29 Ocak 2012 Pazar

Genelkurmay, Karabekir Paşa'yı yine unuttu


(Kâzım Karabekir 1920 yılında Erzurum'dayken düzenlenen bir törende halkın arasında.)


İlker Başbuğ'un Genelkurmay Başkanı olduğu 2009 yılı, meğer tarih açılımının bereketli yıllarındanmış da kadrini bilmemişiz.

Kâzım Karabekir gibi resmî tarih açısından 'tehlikeli' görülen bir komutanın bizzat Genelkurmay tarafından ilk ve belki de son kez anılması, ona nasip olmuştu. Şöyle ya da böyle Başbuğ bir tabuyu kırmıştı ama arkası getirilemedi. İnsanın aklına ister istemez 'Genelkurmay'ın ahde vefa dediği bir seferlik miydi?' sorusu geliyor.

Geçtiğimiz 26 Ocak Paşa'nın 64. ölüm yıldönümüydü. Karaman Valiliği, Belediye Başkanlığı ve Kazımkarabekir Kaymakamlığı tarafından ortaklaşa organize edilen konferansa çevre illerden gelenler de olmuştu. Verdiğim konferansa gösterilen ilgi gerçekten görülmeye değerdi. Salonda yer kalmayınca ayakta dinleyenler oldu. Beklerdim ki, askerler de gelip dinlesinler. Üniformalı kimse yoktu. 'Sivil' geldilerse bilmem.

Belki de 'benim' Kâzım Karabekir'imin kafalarındaki şablona ters düştüğündendir çekingenlikleri. Ancak bunun için kimseden özür dilemeyeceğim. Karabekir'in bir şiirinde dediği gibi "Korku bir sistir kalkar, hakikat güneştir doğar." Şimdi korku dönemi bitiyor. Hakikat güneşinin doğma vaktidir.

Karabekir Paşa'yı bir elinde kılıç, öbüründe kalemle düşünmek hoşuma gidiyor. İyi bir asker; ama o kadarla bitmiyor. Aynı zamanda müşfik bir baba, kanunlara riayetten kıl kadar ayrılmayan dürüst bir vatandaş, hakkını sonuna kadar savunan medeni bir insan, inandığı dava uğruna hayatını ortaya koymayı bilen bir kahraman, zarif bir koleksiyoner, musiki ve şiirle iştigal etmiş, marş yazıp bestelemiş bir sanat amatörü, eğitim yoluyla kalkınma problemi üzerinde düşünmüş, dahası icraatta bulunmuş, sanayi projeleri olan bir devlet adamı, Kürt ve Ermeni sorunlarının başımızı ağrıtacağını daha 1920'lerden itibaren söyleyen ve mutlaka tedbir alınmasını isteyen ileri görüşlü bir siyasetçi ve düzinelerce kitaba imza atmış velud bir kalem...

(Karabekir Paşa, 1922'de Trakya'ya yaptığı bir gezide subaylarla birlikte.)


O bunların hepsi. Belki de daha fazlası... Dolayısıyla Kâzım Karabekir'e, kafalarımızdaki klasik 'asker' şablonunu bir kenara bırakarak bakmamız, ayrıca Osmanlı'nın nasıl olup da bu denli çok yönlü askerler yetiştirebildiği üzerinde imal-i fikretmemiz gerekir.

Kâzım Karabekir Paşa tarihin yapılmasına katkıda bulunmuş bir şahsiyet her şeyden önce. İkinci olarak Meclis'te görev yapmış bir siyasetçi. Ancak üçüncü bir cephesi var: Yalnız 'tarih yapan' değil, aynı zamanda 'tarih yazan' biri olması. Galiba birilerini fena halde rahatsız eden de bu son özelliği.

O da Atatürk gibi işi şansa bırakmamış ve yaptığı tarihin hikâyesini yazıp geleceğe emanet etmiştir. Bu yüzden evi defalarca basılmış, dosyalarına el konulmuş, parasını kendi cebinden ödeyerek bastırdığı kitabı yakılmış, yine de mücadelesinden vazgeçmemişti.

