18 Ekim 2011 Salı

Türkiye’nin anayasaları nasıl hazırlandı?


(Tanzimat Fermânı'nın asıl örneği.)


Başbakan Erdoğan’a göre yeni anayasa bir yıldan kısa sürede tamamlanmalı diyor, muhalefet karşı çıkıyor. Uzayabilir tabii ama Türkiye iki-üç aydan bile daha kısa sürelerde anayasalar hazırlamıştır.

Saro Dadyan’ın ilginç makalelerinin derlemesi olan son kitabında (“Osmanlı’nın Gayrimüslim Tarihinden Notlar”, Yeditepe Yayınevi) 1863 tarihinde Ermeni milletine verilen Millet Nizamnamesi bir anayasa olarak niteleniyor. Aynı şeyi ondan evvel merhum Bülent Tanör yapmıştı; bunu imparatorluğun anayasasından evvel çıkarılan bir ilk anayasa olarak değerlendiriyorlar. Kuşkusuz Ermeni milletinin nizamnamesi geniş Ermeni- Ortodoks cemaatinin idaresinde sadece ruhanilerin değil, kuvvetlenmeye başlayan zengin Ermenilerin ve yüksek bürokrasinin üyeleri olan amira sınıfının da rol almasını düzenler. Bu iç nizamnameyi Ermeni milleti için esas teşkilat diye nitelendirebiliriz ama anayasa olmaktan uzaktır.

Her halukârda temel anayasal hakları birbiri ardından bahşeden, bu konuda çağına göre Müslüman ve gayrimüslimler arasında esaslı bir eşit statü getiren 1856 Islahat Fermanı ile daha evvelki 3 Kasım 1839 tarihli Tanzimat Fermanı’nı anayasal belgeler olarak saymalıyız. Bu ikisinin hazırlanışı öyle uzun boylu tartışmaların ve kalabalık heyetlerin katılımıyla olmadı. Tanzimat bürokratlarının becerilerini ve ihata (geniş bilgi ve anlama) kabiliyetlerini gösteren iki belgedir.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan anayasanın bir yıldan çok daha az zamanda tamamlanması gerektiğini söylüyor, muhalefet ise bir yılın kısa bir süre olduğu kanısında. Sayımlı suyumlu, ara anlaşmalı, bütün layihaları dikkate alan bir çalışmanın uzayacağı ve uzatılabileceğine şüphe yoktur. Bildiğimiz kadarıyla şimdiden küçük risale boyunda anayasa tasarılarını kaleme alanların sayısı hayli yüksektir. Barolar Birliği’nin hazırladığı bir anayasa taslağı görmedim ama başkanlık sistemine karşı bir risaleleri şu anda elden ele dolaşmaya başladı. Türkiye iki-üç ayda değil, çok daha kısa zamanda nice anayasalar hazırlamış bir ülkedir. Hatta anayasa hazırlamayı bir fikri ve entelektüel ibadet haline getirenler vardı; merhum Coşkun Kırca’nın portföyünde her zaman birkaç anayasa modeli olduğu söylenir. Elhak bunları sarih Türkçesi ve güçlü hukuk mantığı ile en iyi biçimde kaleme alacak bir devlet ve hukuk adamıydı.

Mithat Paşa ile Cevdet Paşa’nın büyük kavgası
1293 yani 1876 Kanun-u Esasi’si de çok kısa zamanda genişçe bir heyet tarafından kaleme alındı. Cevdet Paşa ve Mithat Paşa kuruldaydılar, ikisinin birbirleriyle münakaşası galiz ölçülere varmıştır. Mithat Paşa “Hoca sen Fransızca bilmezsin, o ibare öyle anlaşılmaz” gibisinden bir söz sarf edince, Cevdet Paşa da “Senin bildiğin Fransızcayı dükkân çırakları da bilir, hukuktan ise anlamazsın” demeye getirmiştir. Gerçekte Mithat Paşa’nın verdiği anayasa layihasının anayasa ile alakası olmadığını Tarık Zafer Tunaya hoca gibi onun tarihi kişiliğine hayran bir hoca bile söylerdi, arşivdeki notlarını okumuştu. Cevdet Paşa’nın ideali ise kâğıt üzerindeki anayasadan çok İngiltere gibi anayasal sisteme ruha ve ananeye sahip bir hukuki toplumsal düzendi. Cevdet Paşa bu ana komisyonun bir iş çıkaracağına besbelli inanmıyordu. Mithat Paşa ise “Anayasa bir an evvel çıksın da ne olursa olsun” telaşındaydı; bu yüzden çıkan anayasanın anayasa ile ilgisi yoktur. Teminat altına alınmayan şahsi hürriyet ve korunma haklarının ilk kurbanı da kendisi oldu, meclis toplanmadan sürüldü. Bu sürgün, ilan edilen Teşkilat-ı Esasiye’ye yani anayasaya mugayir değildi.

Osmanlı, Macar Kontu Seçenyi Paşa’yı itfaiye komutanı tayin ederken dahi bir itfaiye nizamnamesi hazırlamış, bunun için Avrupa’da ne kadar itfaiye nizamnamesi ve teknik şartnamesi varsa çevirip okumuşlardır. Rusya bürokrasisinin ve Osmanlı bürokrasisinin müşterek bir âdetiydi; en hafif bir nizamnameyi yazarken dahi önlerine küçük Alman devletleri dahil bir alay nizamname koyarlardı. Ortaya çıkan hukuki metinler hiç de fena değildi. Ruslar ilave olarak bir de kurumun tarihini yazarlardı. Okunması keyif veren eserlerdir.

1876 Anayasası için esbab-ı mucibe yani gerekçe layihaları çok ayrıntılı tutulmadı. Onun için bizim hukuk tarihçileri “Belçika anayasasına göre hazırlanmıştır-Hayır efendim, Prusya anayasası modeline göre hazırlanmıştır” diye tartışırlar. Modelin ne olduğu o çağın anayasalarının her birini okudukça daha çok tartışma konusu olacaktır. Ama büyük devletler Tersane Konferansı’nda toplanıyordu, baskılara karşı bir an evvel anayasanın ilanı gerekliydi. Öyle de oldu.

1961 Anayasası dayatma ile geçmiş değildir
1908’de meşrutiyetin ilanı yani anayasanın yürürlüğe girmesi söz konusuydu; mevcut anayasa ile meşrutiyetin yürütülmesinin güçlüğü ortaya çıkmıştır. Bu nedenle anayasada önemli bir tadilata geçildi, kabine bağımsız oldu. Meclise karşı sorumluluk kondu. Fakat yargı denetimi gibi bir şey henüz dünyanın birçok yerinde olduğu gibi burada da söz konusu değildi.

Yeni Türkiye’nin 1921 ve ardından 1924 anayasaları hukukçu otoritelerin fazla muhalefetle karşılaşmadan hazırladığı metinlerdir. 1961 Anayasası ise 27 Mayıs hareketinin yapısına uygundu. Demokrat Partililerden başka herkes kurucu meclisteydi ve Demokrat Parti’nin yan kuruluşları olmadığı için o görüşün anayasa hazırlanırken temsili de söz konusu olmamıştır. Fakat 1961 Anayasası her şeye rağmen tartışmasız ve dayatma ile geçmiş değildir. Bizzat anayasayı hazırlayan komisyon iki kere değişti. İkinci komisyon Siyasal Bilgiler Fakültesi ağırlıktır. Gönüllü hazırlığa giriştiler ve kendilerini kabul ettirdiler. Çünkü üyeler arasında uyum vardı.

