSMANLI DÜZENİ
Hayır Bey valiliği döneminde Memlük kanun ve gele­nekleri ile Osmanlı düzenini bir ölçüde birbirine uydurarak, fazla bir sorun çıkmadan Mısır'ı yönetti. 1522'de ölümü­nün ardından başlayan karışıklıklar bir türlü sona ermedi. Osmanlı düzeninin tam olarak kurulamaması üzerine 1524'te İs­tanbul'dan Veziriazam Makbul İbrahim Paşa bir grup devlet adamı ile beraber Mısır'a gönderildi. İbrahim Paşa du­rumu inceleyip, Mısır ileri gelenlerini ve halkı dinleyerek, son­radan çıkarılmış vergi ve angaryaları kaldırdı. Veziriazam yap­tığı araştırmalar sonucunda Mısır'ın eski kanunlarını düzeltip, Mısır için yeni bir kanunnâme hazırladı ve bu kanun padişa­hın onayından geçtikten sonra yürürlüğe girdi. İbrahim Paşa­nın bu icraatı ile Mısır'da Osmanlı düzeni kurulmuştu.

Osmanlı İmparatorluğu, Mısır'da hâkimiyetin tek bir gru­bun eline geçmemesi için bir denge siyaseti izlemeye çalıştı. Mısır'ın Osmanlılar'dan önceki hakimleri olan Memlüklere dokunulmamış, beylerbeyi ve yeniçerilerin Mısır'da tek başlarına haki­miyet sağlamalarının önüne geçebilmek için denge unsuru olarak kullanılmışlardır. Beylerbeyi, yeniçeriler, Memlükler ve Arap şeyhleri ile kadılar birbirlerine karşı kullanılarak, birisinin fazla nüfuz kazanıp, merkezi idareye karşı güçlenmesi önlen­meye çalışılmıştı.

MISIR'DA TÜRK HÂKİMİYETİ
Mısır'da çok erken tarihlerde Türk hâkimiyeti başlamıştı. Tolunoğulları (868-905), İhşîdîler (935-969), Eyyûbîler (1171-1250) ve Memlükler (1250-1517) tarihleri arasında Mısır'da hâkimiyeti ellerinde tuttular.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 13.02.2011)

Osmanlı'da Kürt Alevi ile Türk Alevi arasında bir fark var mıydı?

Osmanlı Türk devletiydi. Resmi dilin, ulemanın, ordunun dilinin Türkçe olması ve basılan ilk kitabın Vankulu Lügatı olması Osmanlı'nın Türk devleti olduğunu, Türkçeyi tercih ettiğini gösteriyor ama Türk'ün tercih edildiği anlamına gelmiyor. Osmanlı sosyal ve siyasal uygulamalarda Türk ile Kürt arasına, Türk ile Arap arasına, Müslüman ile Arnavut arasına hiçbir ayrım koymadı. Dolayısıyla Alevi Kürt'e, Alevi Türk'ten daha iyi ya da daha kötü davranması için hiçbir sebebi yoktu Osmanlı'nın. Herhangi bir pozitif ya da negatif ayrımcılık için sebebi yoktu. Elbette ki Alevi Kürtlerin kültür farklarından gelen farklı uygulamaları olur zaman zaman ya da nüanslar olabilir. Ege'de Akdeniz'de Tahtacı Alevilerin Alevilik uygulamalarıyla, Sivas'taki Kürt Alevilerin ritüeli aynı şekilde sürdürdüğünü söylemek mümkün değildir. Mesela teorik olarak kadın erkek eşitliğinin pratikte kültür farklarına uğramadığını söylemek mümkün değildir. Zaten teolojik hakikat sosyal hakikate karşılık gelmez.

Reha Çamuroğlu
(Atlas Tarih, Sayı:5, Sayfa:66)

Yeniçerileri mezar taşlarına kadar tasfiye ettik

(Bellini'nin çizimiyle bir yeniçeri)

Yeniçeri ocağı kaldırılmasaydı Türk modernleşmesi farklı olur muydu?
Türk modernleşmesinin devlet eliyle yukarıdan aşağıya modernleşme olmak zorunda olmadığını düşünüyorum. Tam da bu nedenle Son Yeniçeri romanını yazdım. Biz geçmişi tasfiye etmek gibi meraklara sahibiz. Şimdi de "efendim Cumhuriyeti tasfiye edelim" diyenler var. İfrat ve tefrit arasında zihni çok gidip gelen bir millet Türk milleti bence. Samuraylık kurumunu japonlar tasfiye ettiler ama samurayları tasfiye etmediler. Biz tek tek yeniçerilerin taşlarına kadar tasfiye ettik, mezar taşlarını kırdık. Dolayısıyla bizim bu tür bir tasfiyecilikten kurtulmamız lazım.