Bir zamanlar yakılan kitaplarının rahatlıkla basılıp satılabildiği günleri göremedi belki ama hakikatin hakim olacağı, rahatlıkla konuşulabileceği bir Türkiye'nin özlemiyle yanıp tutuşmuştu. Türk Tarih Kurumu'na karşı verdiği mücadeleyi hatırlamamak haksızlık olur. Yetkililere, "Genç nesillere tarihi tek bir kişinin kahramanlığı üzerine kurarak anlatamazsınız. Bu, o kanlı mücadelede canını siper etmiş olan komutanlara ve hele kanını dökmüş Mehmetçiğe de hakarettir. Onların haklarını nasıl ödersiniz?" diye çıkıştığında takvimler 1942 yılını gösteriyordu.
Hayat Karabekir, babasını anlatıyor

Geçenlerde Karabekir Paşa'nın kızlarından Hayat Hanım'la konuşuyorduk. Babasıyla ilgili şu çarpıcı olayı anlattı:

Ailece bir sünnet düğününe gidiyorlarmış. Tabii "karga" dedikleri sivil polisler de peşlerinde. Tramvaya binmişler, polisler de binmiş. Gidecekleri yere gelince kendileri inmiş tramvaydan. "Baktım" diyor, "babam sağa sola baktı. Sonra hareket eden tramvayın peşinden koştu, camını tıklattı ve vatmana "İçeride arkadaşlarımız var, söylesin de insinler, indiğimizi fark etmediler galiba." dedi. Kapı açıldı, hafiyeler de indiler. Babama dedim ki: "Niye haber verdiniz? Ne güzel kurtulmuştuk onlardan." Bana verdiği cevabı hiç unutmuyorum: "Öyle deme evladım, onların da çoluk çocukları var. Onlar da bu işten ekmek yiyor. Bizi kaybederlerse üstlerine ne cevap verecekler? Belki de ekmeklerinden olacaklar. Onların görevi bizi takip etmek. Kendilerine yardımcı olmak da bizim görevimiz."

Bence Milli Eğitim Bakanı'mız Ömer Dinçer bu anekdotu ders kitaplarına koydurmalı.

Mustafa Armağan
(Zaman, 29.01.2012)

17 Ocak 2012 Salı

Çerkez Cariye Rukiye Hanım ve Malezya'yı İdare Eden Osmanlı Nesli

 

Sesler geliyordu uzaklardan. Ufukta başka gemilerin de olduğu fırtınalı bir denizde, kuzeyden dönen gemicilerin sesleri... Onu doğduğu topraklardan kopararak hiç bilmediği diyarlara götüren kalabalık bir gemi güvefsafsdlfrtesinde, herhangi bir eski zamandan, hikâyesinin yıllar sonra derinleşeceği asil bir geleceğe gidiyordu Rukiye...

Rukiye’nin hayatı çocuk yaşta Osmanlı haremine devşirildiği İstanbul’da başlamış, 19. yüzyılın sonlarında Malezya Yarımadası’nın güneyindeki Johor’da (Cohor) farklı bir geleceğe demir almıştı. Osmanlı Arşiv kayıtlarında hakkında -henüz- herhangi bir bilgi olmasa da Malayca kaynaklara göre 1864 yılında dünyaya gelen Rukiye Hanım, Çerkez asıllı bir Osmanlı cariyesiydi.

Osmanlı’nın son asrında genellikle Çerkez, Gürcü ve Abaza asıllı kızların kabul edildiği Osmanlı hareminde zekâlarıyla doğru orantılı hassasiyetleri ve narinlikleriyle bilinen Çerkez kızlarına ayrıca önem veriliyordu.