Geçmişte 1950’lerin sonunda Kilyos’ta bir hafta süren sayfiye toplantısında Ankara Siyasal Bilgiler ile Hukuk fakülteleri, İstanbul Hukuk Fakültesi mensupları ve diğer hukukçuların katılımıyla yapılan seminerlerde bir ön hazırlık söz konusuydu. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Fakülte Kurulu salonu çok canlı ve kalabalık bir taslak tartışmasına sahne oluyordu. Değerli hocamız Tahsin Bekir Balta’nın, 1924 Anayasası’nın bazı değişikliklerle muhafazası teklifini sadece dinleyip fazla itibar etmediler. Bu bir talihsizliktir ama 1961 Anayasası görüş birliğinin hâkim olduğu, geniş bir grubun uzunca tartıştığı ve kurucu meclise hâkim olarak yön verdiği bir yasama faaliyetidir.

Aynı şeyi taklit etmek isteyen 1980’nin askeri yönetimi danışma meclisinde böyle geniş bir tartışma ortamı hazırlayamadı. Mecliste ve asıl önemlisi komisyonda muhalefet, hâtta zıt görüş çok tipik değildi. Bazı üyelerin bazı çıkışlarıyla sınırlı kaldı. 1982 Anayasası’nın oluşumunda en göze çarpan niteliklerden biri budur. Tartışmanın uzaması ve uzatılması işi çıkmaza sokabilir ama aksiyle ortaya çıkan bir metnin de fazla yaşama şansı olamayacağı açıktır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 09.10.2011)

Abdülhamid, Hahambaşı'na nasıl özür diletmişti?

(Theodor Herzl Abdülhamid'le görüştüğü günlerde.)

Siyonizm'in kurucusu Theodor Herzl, yanında Moşe Levi ile kapı kâhyası olduğu halde Sultan'ın huzurundadır. Herzl, Yahudilere gösterdiği ihtimamdan dolayı Sultan'a teşekkür eder ve bir meblağ karşılığında Filistin'e Yahudi göçüne izin vermesi ve Girit'e benzer bir özerklik tanıması teklifinde bulunma cüretini gösterir.

Abdülhamid'in cevabı son derece diplomatiktir: "Yahudilere güven duymuş olmam, teklifinizi reddetmeme mani değil." Ardından da topu ustaca bakanlar kuruluna atar. Böylece bir yandan Herzl'in niyet ve çapını ölçmek için zaman kazanırken, diğer yandan ilişkiyi kesmeksizin zamana yayma stratejisini izler. Tecrübesiz Herzl, bunun olumlu bir cevap olduğunu zannederek sevinecek ve yandaşlarına telgraf çekerek 'bu iş oldu' mesajı gönderecektir. Ancak bu cevap, aslında "olumsuz bir evet" demekti, zira 3 ay sonra Filistin'e ne şekilde girmiş olursa olsun bütün Yahudilerin sınır dışı edilmesini emreden iradenin altında da Abdülhamid'in imzası olacaktı. Demek ki, hayır diyemeyeceği durumlarda muhatabının içine gömüleceği bir cevap yumağı sunmak bir Abdülhamid klasiğiydi.

Fakat Galante, Abdülhamid'in sanki Filistin'e yerleşme izni verdiği anlamına gelecek bu cevaptan kuşkulanmıştır. Zira tanıdığı Abdülhamid imkânı yok böyle bir şey yapmazdı. Bu işin içinde bir iş vardı ama neydi?

Bu soruyu eski Ayan üyelerinden Behor Efendi'ye sorar. O da, Abdülhamid'in Herzl'e görüşmeden sonra altın bir kravat iğnesi hediye ettiğini, bundan, iğneyi hediye ettiği kişiye çok öfkelendiği ve iğneyi göğsüne saplamak istediği manasının çıktığını söyler. İlk işaret alınmıştır. Gerçekte Abdülhamid bu nezaket gösterisi halinde geçen görüşmeden hiç hoşnut olmamıştır. İçy üzünü Levi'nin torunu açıklar.

Herzl Viyana'ya döndükten sonra Abdülhamid Hahambaşı'nı çağırır. Levi sabahın 9'unda Saray'a gider ve huzura girmek için izin ister. Sultan cevap verir: "Biraz beklesin". Öğleye doğru Başmabeyinci Sultan'a kaymakamın beklemekte olduğunu hatırlatır. Cevabı aynı olur. Akşam olurken Sultan bugün gitmesini ve yarın gelmesini söyler. Moşe Levi, Sultan'ın işlerinin çokluğu nedeniyle kendisiyle görüşemediğini düşünerek ertesi gün aynı saatte Saray'a gelir. O gün de huzura kabul edilmez. Levi bu kez Saray'dan ayrılırken, Sultan'ın kendisine karşı olan tutumundan kuşkulanmaya başlar. Üçüncü gün de aynı şekilde bekletilir. Bu durum Başmabeyincinin de garibine gider ve Sultan'a Hahambaşı'nın beklediğini hatırlatır. O da güneş battıktan sonra huzura getirmesini söyler. (Bu, Abdülhamid'in önemli mevkilerdeki kişileri cezalandırma yöntemiydi. Bu bir tür tutuklamaydı. Moşe Levi bu uygulamaya göre 3 gün hapsedilmişti.)
(Yıldız Selamlığı. Abdülhamid döneminde hiç aksatmadan yapılan Cuma selamlıkları devletin ihtişamını sergileme törenleriydi aynı zamanda.)

Sultan, Hahambaşı'na soğuk davranır ve birkaç dakikalık bir sessizlikten sonra kuru ve sert bir ses tonuyla "Hahambaşı (normalde "Hahambaşı Efendi" derdi, bu hitap şekli kızgınlığını gösterir), amcam Abdülaziz tahtta olduğu zamandan beri sizi tanırım ve birkaç gün öncesine kadar sadakatinizi takdir ederdim. Fakat Herzl'in gelişinden sonra bu sadakatten ayrılmış olduğunuzu esefle gördüm. Bir karışlık toprak parçasının bile verilemeyeceğini çok iyi bilen siz Hahambaşı, nasıl oldu da İmparatorluğumun, Müslüman ve Hıristiyan alemlerinin gözlerinin üzerinde olduğu bir parçasına ilişkin olarak benden böyle bir talepte bulunması için o adamı buraya getirebildiniz? Bu adamın talebinin yüzde birini bile kabul etseydim benim ve devletimin başına kim bilir neler gelirdi! O adamın beni ziyaret etmekteki amacından haberiniz var mıydı, yok muydu? Burada nelerin konuşulacağını bilmiyor muydunuz? Cevap veriniz!"

Üzgün ve mahcup olan Hahambaşı şu cevabı verdi: "Size hep sadık kaldım. Şimdi de sadığım ve hep sadık kalacağım. Efendimiz, yemin ederim ki, burada Siyonizm'den söz edileceğini bilmiyordum; Herzl bu konuda bana hiçbir şey söylemedi. Beni onun suç ortağı olmakla suçlamayın. Ben masumum, milletim de masumdur!" Bunları söyledikten sonra, Moşe Levi ayağa kalktı, ağlayarak Sultan'ın ayaklarına kapandı ve kendisini ve milletini affetmesini istedi.
(Tayland Prensi (ortada, sağda olanı) Sarayı ziyaretinden çıkarken fesle poz veriyor.)