Reha Çamuroğlu
(Atlas Tarih, Sayı:5, Sayfa:69)

Trablusgarp 100 yıl sonra Enver'ini arıyor

Osmanlı aydınları batının Osmanlı Devleti için adlandırdığı “hasta adam”ı tedaviye yönelik çeşitli teşhis ve teşebbüslerde bulunmuşlardır. Sorunların çözümüne yönelik olarak özellikle de 20 yy.’ın başında II. Meşrutiyet’e bel bağlayanların hiç de az olmadığını söyleyebiliriz.

Meşrutiyet’in sloganlarından geriye kalan “Adalet”, “Hürriyet”, “Müsavat” ve “Uhuvvet” kavramlarının imparatorluğu ayakta tutacak tutkal görevi görmediğini millet olarak yediğimiz ölümcül dayaklar sonrasında ancak öğrenebildik. Osmanlı Devleti 1908 sonrasında kendisini ölüm döşeğine götürecek ardı sıra yapılan Trablusgarp, I. ve II. Balkan, I. Dünya ve İstiklâl Harbinin içinde bulur. Kabaca dört savaş olarak tasnif ettiğimiz bu savaşların içerisinde onlarca muharebeler olmuştur. Bu kısa ve etkili dönemle ilgili ülkemizde yayımlanan tarih araştırmaları, hatıralar, akademik tezler, tarihi romanlar vs. gibi çalışmalar her geçen gün artmaktadır.

Gel gör ki Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak bildiğimiz Nuri Paşa, Harbiye Nazırı ve Başkomutan vekili Enver Paşa, Genel Kurmay Başkanlarımızdan Abdurrahman Nafiz Gürman Paşa, TBMM Başkanvekillerinden Mehmet Nuri Conker, ilk Başbakanlarımızdan Ali Fethi Okyar ve Cumhuriyetimiz’in mimarı Mustafa Kemal Paşa gibi onlarca tarihi şahsiyetin özgeçmişine altın harflerle yazılan Trablusgarp Savaşı hakkında ülkemizde yok denilecek kadar az çalışma olduğunu ifade edebiliriz.

Haftanın kitabı olarak akademisyen Yusuf Gedikli’nin yayına hazırladığı, geçtiğimiz aylarda yayımlanan “Trablusgarp Cephesi Hatıraları” isimli kitabı dilimin döndüğünce, kalemimin keskin(siz)liğince anlatacağım. Kitap, Trablusgarp Savaşı ve sonrasında bahse konu olan coğrafyada görev yapan Türk subaylarından Rıfkı (Erer), Nazmi (Songar), İhsan (Aksoley) ve Alman Subay Franz Becker’in hatıraları ile yazar Yusuf Gedikli’nin bir makalesinden oluşmaktadır. Bu hatıralar daha önceki yıllarda muhtelif dergilerde yayınlanmıştır.
Tarihin “Trablusgarp Savaşı” olarak kaydettiği savaş sadece Trablusgarp’ta olmamıştır. Trablusgarp vilayetinden çok daha geniş bir alana yayılmış. Hatta Adriyatik Denizi, Kızıldeniz, Çanakkale Boğazı ve Ege Adaları gibi geniş bir alana sıçramış. Bazı Türk komutanlar gizlice ve gönüllü olarak bu savaşa katılmıştır. Mustafa Kemal Paşa da cepheye kaçak olarak Tanin gazetesi muhabiri Şerif Bey sıfatıyla gitmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın bilinen fotoğraflarının içerisinde –en azından benim bildiğim- tek sakallı fotoğrafının sadece Trablusgarp’ta olması tesadüf olmasa gerekir. Trablusgarp, Derne, Bingazi ve Tobruk’ta yerel halk, Türk asker ve subayları ile birlikte İtalyan işgaline karşı kök söktürmüşlerdir. Bu savaşta dünya tarihinde ilk kez uçaklar savaş aracı olarak kullanılmış, İtalyan uçakları halkın üzerine bomba ve bildiri yağdırmıştır. Savaşın sonunda imzalanan Uşi Antlaşması’nın şartlarına göre Osmanlı ordusu bu bölgeden çekilmiştir fakat “Osmanlı Devleti, Trablusgarp’taki Müslümanların haklarını koruyacak” maddesi gereğince buradaki nüfuzunu Mondros Ateşkes Antlaşması’na kadar kullanmaya çalışmıştır.