Ancak Çerkez kızlarının klasik Osmanlı tarihi boyunca haremde söz sahibi olması fizikî güzelliklerinden kaynaklanmıyordu. Bunlar asıl, aileleri tarafından geleneksel bir disiplinle yetiştirilmeleri ve sahip oldukları ahlakî özellikler sebebiyle tercih edilmiş, Osmanlı haremine giren birçoğu sonradan gerek Osmanlı sarayından ve gerekse farklı ülkelerden evlilikler gerçekleştirmişti.

"İstanbul’a Gidesin Çerkez Kızı!"
Rus işgaliyle dünyanın çeşitli yerlerine dağılmalarının hemen öncesine kadar, mevcut düzenlerini kuşaktan kuşağa aktaran Çerkezlerin Osmanlı topraklarındaki geçmişleri çok eskilere uzanıyorsa da kalabalık gruplar halinde Anadolu’ya yerleşmeleri 19. yüzyıl ortalarında gerçekleşmiş, Rusya’nın sürgün ettiği çok sayıda Çerkez başta Samsun, Sinop, Ordu, Trabzon ve Adapazarı olmak üzere çeşitli Anadolu şehirlerine yerleşmeye başlamıştı. 1850’li yıllardan başlayarak 1880 yılına kadar geçen yaklaşık çeyrek asır boyunca sürgün masrafları bizzat Osmanlı Devleti tarafından karşılanan on binlerce Çerkez, Osmanlı coğrafyasındaki çeşitli bölgelere göç etmiş durumdaydı.

Çerkez kızlarının Osmanlı sarayına alınışları 19. yüzyıldaki Çerkez göçlerinden bağımsız olarak çok daha eskilere dayanan bir geleneğin parçasıydı. Çerkez kızları, henüz Kafkasya’dayken dahi İstanbul ve Osmanlı haremine dair övgü dolu hikayelerle büyüyor, çocukluklarından başlayarak ergenliklerine kadar geçen yıllar boyunca Osmanlı haremine girmek, katip ya da paşa, belki de sultan hanımı olmak hayaliyle yetiştiriliyorlardı. Bu hayallerle farklı şekillerde Kafkas köle tüccarlarına verilen, dolayısıyla köleleştirilen Çerkez kızları büyük şehirlerdeki esir pazarlarına götürülüyordu.

Köle tacirlerine emanet edilen ya da satılan çocukların İstanbul’a gönderilişi Osmanlı devletinden önce Bizans ve Roma dönemlerinde de yaşanan bir vakıaydı. Ancak Osmanlı Devleti köleliği, barbarlıktan arandırarak bir nevi modern yaşamdaki “hizmetli”nin görevlerini yerine getiren kölelerin birer aile bireyi gibi algılandığı “insani” bir yaklaşım geliştirmişti. Bu nedenledir ki rahat ve huzurlu bir hayatın doğdukları ya da büyüdükleri yerde değil de bir paşa konağında -ya da belki Osmanlı hareminde- gerçekleşeceği şeklinde bir bilinçaltıyla yetişen Çerkez kızlarının ebeveynlerinden ayrılmaları günümüz değer yargılarıyla bakıldığında “dramatik” gibi görünse de “İstanbul’a gidesin, paşa hanımı olasın, bizi hatırlayıp yardım edesin!” şeklindeki ninnilerle büyütüldükleri düşünüldüğünde nihayetinde saraylara ya da zengin konaklara gitmeyi umdukları için muhataplarının rüyalarını süsleyen bir hayaldi.

Rus sömürgeciliği sebebiyle topraklarından edilen birkaç neslin kırılgan bir hayat çizgisinde yaşadığı çağlar boyunca, Çerkez kızları Osmanlı sarayını adeta fırtınalı bir deniz yolculuğundan sonra sığınmak için çıkılan bir liman olarak görüyorlardı. Sömürgeciliğe karşı Osmanlı Devleti’nin kurtarıcılığı konusunda benzer bir duygu Güney Asya’da farklı şekillerde kendini göstermiş, Rukiye Hanım’ın da gelin olarak gideceği Malay dünyasında Osmanlı Devleti ve Türklere karşı derin bir beklenti ortaya çıkmıştı.