Sultan öfke ile ayağa kalktı ve şöyle dedi:

"O adamın ziyaretinden haberinizin olmadığını söylüyorsunuz. Oysa mektubunuzda onun benimle Yahudi milletine ilişkin bir konuda görüşmek istediğini yazıyorsunuz! Ne demek oluyor bu?!" Moşe Levi gözleri yaşla dolu bir vaziyette şöyle cevap verdi: "Efendimiz, o adam gazeteci, zatıalinizin genel olarak Yahudi sorunu konusundaki görüşlerinizi öğrenmek istediğini zannetmiştim". Yetmişlik bir ihtiyarın karşısında ağlamasından duygulanmış olan Sultan şöyle dedi: "Şimdi sizin masum olduğunuzu anladım." Mabeyinciyi çağırdı ve Hahambaşı'nı dinlendirmesini emretti. Torununun anlattığına göre Moşe Levi bu azardan sonra 15 gün hasta yatmıştır.

Son Sultan'dı gerçekten de. Şu sözünün ışıltısı bugüne kadar geliyor: "Bu adamın talebinin yüzde birini bile kabul etseydim benim ve devletimin başına kim bilir neler gelirdi!"

Kabul etmediğin için başına neler geldiğini biliyoruz Sultanım!

Mustafa Armağan
(Zaman, 11.08.2011)

24 Eylül 2011 Cumartesi

Atatürk ve İnönü'nün Yolları Nasıl Ayrıldı?