Kitaptaki hatıralardan Rıfkı (Erer) ile Nazmi (Songar) Trablusgarp Savaşı’na katılan subaylarındandır. Diğer ikisi de I. Dünya Savaşı’nda Afrika Gurup Komutanlığı’nda bulunmuş İhsan (Aksoley) isimli Türk subayı ile Alman Subay Franz Becker’in hatıralarından oluşur. Kitabın omurgasını emekli general, Mühendis İhsan Aksoley’in anlattıkları oluşturur. İhsan bey ile aynı dönemde Alman denizaltısında görevli olan Alman subayı Franz Becker aradan yarım asır sonra karşılaşırlar. İhsan bey ile Becker savaş dönemi hatıralarını yâd ederler.

Cephede yaşanılan askerî sıkıntılar, savaşın sosyal hayattaki izleri, hava şartlarının zorluklarına uyum sağlamada zorlanan Mehmetçiğin onurlu tavrı, her an ölümle burun buruna gelen yerli halk ile mehmetçiğin yaptığı fedakârlık, feragat ve kahramanlık dünya savaş tarihinde yerini almıştır. Savaş ve sonrasında subay ve askerlerimizden bazıları esir düşmüştür. Esirlik hâllerini sayın Aksoley ayrıntılarıyla anlatır. Esir olarak rahat yaşamak birazda esir alan ülke ve bu ülkenin esirler ile yakından ilgilenen yetkililerinin merhametine göre değişmektedir. Örneğin esir olarak Trablusgarp’ın caddelerinden geçerken İtalyan askerlerinin üzerlerine limon, soğan ve patates attıklarını belirtir.(s.108) İnsanın hele de esir bir insanın yokluk ve çaresizlik karşısında akla gelmeyecek hallerle karşılaşmasını bu tarz hatıralar gözümüzün içerisine sokarak göstermektedir. Aksoy, Tunus sınırında bulunan Nalut’ta fare yahnisi yediklerini belirtir. (s.103)

Trablusgarp Savaşı’nın komutanlardan Enver Bey Binbaşı olmasına rağmen yerli halk tarafından Paşa olarak sevildiğini, dönemi yaşayan subaylar anlatır. İhsan bey, sahrada bir çobanın veya deve kervanı güdücülerinin uzun çektiği yaleller arasında “Yaşa, yaşa, Enver Başa” nakaratlarına sık sık rastladığını, Enver Paşa’nın başına “re’sek Enver Başa” diye yemin edildiğini, bu yeminin üzerine yalan söylenmeyeceğini belirtir. Bununla ilgili bir anekdot anlatır.

Şeyh Ahmet Sunusi ve taraftarlarının İstiklâl Savaşı’ndaki katkıları, Libya’nın bağımsızlığa kavuştuğundaki ilk Başbakanını Hakkâri Valisi olan bir Türk bürokratından seçmesi gibi olay ve olgularda Kuzey Afrikalıların Türklere beslediği hüsnüniyet ve Türk kimliğinin geçer akçeliği hemen dikkat çeker. Trablusgarplıların Türklere gösterdiği yakınlık ve teveccühü Türk subaylar kitabın birçok yerinde vurgular. Yerli halk adeta Türkleri bir kurtarıcı olarak görür. Son olarak tabii Türk ordusunun da son ana kadar o topraklardan çekilmediğini, Trablusgarplıların gösterdiği teveccühe karşılıksız kalmadığını Emekli General İhsan Aksoley, şöyle ifade eder: “…Halkın büyük bir kısmı çıplak ve açtı. Almanlar gibi her çeşit medeni imkânlara sahip değildi ve bunlardan tamamen habersizdi. Kurak geçen yıllarda, pis suların döküldüğü yerlerde yeşeren otları yiyenlerin “Ya siyad Lillah” avezeleri yüreğimi parçaladı. İstiklâl için savaşan ve düşünülmeyen mezalime ve mahrumiyetlere katlanan bir milletin çocuklarının bu seslerini ve hıçkırıklarını hiç unutamam. Haysiyetli, şerefli ve kelimenin tam anlamıyla kahraman Türk sever Trablusgarplılar çok kötü şartlar altında istiklâllerini kazanabilmek için mücadele etmeye mecbur kalmışlardır.”(s.142)