Zülkarneyn’in Oğulları
Güney Asya’daki sömürge hareketleri aynı zamanda buradaki halklarla Osmanlı Devleti arasındaki kültürel, siyasî, askerî ve ekonomik ilişkilerin başlamasına da vesile olmuştu. Osmanlı Devleti’yle Güney Asya ülkeleri arasındaki temaslar bölge halklarının bilinçaltına kadar işlemiş, zamanla özellikle Malay-Endonezya edebiyatında Türklerle ilgili efsane ve hikâyelerin anlatıldığı metinler ortaya çıkmıştı. Rumi, Türkî ve Türkistan gibi kelimelerin sıkça tekrarlandığı klasik Malay-Endonezya ‘hikayât’ında Malay kraliyet aileleriyle, Türkistan hükümdarları arasında olması muhtemel bir soy ilişkisi sıkça işlenmişti.

Başlangıçta asırlar boyunca sözlü olarak nesilden nesile aktarılan bu efsaneler, çok sonraları yazılı hale getirilecekti.

Söz konusu yazılı eserlerin önde gelenlerinden biri olan Sejerah Malayu’da (Maley Yıllıkları) anlatıldığına göre; Malaylar, aynı zamanda büyük dünya hükümdarı olarak da kabul ettikleri İskender Zülkarneyn’in sülalesinden geliyorlardı. Sejerah Malayu’da, kurulan Türk-Malay münasebeti bölgedeki birçok sözlü gelenekte benzer bir üslupla anlatılmış, iki kültür arasındaki bu münasebet Osmanlı Devleti’ne kadar getirilmişti. Bu sebepledir ki; Rusların Kafkasya’yı, Avrupalıların Güney Asya’yı tamamen sömürgeleştirdikleri 19. yüzyılda bile Güney Asya’daki birçok hükümdar, özellikle de Malay sultanlıkları kendilerini Çin ve Osmanlı hükümdarlarının küçük kardeşi olarak görüyordu.

İslamiyet’in 12. yüzyılda yayılmaya başladığı Malezya topraklarındaki ilk bağımsız siyasî teşekkül, 15. yüzyıl başlarında Malay Sultanlığı’nın tarih sahnesine çıkmasıyla gerçekleşecekti. Türklerin Malezya topraklarındaki geçmişi tam da bu eşikte başlıyor, Hindistan’da hüküm süren Müslüman Türk hanedanlıklarına mensup tüccarlar, bölgeye ilk seyahatlerini yapıyorlardı. Tüccar Türklerin ardından Orta Asya ve Anadolu’dan göç eden onlarcası daha Malay adalarında silah imalatından, topçuluk eğitimine varıncaya kadar askerliğin birçok alanında hizmet verdiler. 16. yüzyıla gelindiğinde Hint Okyanusu’nda önemli bir deniz gücü olarak ortaya çıkan Portekiz saldırılarına karşı, dönemin en güçlü Müslüman-Türk devleti ve hilafet merkezi olan Osmanlı Devleti’nin Güney Asya’daki çeşitli bölgelere yardımları devam ediyordu.

Hint denizinin güney kıyılarında yaşayan ve askerî konularda tecrübesiz olan küçük sultanlıkların topraklarını sömürmeye başlayan Portekizliler, 1511’de Malaka’yı ele geçirdiler. Sömürge istilası devam ederken planlı bir şekilde Malay adalarına gelen ve çoğunluğu bir zamanlar Osmanlı vatandaşı olan çok sayıda derviş, asker ve âlim, bölge halklarına yardım etmiş, Malezya’nın savunulması ve direnişinde önemli roller oynamıştı.

Portekiz’in ardından 1795 yılına kadar bölgede tek başına hâkim olan Hollanda, nüfuz alanını, Penang ve Singapur’da kolonileşen İngiltere’yle 1824 yılında yapılan Londra Anlaşması’yla bölüşmek zorunda kaldı.