Cumhurbaşkanı Atatürk ile Başbakan İnönü’nün yolları 1937 yılının sonbaharında dramatik bir şekilde ayrıldı. Peki yolları neden ve nasıl ayrıldı?
  Cumhurbaşkanı Atatürk ile Başbakan İnönü’nün yolları 1937 yılının sonbaharında dramatik bir şekilde ayrıldı. Bu kopuş yıllar sonra farklı siyasî polemiklere yol açtı.
Güncel politika, tarihsel geçmişi kendi uygun gördüğü şekilde yeniden kurar ve geçmişle günümüzü kendince tutarlı bir şekilde bağlamaya çalışır. Bunu yapabilmesi geçmişin ancak kendisi açısından uygun gördüğü kısmını ve geçmişi ancak uygun gördüğü oranda yansıtmasına bağlıdır. Sözünü ettiğim kopuş bunun somut örneğidir.
Atatürk ile İnönü’nün ilişkilerini sorunsuz ve benzersiz gibi göstermeye çalışanlar açısından ayrılığın nedenini açıklamak çok güçtür. Genellikle geçiştirilmek istenir. Buna karşılık ileride İnönü’nün siyasî hasmı olacaklar için söylentiye açık hayli bereketli bir konudur. Şimdi ayrılık nedenlerine gelelim.
Atatürk’ün hükûmet üzerindeki müdahaleleri
Nedenlerin ilki, Atatürk’ün Cumhurbaşkanı sıfatıyla anayasal yetkisi olmamasına rağmen İnönü hükûmeti üzerindeki müdahaleleriydi.
Başbakan, kendisine sorulmadan, danışılmadan kabinesinde yapılan değişikliklere karşı öfkeliydi. Bir tarihte geceyarısı yapılan bir bakan değişikliği karşısında Cumhurbaşkanına çektiği telgrafta, “geceyarısı gaflet uykusundan uyandırılarak kabinesinde değişiklik yapılmak istendiği haberini alan bir başvekilin bu hususta ileri süreceği mütalaadan nasıl bir fikir selâmeti beklenebilir?” diye sorma gereğini hissetmişti!
Başbakan olarak sorguya çekilmeye, kınanmaya tahammül göstermesi isteniyor; İnönü de buna karşı sert tutum alıyordu.
Anılarında şöyle yazıyor:
“Evvelce de Atatürk ile hükûmet başkanı olarak beni müteessir eden bir olay cereyan etmişti. Atatürk, vekillere sert muamele yapacak. Atatürk’ten bilhassa rica ettiğim, vekillerden hangisini istemiyorsa, itimadı yoksa söylesin. Vekile söyleriz. Hiç kimse kendi itimadına mazhar olmadığı halde vekâlette kalmak arzusunda değildir. Emin olsun bundan. Bunu değiştirmek mümkündür. Yapmasın bunu. Bunu rica ettim kendisinden. Bu nokta üzerinde son derece kırılıyorum. Toplanıyoruz. Herhangi bir vekili istifaya mecbur etmek için sert muamele yapmak, onun için çok ağır bir muamele oluyor. Hükûmet olarak, başvekil olarak, benim için de çok üzüntü verici bir hadise oluyor.”
Unutulmasın ki, Celâl Bayar’ın ekonomi bakanı olarak kabineye girişi, yine Atatürk’ün ısrarı üzerine ve İnönü’nün de pek de hevesle karşılamadığı bir başka örnek olarak bilinmektedir.
Dış politikadaki görüş ayrılıkları
İkinci neden, dış politika konularındaki görüş farkıydı. Tam bu sırada imzalanan Nyon anlaşması, Türkiye’nin Akdeniz’de İngiltere ve Fransa ile yakınlaşması anlamına geliyordu. İtalya’ya karşı da sert bir yanıttı. Atatürk, kısaca ülkesinin yeniden İngiltere ile yakınlaşmasından yanaydı. Bu askerî birliktelik İtalya’ya karşıydı; buna karşılık başbakan Sovyetler Birliği ile ilişkileri dengelemenin daha tedbirli bir politika olacağını düşünüyor ve ülkesinin bu hızlı rota değişiminden tedirgin oluyordu. Hele dış politikayı kendisi bir yana bırakılarak Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile doğrudan saptamasına da mesafeli yaklaşıyordu. Hele bir de Hatay sorunu vardı ki, Atatürk’ün bütün ısrarlarına ve eleştirilerine rağmen, İnönü Fransızlarla görüşmelerin sonucunun beklenmesinden yanaydı. Hatay, o kadar da mühim bir mesele sayılamazdı; görüşmelerden olumlu bir sonucun alınması sabırla beklenmeliydi. Bu tutum Atatürk’ün düşündüğü şekilde zaman kaybı olarak görülmemeliydi; oysa Atatürk sabırsızdı; açıkça hükûmeti eleştiriyor, hatta askerî bir harekâtı dahi masanın üzerinde güçlü bir ihtimal olarak tutuyordu ki, İnönü anılarında buna kesinlikle kaşı çıktığını anlatmaktadır.
Devletçilik tartışmaları
Nihayet bir üçüncü ve çok temel bir anlaşmazlık konusu daha vardı ki, bu da devletçilikti. 1929 dünya ekonomik bunalımı Türkiye’de de benzer pek çok örnek gibi devletçilik dönemini başlatmıştı. Diğer yandan, devletçiliğin niteliği ve tanımı, ne olduğu, bundan ne anlaşıldığı ya da anlaşılmak gerektiği, hiçbir zaman somut ve açık olarak tartışılmamıştı; uygulamada dönemden döneme, hatta bakandan bakana değişen farklılıklar dikkat çekici olmakla birlikte, görmezden geliniyordu.
İnönü’nün Recep Peker’le birlikte devletçiliği temel bir iktisat politikası olarak kabullenme eğilimi açıkça görülürken; Atatürk, hantal bir bürokrasi çarkına dayanan ve verimlilikten çok uzak faaliyet gösteren bu eğilimi dizginlemeye çalışıyordu. Celâl Bayar’ın ekonomi bakanı olması aslında özel teşebbüs-devletçilik tartışmalarının göbeğinde Atatürk’ün Bayar’ı tercih ettiğini açıkça göstermişti. 1932 yılındaki bu atamadan sonra devletçilik uygulaması hep dalgalı bir seyir izledi. Bir yanda Celâl Bayar ve ekibinin kurduğu İş Bankası grubu, diğer yanda özel teşebbüsün her teşebbüsünü kuşkuyla izleyen İnönü’nün kadrosu hep çatıştılar. Celâl Bayar, bütün bu çatışmaların Atatürk’ün hakemliğinde çözüldüğünü ve onun hep kendisine destek olduğunu anılarında özenle belirtir. Bayar’ın devletçilik anlayışı Atatürk tarafından da paylaşılıyordu. Devletçilik, ekonomik ve siyasal bir konjonktürün zorunlu ve kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı, onlara göre; ülkenin hızlı sanayileşmesinde manivela işlevi görecek, fakat daha sonra özel sektörün gelişmesi ve özellikle de özel sermaye birikiminin gerçekleşmesiyle birlikte tarihsel misyonunu tamamlamış olacaktı. Oysa İnönü ve ekibi, devletçiliği yalnızca ekonomik politikada uygulanacak bir yöntem olarak görmüyordu; aksine siyasette de devletin önde gelebilmesinin baş koşulunun ekonomide devletin hâkim olmasından kaynaklandığını anlamış gibiydiler. Hatta sonraları solcu olarak tanınacak Kadro dergisi de, büyük ölçüde İnönü’nün devletçilik anlayışını destekler gibiydi. Nitekim bizzat Başbakan “biz iktisadiyatta hakikaten mutedil devletçiyiz” demişti. İnönü şunu soruyordu: “devletçilikten büsbütün vazgeçip her nimeti sermayedarların faaliyetlerinden beklemeye sevk etmek, bu memleketin anlayacağı bir şey midir?”
Kadro dergisinde yazdığı yazıda ise, İnönü, “iktisatta devletçilik siyaseti bana her şeyden evvel bir müdafaa vasıtası olarak kendi lüzumunu gösterdi.” “İktisatta devletçiliği biz inkişaf yolu takip edebilmek için bir müdafaa vasıtası ve bu sebeple bir azimet noktası, bir temel addetmeye mecbur bulunuyorduk.” “Memleketin muhtaç olduğu sanayi, teşkilâtı, vesaiti, devletin yardımcı nezareti ve hatta doğrudan doğruya teşebbüsü olmaksızın kurabilmeyi safdil olanlar düşünebilir.” “Benim kanaatimce bir işin efrada veya devlete ait olması o işin talep ettiği vesaitle ölçülmez. Meselenin bütün memlekete alâkası veya hususî menfaatlere terk edilebilmesi ihtimalidir ki, bu hususta karar vermeye esas olacaktır.” diyordu. Oysa Atatürk için devletçilik en kısa zamanda sona erdirilmesi gereken bir süreçti; bu sürecin sonunda devletin elinde toplanmış olan bütün üretim araçları yeniden özel girişime devredilecek, yani ülkemizde son yıllardaki adıyla özelleştirilecekti.
İnönü Atatürk için ne diyor?
Eğer bu değerlendirmemin yeterince ikna edici olmadığını düşünüyorsanız; aradan uzun yıllar geçtikten sonra İnönü’nün bu konudaki görüşünü aktarmakla yetineyim: Atatürk “başından itibaren özel teşebbüsü esas tutmuş ve ölünceye kadar bu prensibi tatbik etmiştir.” “Atatürk devletçi değildi; liberal ekonomiden yanaydı.” Bayar da herhalde nadir olarak İnönü’yü onaylıyor: “Atatürk tedricen dar devletçilikten beriye doğru geldi; İsmet Paşa olduğu yerde kaldı. Mesele budur.” Sonra daha açık bir şekilde “esasta” İnönü ile anlaşmazlık konusunu dile getirmektedir: “Bilhassa ekonomik hayatta devlet-fert münasebetleri, devletin rehberlik hududu, hür teşebbüsün hak garantisi, vatandaşın refah sınırının meşru emeğinin ulaşabileceği kadar genişliği, sosyal hakların sadece resmi hizmetlere münhasır kalmama görüşü, yaratıcı gücün devlet adalet ve şefkatine mazhariyeti bahisleri…”
Kavgaya doğru
Atatürk’e ait Atatürk Orman Çiftliği’nin hazineye bağışlanması talep ve önerisinin İnönü’den gelmesine karşılık Atatürk’ün isteksiz davranması; çiftlikte bulunan bira fabrikasının genişletilmesini istemesine karşılık İnönü’nün bu öneriyi reddetmesi; Atatürk’ün İnönü’nün gerekçelerini yakınlarına soruşturması ve bunun gibi günlük pek çok ayrıntı sayılabilecek gelişmelerin yarattığı tartışmalar, çekişmeler, çatışmalar nihayet Eylül 1937 kavgasıyla sonuçlanacaktır.
İnönü şöyle anlatıyor: “Bu kavgada haksızlık esasında Atatürk’ündü. Tatbikatta idaresizlik ve haksızlık ikimiz arasında bana düştü. Haksızlık ona aitti. Şunun için: Aramızda geçen bir devlet işini, ‘sonra görüşürüz’ dedikten sonra, akşam masada halletmek, yani gündüzden tasarladığı mülâhazaları ve sebepleri imposition şeklinde karar alarak tebliğ etmek ve bu vesile ile sevmediği birkaç vekili tahkir etmek istedi. Evvelâ sakin idim. Sükûnet ile geçiştirmek istedim. Halindeki tecavüz manasının arttığını görünce, sabrım tükendi. Sonra şiddetle mukabele ettim.  Mukabelemin şiddeti onu sükûnete getirdi. Tasmim ettiği hâdiselerde haklı olmak için sebep toplamak kararına derhal başladı. Sükûnet... Tariz... Hafif tahrik... Sonra Hatay ve Nyon meselelerini de söyledi.”
Ayrılığa götüren son kavga
İnönü ayrılık sahnesini de şöyle naklediyor: “Bir akşamüzeri sofrada kavga eder gibi bir münakaşa geçti. Ertesi gün Atatürk ile görüştük. Kendisinin bana söylediği şuydu: ‘Şimdiye kadar bin meselede bin defa kavga ettik. Akşam pek aleni oldu. Bir müddet çekilmen, istirahat etmen lâzım.’ ‘Minnettar olurum sana’ dedim. ‘Çok teşekkür ederim’ dedim. Hakikaten kendime hâkim olamayacak bir vaziyet idi. Olabilir. Oluyor. Hepimizin hergün yanımızda bulunanlarla birlikte çalıştıklarımızla başına gelen bir mesele.” “Bin defa kavga ettik, ama hepsinde ikimiz baş başa idik. Yalnız bu sonuncusu vekiller heyeti önünde olmuştur. ”Neticede 20 Eylül’de İnönü’nün sağlık nedenleriyle izinli olarak başbakanlıktan geçici olarak ayrıldığı açıklandı. Bayar vekaleten başbakan olmuştu. Bir hafta sonra ise söylentilerin ayyuka çıkması üzerine bu ayrılığın kalıcı olduğu resmen doğrulanacaktır. Cumhuriyet döneminin âdeta değişmez başbakanı sıfatını kazanan İsmet İnönü, bizzat Atatürk tarafından görevinden uzaklaştırılmıştı. Siyasete yeniden dönecektir; ama Cumhurbaşkanı olarak ve aradan bir yıldan uzun bir zaman geçtikten sonra.
Ayrılığın basındaki resmi yorumu
“Başvekil Malatya mebusu İsmet İnönü’ye talep ve ricası üzerine Reisicumhur Atatürk tarafından bir buçuk ay mezuniyet verilmiş ve Başvekâlet vekâletine İktisat Vekili vekâleten Bayar tayin edilmiştir.” (Anadolu Ajansı: 21 Eylül 1937)
“Başvekilimiz bir buçuk ay mezun. Tahkikatımıza nazaran Başbakanın Reisicumhur nezdindeki bu istirhamına doktorların bu kadarlık bir istirahat fasılası için gösterdikleri lüzum âmil olmuştur. Başbakanın sıhhî vaziyetinde endişe olunacak hiçbir cihet yoktur. Mesele yeni ve mühim işlerin başlangıcı olan meclis içtima iptidalarına kadar Başbakanın istirahat eylemesinden ibaretir.” (Cumhuriyet: 21 Eylül 1937) “Muzır elemanların aleyhimize yapabilmeleri muhtemel spekülasyonlara meydan vermemek için son vaziyetin izahında matbuat teenni ile hareketi bir vazife bilmiş, hatta İstanbul vilayetinin bir tebliğile Başvekâletteki tebeddüle dair birden bire curcuna şeklini alıveren neşriyata devamın caiz olmadığı bildirilmişti.” (Cumhuriyet: 28 Eylül 1937)
İnönü’nün günlüğünden ayrılık nedeni
İnönü, başbakanlıktan ayrıldıktan sonra günlüğüne şunları yazacaktır: “Son seneleri Atatürk’ün çok zor olmuştu. Gece alkol tesiriyle alınan teşebbüsleri ertesi gün iptal etmek bir eski âdetimizdi. Son seneler[de] bu âdet kalkmaya başladı. Hele nihayete doğru, (1936-37 vuzuh ile hatırladığım seneler) gece arzu veya teşebbüs ettiği bir işi ertesi gün tamamen sakin ve tamam iken de iltizam ve takip etmeye başladı. Sıhhatinde ve alkolün tesiratında bu tebeddülü fark ettiğim andan itibaren korkum çok arttı.” Bayar ise bu değerlendirmeye hiçbir zaman katılmadığını açıklayacaktır.
 İnönü Atatürk’le konuşmasını anlatıyor
İnönü, Atatürk ile trende geçen konuşmalarını günlüğüne şöyle not etmiş: “Ayrılmak kararı kısa oldu. Dil kongresi [tarih kongresi] için İstanbul'a giderken trende beraber bir kahve içtik. ‘Ne olacak?’ dedi. Ben evvelâ çok müteessirdim. Ağlayacak vaziyette idim. Gönlünü almayı istiyordum. ‘Çok muzdaribim’ dedim. ‘Bilmiyorum nasıl oldu?'  ‘Âlem önünde olmasaydı’ dedi. ‘Ne düşünürsün?’ dedi. Birden uyandım. Her zamanki gibi geçmiş veya geçecek hâdise addediyordum. Bu sual üzerine ayıldım. Teessürümü yendim. ‘Bir şey düşünmedim. Ne emrederseniz öyle yaparız.’ dedim.
O: ‘Bir fasıla verelim’
Ben: ‘Hay hay... Size müteşekkir olurum.’
O: ‘Şekli’
Ben: ‘Hastalık’
 O: ‘Evvelâ izinle yapalım’
Ben: ‘Çok iyi... Kongreden evvel mi, sonra mı?’
O: ‘Nasıl istersen... Sofraya gidelim.’
Ben: ‘Çok yorgunum. Gidip yatayım.’
O: ‘Gizli tutalım. Kimi düşünürsün?’
Ben: ‘Mazur gör... Kimseyi söyleyemem.’
 O: ‘Celâl Bayar!’
Ben: ‘Hakikaten bana iyi tesir etti’ (İnönü’nün Hatıra Defteri’nden Sayfalar)
Atatürk Bayar’ı övüyor
Yakup Kadri Karaosmanoğlu anılarında şöyle yazıyor: Atatürk “ne vakit İş Bankası’ndan söz açtı ise, o bankanın bütün başarılarını Celâl Bey’in dirayetli sevk ve idaresine atfedici beyanlarda bulunmuştur. Hatta bir gün gelmiş, İş Bankası’nın kuruluşunun onuncu yılı münasebetiyle İstanbul’da Ertuğrul yatında yapılan bir törende, bize Celâl Bayar’ı göstererek, ‘Bilesiniz ki, Mahmut Celâl Beyefendi Türkiye’nin en büyük iktisatçısıdır’ demiş ve her birimizin kalkıp onu ayrı ayrı tebrik etmemizi istemişti.”
Atatürk Bayar’a yol gösteriyor
Bayar’ın ekonomi bakanlığına atanmasından hemen sonra Atatürk şöyle demişti: “Millî iktisat yolunda emin olarak ve emniyet vererek kat’i ve radikal adımlar atarken, esas programımızın ilham ettiği ameli tedbirleri tercih etmek en doğru yoldur.” “Muvaffakiyetiniz için benimle beraber bütün arkadaşlarımızın ve yurttaşlarımın maddî ve manevî her türlü vasıtalarla yardımcınız olduğunu düşünerek müsterihane ve muvaffakiyetten emin olarak radikal surette çalışınız efendim.”
KAynak : Aktifhaber