Oğuzhan Saygılı
tacmahal.org
[*] Eğitimci, Eposta adresi: ikizkuyu@yahoo.com

[1] Yayına hazırlayan: Yusuf Gedikli, Trablusgarp Cephesi Hatıraları,168 sayfa, İstanbul, 2009, Bilgeoğuz Yayınları
[2] Savaşın içeriğiyle ilgili ve ilk kez dünyada uçakların savaş uçağı olarak kullanıldığı gibi bazı bilgilere İnternetteki Vikipedi Özgür Ansiklopedisi’nden ulaştım. http://tr.wikipedia.org/wiki/Trablusgarb_sava%C5%9F%C4%B1
[3] Nazmi Songar, Rahmetli Prof.Dr. Ayhan Songar’ın babasıdır.
[4] Tarihçi Orhan Koloğlu ile futbolcu ve Spor yazarı Doğan Koloğlu’nun babası Suut Sadullah Koloğlu, Türkiye’nin muhtelif yerlerinde Kaymakamlık ve Valilik yaptıktan sonra yeni kurulan Libya Krallığı’nın ilk Başbakanı olur. Orhan Koloğlu, şu kitabında babası hakkında ayrıntılı bilgi verir. (Orhan Koloğlu, Arap Kaymakam, 2001, Ayrıntı Yayınları)

Savaşa giden askere oruç tutmak yasak

Seferlerde Osmanlı ordusundaki askerlerin en azından yürüyüşler ve savaş için ihtiyaç duyduğu asgari kaloriyi alabileceği gıdalarla düzenli beslenmesine çok önem verilmekte, hatta bunun için kimi zaman dini yükümlülükler bile ertelenebilmekteydi. Alman elçisi Busbecq'in gözlemlerine göre, Kanuni Sultan Süleyman'ın ordusuyla çıktığı seferlerin kutsal ramazan ayına rastlayan günlerinde, "Gazaya çıkmış İslam askerlerinin düşman karşısında güçten düşmemesi gerekir" diye fetva çıkarılırdı. Oruç tutma yükümlülüğünün kaldırıldığı ilan edilir ve padişah, alınan kararın inandırıcı olması için askerlerin karşısında çeşit çeşit yemek yerdi.

Hakan Yıldız
(Atlas Tarih, Sayı:5, Sayfa:72)

Evliya Çelebi yılı


2011, UNESCO tarafından Evliya Çelebi yılı ilan edildi. Her ülke kendi tarihinde ön plana çıkmış ve insanlığa fayda sağlamış veya insanlık adına kültürel miras bırakmış kişileri belirleyip UNESCO'ya bildiriyor, oradaki kurullar da uygun gördükleri takdirde o kişilerin anısına saygı olsun diye o yılı anma yılı olarak ilan ediyor.

Son yıllarda Türkiye'nin UNESCO heyetindeki arkadaşlar çok iyi çalışıyor olmalılar ki yıllardır ülkemizin adı anılmazken arka arkaya Mevlânâ, Yunus Emre, Kâtip Çelebi, Osman Hamdi Bey gibi isimler dünya mirası arasına kaydedilir oldu. Bu sıralamadan olmak üzere Evliya Çelebi de doğumunun 400. yılı münasebetiyle 2011 yılı boyunca çeşitli etkinliklerle dünyanın pek çok yerinde ve bilhassa UNESCO'nun Paris'teki merkezinde anılacak.

Evliya Çelebi, on ciltlik dev bir eser bırakıp da kendi hayatı hakkında fazla malumat bırakmayan, kendini fanî, eserini bakî gören bir adam. Biyografisini yazanlar, "Tarih-i Seyyah-ı Evliya Efendi" isimli ünlü seyahatnamesindeki gezi notlarından yola çıkarak ona bir hayat biçmişler, lakin ana hatlarıyla da olsa kesin bir hayat hikâyesini ortaya çıkaramamışlardır. Zannedilir ki o yaşamamıştır, adı da hayalî bir addır. On ciltlik koca eseri ortada olmasa neredeyse onu atalarımızdan biri olarak anmakta zorlanacak ve kimliğini tartışmaya açacağız. Sadece Çelebi'miz mi; işte Yunus Emre de, Hacı Bektaş Veli de, Gül Baba ve diğerleri de... Hangisinin hayatı hakkında bir A4 sayfasını dolduracak gerçek bilgi var ki elimizde?!.. Çoğu efsaneler, rivayetler, menkıbeler, hikâyeler...