Başta Singapur limanı olmak üzere bütün Malezya topraklarını ve çevresindeki ufak adaları kontrol altında tutan Johor Sultanlığı, 19. yüzyıla kadar bölgenin en önemli devletleri arasındaydı. Ancak Malaka Sultanlığı’ndan doğan siyasî boşluğu doldurarak asırlarca Portekiz saldırılarına direnen Johor, İngiliz sömürgecilerin baskılarına uzun süre direnemedi. Johor Sultanları 1855 yılında İngiltere ile imzalanan bir antlaşmayla saltanatlarının sürmesi karşılığında topraklarını İngiltere sömürge idaresine veriyorlardı.

Ruqayah Khanum
Johor sultanlarının Malezya’daki hâkimiyetlerini devretmesi, dış ilişkilerde kısmî bir serbestlik kazanarak, dönemin en güçlü Müslüman devleti olan Osmanlı Devleti’yle yakınlaşma imkânı bulmalarını sağlamıştı. Aslında Johor Sultanlığı’nın Osmanlı Devleti’yle kurduğu temaslar, her iki ülkeyle de yakın münasebeti olan, bölgenin saygın Müslüman liderlerinden (Seyyid) Muhammed es-Sagaf aracılığıyla gerçekleşmişti.

Johor Sultanı Ebu Bekir, İngiltere Kraliçesi Victoria ve Galler Prensi Edvard’la olan yakın dostluğu sebebiyle sık sık Avrupa yolculukları yapıyordu. 1879’da yine bir Londra ziyaretinden dönüş yolunda -muhtemelen- Muhammed es-Sagaf’ın da yönlendirmesiyle İstanbul’a gelerek Sultan İkinci Abdülhamid’le görüşmüştü. Söz konusu görüşme iki Müslüman idareci arasındaki dostluğun gelişmesinde tesirli olmuş, bu dostluğun bir nişanesi olarak kendisine saraydaki Çerkez cariyelerden Rukiye Hanım hediye edilmişti.

İstanbul ziyaretini tamamlayarak ülkesine dönen Sultan Ebu Bekir’in beraberinde götürdüğü Rukiye, çok geçmeden (1884 ya da 1885 yılında) Sultan Ebu Bekir’in kardeşi Ungku Abdülmecid’le evlendirilerek kraliyet ailesine alınacaktı. Söz konusu evliliğin, Rukiye Hanım hakkındaki sayıca az kaynakta herhangi bir evlilik gibi geçiştirilmişse de 19. yüzyılın son çeyreğinde Malay sultanlıkları ve bölgedeki diğer Müslüman devletlerden gönderilen elçilerin Osmanlı Devleti’nden himaye talebinde bulundukları bir dönemde gerçekleşmiş olması bir tesadüf değildi. Aynı yıllar Malezya ve Endonezya Müslümanlarının, İstanbul’u hilafet merkezi olarak gördüğü, İstanbul’dan kaldırılacak bir bayrağa kayıtsız şartsız tabi olmaya hazır oldukları bir dönemdi.

Osmanlı Devleti’ne dair herhangi bir gelişmenin bölge Müslümanları üzerindeki tesirine örnek teşkil edebilecek bir hadise, birkaç yıl sonra Batavya’daki Tancung Priok Limanı’nda gerçekleşecekti. Osmanlı okullarında okumak üzere İstanbul’a gönderilmiş olan bir grup Endonezyalı çocuğun ülkelerine döndüğü haberini alan şehir halkı, Osmanlı üniformaları giymiş bu çocuklar için coşkulu bir karşılama merasimi yapmıştı. Hollanda Sömürge Hükümeti’nin bu törenin bölge halkının direnişe geçmesine sebep olacağı düşüncesiyle düştüğü telaş, bölgedeki Osmanlı imajının gücünü ortaya koyuyordu.