23 Eylül 2011 Cuma

Genelkurmay Başkanlığı'nın arşivine göre Kubilay'ın katilleri esrarkeş

'İrticaî kalkışma' şeklinde sunulan Menemen Olayı ile ilgili önemli belgelere ulaşıldı. Genelkurmay ve Emniyet arşivi, Kubilay'ı katledenlerin esrarkeş olduğunu ortaya koyuyor.
Genelkurmay, ayrıca dönemin yerel idarecilerini, haberdar olmasına rağ-men olaylara seyirci kalmakla suçluyor.
Tarihe 'Menemen Olayı' olarak geçen Asteğmen Kubilay'ın katledilmesinin üzerinden 76 yıl geçti. Ancak 'irticaî kalkışma' olarak sunulan hadiseyle ilgili şüpheler zihinlerden hiç çıkmadı. Gerek Mehdiliğini ilan edip topladığı bir avuç müridini esrar içirerek kendisine bağlayan Derviş Mehmet'in kimliği, gerekse resmî makamların olay sırasındaki ihmalleri, resmî teze karşı çıkan araştırmacıların "komplo" iddiasına yol açtı. Bu tartışma her 23 Aralık'ta yeniden gündeme gelirken, Zaman olayın perde arkasıyla ilgili önemli bir belgeye ulaştı.