Sözü edilen anma programlarının iyi tarafı, bu kişiler hakkında daha fazla bilgiye ulaşılabilecek araştırmalar yapılması, bu vesile onun mirasından yararlanma yollarının açılmasıdır. Buradaki amaç, sempozyumlar, toplantılar, konserler, konferanslar vs. yoluyla da olsa belli bir kesimin ilgisini çekmektir. Ne var ki bu tür durumların uygulamasında ülkemiz aydınları ile bürokratları arasında bir kopukluk yaşanır ve pek çok iyi niyetli gayretler ortaya konur da usul hatalarından dolayı yeterli sonuç elde edilemeyebilir. İşte bu yüzden korkarım ki daha önceki yıllarda Yunus'un, Mevlânâ'nın başına gelenler bu yıl da Evliya Çelebi'nin başına gelecek. Hükümet (Başbakanlık, Kültür Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Türk Tanıtma Fonu vb.), il ve ilçe belediyeleri (İstanbul, Bursa, Kütahya vb.), üniversiteler (İstanbul ve Dumlupınar başta olmak üzere hemen her üniversite), ortaöğretim kuruluşları ve kobiler (mesela adı Evliya Çelebi olan okullar, dernekler, işyerleri) sivil toplum kuruluşları, holdingler, sermaye sahipleri ve daha bir yığın özel ve tüzel kişiler kendi mikdarlarınca Evliya Çelebi'yi anmak için kolları sıvayacaklar. Allah sayılarını arttırsın, buraya kadar çok problem yok. Problem asıl bu noktada başlıyor ve bütün etkinlikler Evliya Çelebi üzerine araştırma yapan birkaç kişiyle Evliya Çelebi'yi şu veya bu nedenle sahiplenen birkaç kişi ve kurumun üzerinde dönmeye başlıyor. Adam kıtlığı sebebiyle aynı bilim insanı sekiz yerde bildiri okumaya, aynı sanatçı beş yerde icra-yı san'at etmeye, aynı araştırmacı onbeş yerin çalışmasını birden yönlendirmeye kalkınca çıta düşüyor, iş ucuzluyor. Öte yandan, her kurum bu iş için ayrı bir ödenek ve bütçe ayırıyor. Ve elbette, yapılan çalışmaların boyutu da bu bütçeyle sınırlı kalıyor. Oysa bir üst kurum tarafından (mesela hükümet veya belediyeler) her kurumun ayrı ayrı özgülediği bütçeler bir tek havuzda toplansa; ilgili bütün kurumlar ve kişiler de bir araya getirilse, belki de birbirinin tekrarı küçük işler yapmak yerine topyekün bir büyük anma gerçekleştirilir ve dünyaya şöyle gümbür gümbür bir Evliya Çelebi avazı yayılır. Bu vesileyle ele avuca gelen değerli yayınlar yapılır, özgün etkinlikler ve sanat faaliyetleri ortaya çıkarılır. Hemen aklıma geldi, mesela onun seyahatlerinden biri, belki bir gemi yolculuğu, bugünün imkânlarıyla gerçekleştirilebilir. Şöyle İstanbul'dan yola çıkıp Tuna'nın iki yakasındaki sahillerde Türk kültürünü tanıtacak özel bir gemi yolculuğu güzel olmaz mı? İçinde sergiler taşınsa bu geminin, konserler, konferanslar olsa, sanatçılar performanslarını sunsalar, devletlular ve yerel yöneticiler resmî ilişkiler ile kültür alışverişinde bulunsalar, iki ülke ilişkileri daha sıcak hale dönüştürülse yarardan hâlî midir?!.. Her varılan şehre Çelebi merhumun o şehirle ilgili satırları özel baskı kitapçıklar halinde birkaç dilde dağıtılsa, bir kopya da original baskı usulüyle şehrin valisine/belediye başkanına sunulsa yararlı olmaz mı?

Evliya Çelebi, Türk medeniyetinin dünyaya açılan pencerelerinden biridir. İngiltere'nin Şekspir üzerinden yaptığı tanıtım ve propagandayı biz bu sene Evliya Çelebi üzerinden yapabilir, hatta daha da iyi sonuç alabiliriz. Çünkü Çelebi'mizin satırları yalnızca bizi değil, bütün bir doğu ve batı dünyasını ilgilendiriyor. Kaldı ki Türkiye'nin kendini kültür ile tanıtma zamanı gelmiş de geçmektedir. Bizi yeni dönemde dünya liginin üst sıralarına, ekonomimiz ve dış siyasetimiz kadar kültür politikaları da taşıyacaktır. Artık Dışişleri ile Kültür Bakanlıkları dirsek temasında hareket etmek zorunda, yerel yönetimler, üniversite, kültür kuruluşları ve kültür adamları da onları destekleyici çalışmalar yapmak durumundadır. Aksi takdirde, korkarım 2011 yılı da gelip geçecek ve biz eli böğründe Evliya'nın ardından bir Fatiha daha okuyacağız. (Onun sık sık tekrarladığı bir mısradır): Görelim âyîne-i devrân ne suret gösterir.

İskender Pala
(Zaman, 22.02.2011)