Benzer bir coşku, birkaç yıl önce Cariye Rukiye’nin Johor’a getirilişi sırasında da yaşanmış; , Rukiye Hanım İstanbul’dan özellikle de halifenin sarayından gelen bir kadın olması sebebiyle merak ve hayranlıkla karşılanmıştı. Bu yönüyle düşünüldüğünde Rukiye Hanım’ın cariyelikten prensesliğe yükseltilerek Johor kraliyet ailesinin bir ferdi haline getirilmiş olması, Johor Sultanı Ebu Bekir’in artık Osmanlı Devleti’yle akrabalık ilişkisi kurarak bölgedeki rakipleri arasında öne geçtiği manasına da geliyordu.

Nitekim Malay sultanlarının iktidarlarının toplum tarafından kabul görmesi için hacca gitmelerinin gerektiği bu dönemde Sultan Ebu Bekir de hacca gitmişti. Dönüş yolculuğunda rotasını İstanbul’a çeviren Sultan Ebu Bekir, yol güzergâhındaki Mısır’da (o sıralarda İngiliz işgalinde) Osmanlı’yı temsilen “Fevkalade Komiser” sıfatıyla bulunan Ahmed Muhtar Paşa’yla yaptığı görüşmede, ülkesindeki camilerde okunan hutbelerde kendi adından önce Sultan Abdülhamid’in adını okuttuğunu bildirmişti.

Şüphesiz bu beyanı, sonraki ay İstanbul’a vardığında Osmanlı Devleti’ne büyük hizmetlerde bulunan kişilere verilen Nişan-ı Osmani’yi almasında etkili olacaktı.

1893 yılı Mayısındaki ziyareti, Sultan İkinci Abdülhamid’le ilişkilerinin pekişmesini sağlamış, Müslüman dünyasının halifesiyle daha da yakınlaşan Sultan Ebu Bekir, tıpkı Rukiye Hanım gibi kendisine hediye edilen Çerkez cariye Hatice Hanım’la Johor’a döndüğünde nikâhlanarak Osmanlı Devleti’yle akrabalık bağlarını daha da güçlendirmişti.

Rukiye Hanım’ın torunlarından Emekli Korgeneral Dato Cafer bin Onn’un 2007 yılında Malezya’nın ünlü The Star gazetesine verdiği röportaja göre; Hatice Hanım aslında Rukiye Hanım’ın kız kardeşiydi. (Rukiye Hanım’ın birinci kuşak torunlarından 1933 doğumlu Dato Cafer bin Onn, bu iddiayı o sıralarda hazırlıklarına devam ettiği ve büyükannesini konu edinen kitabı için yaptığı araştırmalara dayandırıyor.)

Rukiye ve Hatice Hanım’ların Johor sultanlarıyla yaptıkları evlilikler aynı zamanda Osmanlı vatandaşı olan iki cariyenin Johor Kraliyet ailesine alınarak Prenses ve Kraliçe olmaları anlamına da geliyordu.

İstanbul ve halifeye dair hassasiyetlerin dorukta olduğu bir dönemde, konumu ne olursa olsun en nihayetinde halifenin sarayından olan iki kadının artık Johor Sarayı’nın birer ferdi olmasının bölgedeki Müslüman halk üzerinde tesiri oldukça fazlaydı. Hatice Hanım’ın, kocası Sultan Ebu Bekir’in 1895 yılında vefatının ardından neler yaptığıyla ilgili kayda değer bilgiler olmasa da Rukiye Hanım’ın Johor Kraliyet ailesine dâhil edilmesiyle başlayan hikâyesi, Osmanlı tarihindeki herhangi bir ayrıntı olmaktan çıkıp Malezya tarihini derinden etkileyen evlilikler yapmasıyla devam edecekti.