O dönemde Büyük Erkan-ı Harbiye Riyaseti olarak adlandırılan Genelkurmay Başkanlığı'na ait 26 Aralık 1930 tarihli bir belge, hükümet yetkililerinin ihmallerine dikkat çekiyor. Genelkurmay tarafından Menemen'e gönderilen 1. Kolordu Komutanı Vekili Muğlalı Mustafa Paşa (Mustafa Muğlalı) hadiseden üç gün sonra Ankara'ya ilettiği raporda Derviş Mehmet'in şüpheli hareketlerinin yetkili mercilerce bilindiğine işaret ediyor. Buna rağmen gerekli takibatın yapılmadığı; uzaktan seyirci kalınarak adeta "olay çıkmasına göz yumulduğu" ima ediliyor. Emniyet arşivlerindeki bir belgede ise Derviş Mehmet'in etrafındaki insanları esrara alıştırıp, istediğini yaptırdığı belirtiliyor. Dokuz maddeden oluşan dört sayfalık Genelkurmay raporunda da kendisini 'Mehdi' ilan eden Derviş Mehmet'in Manisa'da bir esrarkeş kahvesini mekan edindiği ve çevresindeki insanlarla uzun süre şüphe uyandıracak fiiller içinde bulunduğu kaydediliyor. Derviş Mehmet'in bu şüpheli halinin bilinmesine rağmen ortadan kaybolduğuna dikkat çekilen raporda, "Kayboluşları Manisa hükümetine bildirilmesine rağmen, Menemen'e gelene kadar 15 gün boyunca gezdikleri civar köylerde ahaliye telkinatta bulunmalarına rağmen bundan haberdar olunmaması ve hükümet konağı önüne gelene kadar Menemen hükümetinin bundan hiçbir suretle malumat almaması" eleştiriliyor.
Genelkurmay raporunda Menemen kaymakamı ve ilçe jandarma komutanı hakkında da ağır suçlamalar var. Kaymakamın hükümet konağına çok sonradan geldiği ve olan bitene uzaktan seyirci kaldığı kaydedilirken, jandarma kumandanı için, "Hükümet konağı içerisine dört neferiyle birlikte girerek kadın gibi saklandı." ifadeleri kullanılıyor.
"Büyük Erkan-ı Harbiye Riyaseti'nin 26/12/1930 tarihli ve 6747 No'lu tezkeresinin suretidir" üst başlığı bulunan dokuz maddelik raporun 6. maddesinden bazı satırbaşları şöyle: "Şu mes'elede çok şayan-ı dikkat ve mühim gördüğüm noktalar Manisa'da ilk önayak olarak ortaya atılan bu şerirlerin Manisa'da iken bir esrarkeş kahvesinde daimi surette içtima ederek orasını tekke haline getirdikleri ve son zamanlarda hepsinin sakal bırakmak suretiyle bütün bütün calib-i şüphe vaziyet aldıkları ve bu hal Manisa zabıtasınca da malum olduğu halde Manisa'dan birdenbire gaybiyetleri ve hatta bu gaybiyetlerin aileleri tarafından hükümete malumat verilmesi üzerine Manisa hükümetinin bunlar için hiçbir teşebbüste bulunmaması ve civar kazaların nazar-ı dikkatleri celbedilmemesi gerek Manisa'da gerekse haricinde teşkilatların olup olmadığı hakkında tahkikat ve tetkikat yapılmayarak işin tesadüfe bırakılması Manisa'dan ayrıldıktan sonra Paşaköy, Yağcılar, Bozalan, Çukurköy ve civarlarında on beş gün dolaşarak ahaliye birtakım telkinatta bulunmalarından hiç kimsenin haberdar olmaması 23/12/1930 günü sabah namazına doğru musellahan ve birlikte sabah namazını kılarak ve camiden ellerine bir de bayrak alarak yine ahali ile camiden çıkışlarından ve sabahleyin hükümet konağı önüne kadar gelişlerinden Menemen hükümetinin hiçbir suretle malumat almaması..." Aynı maddenin sonunda kaymakamlık ve jandarma komutanının tavrı da şu sözlerle eleştiriliyor: "Menemen kaymakamı beyin, hükümet konağı cihet-i askeriye tarafından işgal edildikten sonra ancak hükümete gelmesi ve bu zamana kadar adeta seyirci vaziyetinde kalması ve bir silah arkadaşı koyun gibi karşısında boğazlanırken Menemen jandarma kumandanının dört neferi ile hükümet konağı içerisine girerek kadın gibi saklanması..."
Raporun 7. maddesinde ise Kubilay'ın askerlerinin neden cephanesiz olduğu sorgulanıyor: "Sevk u idare hatalarına alaydan telefonla kuvvet talep eden jandarma kumandanı şu kuvvetin ne için ne maksatla ve ne gibi bir vaziyet karşısında talep edildiği hakkında alayı tenvir etmemiştir. Jandarma kumandanının noksan olarak verdiği bu malumat alayca gönderilen ilk bölüğün cephanesiz olarak yola çıkarılması kuvvetlerin vaziyeti hakim olmasına sebep olmuştur."
Emniyet raporu: Esrarlı sigarayla tasarrufunu artırıyormuş
Kubilay'ı öldüren Derviş Mehmet'in çevresindeki insanları esrarla etki altına aldığına ilişkin bir başka resmî bilgi de Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarında yer alıyor. Dönemin İçişleri Bakanlığı'na 25 Aralık 1930'da "Vali Kazım" imzasıyla gönderilen 7 maddelik raporun 4. maddesinde şunlar yazılı: "Bunların hepsinde esrar ve esrarlı sigara olup, Derviş Mehmet bunları Manisa'da alıştırmış ve bununla da tasarrufunu artırıyormuş."
23 Aralık 1930'da Menemen'de neler yaşandı?
Mustafa Fehmi Kubilay, Giritli Hüseyin ve Zeynep çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1906 doğumlu Kubilay'ın asıl mesleği öğretmenlikti. 23 Aralık 1930'da İzmir'in Menemen ilçesinde meydana gelen olay sırasında askerlik görevini yapıyordu. 'Mehdi" olduğunu iddia eden Giritli Mehmet (Derviş Mehmet) 7 Aralık'ta, 6 müridiyle Manisa'dan yola çıkarak, civardaki Paşa köyünde yaptıkları hazırlık ve propagandalardan sonra 23 Aralık sabahı, gün doğarken tekbirlerle Menemen'e girdi. Belediye meydanında çevresine topladığı yaklaşık yüz kişiyle hükümet karşıtı sloganlar atmaya başladı. Silahlı olan asiler bir müfrezenin başında olaya müdahale eden Asteğmen Kubilay'ı, hemen ardından da Hasan ve Şevki adındaki iki mahalle bekçisini öldürdü. Olay, arkadan yetişen askerî birlikler tarafından şiddetle bastırılırken, Derviş Mehmet ve iki müridi öldürüldü. 31 Aralık 1930'da toplanan bakanlar kurulu, Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir merkez ilçelerinde bir ay süre ile sıkıyönetim ilan edilmesine karar verdi. Sıkıyönetim komutanlığına 2. Ordu Kumandanı Fahrettin Paşa (Altay), Divan-ı Harp Reisliği'ne 1. Kolordu Komutan Vekili Muğlalı Mustafa Paşa atandı. Olay 1 Ocak 1931'de Denizli Milletvekili Mazhar Müfit (Kansu) ve arkadaşlarınca verilen soru önergesiyle TBMM gündemine getirildi. Soru önergesini Başbakan İsmet Paşa (İnönü) cevaplandırdı. Daha sonra sıkıyönetim ilanına ilişkin önerge tartışıldı ve oybirliğiyle kabul edildi.


Emniyet raporu: Esrarlı sigarayla tasarrufunu artırıyormuşKubilay'ı öldüren Derviş Mehmet'in çevresindeki insanları esrarla etki altına aldığına ilişkin bir başka resmî bilgi de Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarında yer alıyor. Dönemin İçişleri Bakanlığı'na 25 Aralık 1930'da "Vali Kazım" imzasıyla gönderilen 7 maddelik raporun 4. maddesinde şunlar yazılı: "Bunların hepsinde esrar ve esrarlı sigara olup, Derviş Mehmet bunları Manisa'da alıştırmış ve bununla da tasarrufunu artırıyormuş."




6 Eylül 2011 Salı

Ağustos ayı ve II. Dünya Savaşı


Türklerin savaşları için çok önemli olan ağustos, II. Dünya Savaşı için de kritik bir aydır.

İlginçtir ama tesadüf olmamalı; ağustos, tarihi yönlendiren savaşların ayıdır. 26 Ağustos 1071 Küçük Asya’yı Türklere vatan olarak yazan bir başlangıçtı. 1526’nın 26 Ağustos’unda ise Türkler kudretli Macaristan krallığını Mohaç’ta ortadan kaldırdılar. Tarih umulmadık mecralara doğru gelişir; ondan beş sene evvel 1521’de aynı günlerde Macarların elinden Belgrad kalesi alınmıştı. Kim derdi ki 400 sene sonra 1921’in 23 Ağustos’unda Türkler Sakarya kıyısında vatanın son kalesini savunarak Küçük Asya’daki hayatlarını, talih ve tarihlerini hazırlasınlar. Bir yıl sonra 26 Ağustos’ta ise işgal edilen vatanın kurtuluşu için nihai zafer süreci başlamıştı.

Türklerin tarihi için çok önemli olan ağustos zaferleri M.Ö. 55 yılında Avrupa medeniyet tarihi için çok önemli bir başka zafere daha şahit oldu. İ.Ö. 26 Ağustos 55’te büyük Romalı komutan Julius Caesar Britanya adasına ayak bastı. Bu zaferle Britanya’nın tarihi varlığı insanlığa takdim edilmiş demektir ve Julius Caesar nasıl “Galya Savaşı” adlı eseriyle Galyalıların ülkesinin mevcudiyetini ve tarihini insanlığa tanıtmışsa İngiltere için de bu süreç başladı ve Britanya bilse de bilmese de, istese de istemese de ebedi hayatına Latin kültürü ile devam edecekti.

Yüzyılımızı mahveden II. Dünya Savaşı’nı herkes Eylül 1939 başında Nazi Almanyasının Danzig üzerinden Polonya’ya saldırısı ile başladığını bilir. Oysa savaşın meşum yanı, bundan bir hafta önce 23 Ağustos günü Stalin ve Hitler arasındaki saldırmazlık paktının ilan edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu pakt Sovyet dışişleri komiseri Molotov ve Nazi Almanyasının hariciye nazırı von Ribbentrop’un adıyla anılıyor. Siyasi tarihin bir müraîlik örneğidir.

Büyük sonuçlar, küçük dramlar

Evvela güya dünyayı komünizmden kurtaracak Nazilerin babası Hitler ve ilerici insanlığın en büyük öncüsü (!) denilen Stalinist Rusya, Polonya’yı paylaşarak işe giriştiler. Antlaşmanın gizli paragraflarında Baltık ülkelerinin Sovyet işgaline açılması vardı. Üç Baltık cumhuriyeti ortadan kaldırıldı. Polonya’nın elindeki Galiçya Ukraynası, Sovyet Ukraynası’na bağlandı. Büyük neticelerin yanında küçük dramlar da vardır. Mesela Ukrayna Türkolojisinin büyük adamı Krimski bir müddet sonra hunharca katledildi. Polonyalılar gibi güya kurtarılan Batı Ukrayna’nın aydın ve bilginleri de ya kaçtılar ya da yok edildiler. Aslında bu muraî antlaşma savaşın başlangıcıdır ve ancak beş yıl sonra bir başka 23 Ağustos günü 1944’te Amerikalıların Fransa’yı kurtarması ve General Leclerc’in komutasındaki bir öncü kuvvetin Paris’e girmesiyle savaşın nasıl biteceği anlaşılmıştır. Bu beş yıl boyunca Avrupa ve bütün dünya ağır bedel ödedi.

Ribbentrop- Molotov Paktı’nın mürekkebi kurumadan Hitler Almanyası Barbarossa planını uygulamaya girişti. Haziran 1941’de Brest şehrinde Sovyet topraklarına saldırdı. Savaş başlamıştı ve maalesef hızla Moskova ve Leningrad varoşlarına kadar ilerleyen Alman orduları ciddi bir mukavemetle karşılaşmadıkları için bu ilerleyişin adı “yıldırım savaşı” oldu.

Komutanlar savaştan önce saf dışı
Alman ordularının hak etmedikleri yıldırım savaşını başarma nedenlerinin başında Sovyetlerin hazırlıksızlığı geliyordu. Silah ve mühimmat yoktu. Askeri teknoloji düşmanın üstünlüğüne erişememişti ama en büyük noksan komuta kademelerindeydi. 1937’den beri artan gerilim 1938’de başta Mareşal Tuhaçevski olmak üzere nitelikli Sovyet komutanların hepsinin kitle halinde suçlanması ve imhasıyla tamamlanmıştı. O kadar ki II. Cihan Harbi’nin ünlü komutanlarından Mareşal Konstantin Rokosovski bile savaş sırasında gönderildiği sürgünden alınarak orduların başına geçirilmişti; sürgündeki yerinden alınarak orduların başına geçirilmesi Kızıl Ordu için bir talihti.

Pek de yabana atılmayacak bir tez: Rusya savaşının başlama anında Hitler’in emriyle istihbarat şefi Amiral Kanaris güya Mareşal Tuhaçevski’ye Stalin’in üslubuyla kaleme alınmış bir plan sızdırmıştır. Bu, Tuhaçevski ve etrafındaki subayların imha planıdır. Bundan çok kısa bir zaman önce de Stalin’in önüne güya Tuhaçevski’nin ve arkadaşlarının darbe yazışmaları konmuştur. Bu gibi sahte evrakın Kanaris’in Alman istihbaratı mı, yoksa Yejov’un NKVDsi tarafından mı hazırlandığı elan tartışılır. Feci bir terör Rusya’nın en iyi komutanlarını adeta Alman saldırısından evvel saf dışı etti.

Uzun, ıstıraplı, milyonlarca asker ve sivilin imha edildiği Rusya savaşı mutlaka Almanya’nın bir ana unsur olarak beşer tarihindeki yerinin yıkılmasına neden oldu. Rusya daha uzun yıllar başka bir mecrada ilerleyecektir. Ama savaşın yeni bir Sovyet dünyası yarattığı da gerçektir.

Barış ve esenlik bizlerle olsun. Okuyucularımın uzun bayram tatillerini sağlıkla geçirmelerini temenni ederim.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 28.08.2011)

Güya Mimar Sinan, Kanuni'nin sevgili kızı Mihrümah Sultan'a âşıkmış!


Tarih rağbet görmeye başladı ya, ciddi veya gayri ciddi öyle çalımlar atılıyor ki okura, insan hayret uçurumlarının birinden diğerine yuvarlanıyor.

Bir de güya Mimar Sinan, Kanuni'nin sevgili kızı Mihrümah Sultan'a o kadar âşıkmış ki, adına inşa ettiği iki cami de Mihrümah'a duyduğu gizli aşkını ilan ediyormuş vs.

Bütün hikâye mükemmel ama bir tek kusuru var: Gerçek değil! Zira Sinan'la veya Mihrümah Sultan'la ilgili hiçbir kaynakta bu hikâyeyi doğrulayacak bir tek satıra dahi rastlanmaz. Mimarlık tarihçisi dostum Prof. Uğur Tanyeli'nin deyişiyle, bırakın gerçekliğine dair bir ipucunu, dedikodusuna dahi rastlayamazsınız.

Kaldı ki, Mihrümah Sultan'ın 17 yaşında Rüstem Paşa'ya verildiği yıl Sinan, 47 yaşında evli barklı biriydi. Üsküdar'daki ilk cami bittiği tarihte Mihrümah 25, Sinan 55; Edirnekapı'daki cami bittiği tarihte ise Mihrümah 43, Sinan 73 yaşındaydı. Üstelik Sinan, Mihrümah'ın ölümünden sonra 10 yıl daha yaşamıştır ki, hayal gücü kuvveti yazarlarımız Sinan'a "maşuk"unun anısına bir cami daha inşa ettirmeyi kurgulayabilirlerdi. Nasılsa akıllarına gelmemiş.

1) Bir padişah kızını Sinan gibi bir bürokratın bile olsa görme şansı yoktu. Harem, dizilerde gösterildiği gibi bir yol geçen hanı değildi ki, Sinan oraya girip Mihrümah'ı görebilsin! Vahdettin'in kızı Ulviye Sultan'ın İsmail Hakkı Okday'la evlendirilişini hatırlayın, son padişah zamanında bile evlenmeden bir sultanla karşılaşma imkânı bulunamıyordu. Nerede kaldı ki, Kanuni zamanında görebilsin.

2) Mihrümah Sultan'ın gerçek hayatı hastalıklarla geçmiştir.

3) Kaldı ki, Rüstem Paşa gayet kıskanç biriydi. Hanımının hastalıklarından birinde onu erkek doktora muayene ettirmemek için bin türlü yol aramış, ancak çaresiz kalınca İspanyol asıllı saray doktoruna muayene ettirmeye razı olmuştu. Doktorun bile giremediği hareme Mimar Sinan nasıl girecek de, padişahın kızını görecek, ona âşık olacaktı?

4) Sinan'ın her iki camisinde ortaya koyduğu özgün çözümlerin değerini böylesine yüzeye çekmeye kimsenin hakkı yoktur.

Sanırım daha fazla söze hacet yok: Sinan'ın Mihrümah'a âşık olduğu ve iki eserini ona olan aşkını dile getirmek üzere yaptığı yakıştırması, tarihin nasıl yağmalandığına parlak bir misal teşkil eder yalnızca ve bütün değeri de bundan ibarettir vesselam.

Mustafa Armağan
(Zaman, 04.09.2011)

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Güney İtalya ve Osmanlılar

(Fatih'in ölümünden sonra Osmanlı dünyası bir daha İtalya'ya ilgi duymadı.)

Fatih Sultan Mehmed’in ideali Roma İmparatorluğu’nu canlandırmaktı. İtalya seferi başarılı olsaydı Türk kültür ve sanatında büyük değişiklikler yaşanabilirdi.

Malum İtalya bir çizmedir. Çizmenin topuğu Puglia eyaletidir, ucu da Calabria. Güney İtalya’yı Napoli temsil eder. Napoli diliyle, yaşam biçimiyle, fakirliği ve zenginliği ile ayrı bir dünyadır. Kuzeyde ortaya çıkan Lega di Nord (Kuzey Ligi) bugün güneyi ayırmak istiyor, Napoli’nin merkezi olan Campania eyaleti daha güneydekiler ve Sicilya Adası’ndan nefret ediyor ama İtalya’yı asıl İtalya yapan bu bölgedir.

Fatih’in Roma İmparatorluğu ideali
Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’dan sonra gözünü Roma’ya ve İtalya’ya dikti. İdeali Roma İmparatorluğu’nu canlandırmaktı. Macaristan’a veya Deşti Kıpçak’a (yani Ukrayna steplerine) değil ve hatta Mısır’a değil doğrudan Roma’nın batı kesimine yöneldi.

11 Ağustos 1473’te Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kuvvetlerini yenmiş ve Güneydoğu Anadolu değilse de Doğu Anadolu’nun bir kısmını topraklarına katmıştı. Akkoyunluların süvarisi Osmanlı’nınkinden aşağı kalmazdı; lakin Osmanlı ordusu artık ateşli silahlar düzeniyle çarpışan bir Rönesans ordusuydu. Aradaki rekabeti belirtmeye lüzum yok, bir tek örnek yeter; İstanbul’un fethini Akkoyunluların resmi tarihi olan Kitab-ı Diyarbekriyye -rekabet ve kıskançlığın getirdiği suskunluktan- zikretmiyor gibi.

Herhalde doğudaki bu zaferle asıl hedefe yönelme vakti gelmişti. Otlukbeli Savaşı’ndan tam yedi yıl sonra Fatih’in gözde komutanı Gedik Ahmet Paşa komutasındaki ordu ve donanma İtalyan çizmesinin topuğundaki Puglia eyaletinin stratejik merkezi konumunda olan Otranto Kalesi’ni ele geçirdi. Bugün dahi tarihçilikte Gedik Ahmet Paşa’nın Otranto hâkimiyetinde; efsaneler, abartmalar, karalamalar, kasideler birbirine karışıp sürüp gidiyor. Papalık birkaç gün sonra bu fethi öğrendiğinde Roma tam bir paniğe kapıldı. 1481’de Fatih Anadolu yakasına çıkarak tarihçilerin kalemiyle bilinmeyen bir sefere yöneldi. Aslında hedef belliydi. Gebze sahrasında ölen padişahın orduları muhtemelen ertesi gün Dil iskelesinden gemilerle İtalya’ya doğru yöneleceklerdi. Türkiye tarihçiliğinin en çok “olsaydı” lı konusu budur. Rönesans dünyasının en renkli aydınlarından olan padişah II. Mehmed’in Napoli ve Roma’yı ele geçirmesi, elbette ki Türkiye kültür ve sanat tarihinde bambaşka değişiklikler yaratırdı.

Ağustos ayının Türk tarihi için büyük değişiklikler yaratan bir ay olduğu bellidir. Daha 1444’te Varna Savaşı’nda II. Murad’ın ordularını sıkıştıran ve 1444 Kasımı’nda, II. Murad’ın ordularını az kaldı imha edecek olan ünlü Macar soylusu Hunyadi Yanoş bu savaşta Kral Layoş ve Kardinal Cesarini gibi ölümü tatmadı ama 12 sene sonra aynı gün 1456’da öldü. Hunyadi, büyük komutandı. Haçlı ordularının başkomutanıydı. Otoritesi önünde herkes eğilirdi. Oğlu ise Macaristan kralı olan ve tahta geçen Matyoş Corvinus’tur. Viyana’yı fethetti, Macaristan’ın o gün için özgün bir kuvveti olan kara kartallar ordusunu kurdu ama artan askeri masraflar ağır vergilere, köylü ayaklanmalarına mal oldu ve sarsılan ülkede alınan tedbirlerin hiçbiri 1526’daki Mohaç bozgununu engelleyemedi.

Yeni hayal Viyana oldu
Fatih’in ani ölümüyle, Otranto’ya çıkan Gedik Ahmet Paşa da 13 ay kaldığı İtalya’dan çekilmek zorunda kaldı ve 15. asır Türkünün özlediği gelecek için hayaller kurduğu bu kıtaya bir daha Osmanlı dünyası ilgi duymadı. Batı’daki hayal nokta Viyana oldu. Doğu’da ise Yavuz Sultan Selim, Suriye, Filistin gibi Maşrık Arap ülkelerini ve Mısır’ı fethetti. Kanuni’nin hedefi Macaristan ve Doğu’da da Bağdat oldu. İtalya Osmanlı’nın ilgi alanı dışına kaydı. Bununla birlikte Venedik ve Cenova cumhuriyetlerinin gerilemesi doğudaki toprak kaybı denizci cumhuriyetlerin damarını kesen iktisadi düşüşle başladı, sebebi hiç şüphesiz ki Türk yayılmasıdır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 07.08.2011)