Rukiye’nin Torunları
Osmanlı sarayındaki herhangi bir Çerkez cariye olarak başladığı yolculuğuna, Malezya’da yaptığı ilk evlilikle prensesliğe yükselerek devam eden Rukiye Hanım, ilk kocası Ungku Abdülmecid’den Ungku Abdülaziz ve Ungku Abdülhamid adlarını taşıyan 2 çocuk dünyaya getirmişti. 1887 yılında dünya gelen büyük oğlu Ungku Abdülaziz, Johor’un 6. başbakanı (Mentri Besar) olarak 1935-1947 yılları arasında Malezya siyasetinde mühim rol oynayacaktı. Rukiye’nin 1888 yılında doğan ve aynı zamanda Sultan Abdülhamid’in adını taşıyan 2. oğlu Ungku Abdülhamid, Malezya bürokrasisinde önemli görevler yaparak bir dönem Johor Tercüme Bürosu başkanlığı yapmıştı. Rukiye Hanım’ın Ungku Abdülhamid’den olan torunu Prof. Ungku Abdülaziz, Malezya’da “Kraliyet Profesörü” (DiRaja) unvanını alan ilk ve tek kişi olmuş, 1968 yılında Malezya Üniversitesi’nde başladığı rektör yardımcılığı görevini 20 yıl boyunca sürdürerek, Malezya tarihinde bu görevde en uzun süre kalan kişi olmuştu.

Malezya’nın önemli ekonomistlerinden biri olan Prof. Ungku Abdülaziz’in gazeteci ve köşe yazarı olan kuzeni Sharifah Azah Syed Mohammed’le yaptığı evliliğinden dünyaya gelen, dolayısıyla hem anne hem de baba tarafından Rukiye Hanım’ın torunu olan 1948 doğumlu Dr. Ungku Zeti Akhtar Aziz, para ve uluslararası iktisat konularında doktora yaparak bir süre Pennsylvania Üniversitesi’nde bulunmuştu. Profesyonel meslekî kariyerine Güneydoğu Asya Merkez Bankası Eğitim ve Araştırma Merkezi’nde başlayan Zeti Akhtar, Malezya Merkez Bankası’na transfer edilişinden itibaren bankanın çeşitli idarî kadrolarında görev yapmış, 1995 ekonomik krizi sırasında aynı bankanın yöneticiliğine tayin edilmişti. Aynı zamanda Malezya devlet geleneğinde şövalyeliğin karşılığı olan “Tan Sri” unvanına da sahip Zeti Akhtar, Malezya Merkez Bankası’nın tarihindeki ilk kadın yönetici olmuş, 2009 ve 2010 yıllarında Global Finans dergisi tarafından yapılan “Dünyanın En İyi Merkez Bankası Yöneticileri” sıralamasında peş peşe ilk 4’e girmişti.

İlk evliliğinden olan torunlarının başarıları Johor ve Malezya’yı aşarak dünya çapında yankılanan Rukiye Hanım’ın Ungku Abdülmecid’’in vefatıyla sona eren evliliğini, Arap sufi (Seyyid) Abdullah (bin Muhsin bin Muhammed) el-Attas’la yaptığı 2. evlilik takip etti. Rukiye Hanım’ın Endonezya’daki tanınmış tüccarlardan Seyyid Abdullah’la yaptığı kısa evlilikten olan tek çocuğu Ali El-Attas’ın oğlu Hüseyin El-Attas, Güney Asya’nın tanınmış akademisyenlerinden olup yolsuzluk, ırkçılık, emperyalizm ve entelektüel esaret gibi konularda yaptığı araştırmalarıyla meşhur bir sosyoloji profesörüydü. Günümüzde kardeşi, oğlu ve yeğenleri de birer akademisyen olarak çalışmalarına devam etmekteler.

Seyyid Abdullah’la yaptığı ikinci evliliğini (muhtemelen bölgedeki siyasî çekişmeler ya da Sultan Ebu Bekir’in kendisine ya da eşine yaptığı baskılar sebebiyle) bir süre sonra sonlandıran Rukiye Hanım, Endonezya’dan ayrılarak Malezya’ya dönmüş, Johor’a cariye olarak geldiği sıralarda eyaletin başbakanı olan Datuk Cafer b. Hacı Muhammed’le evlenmişti. Rukiye Hanım’ın, 1882-1890 yılları arasında Johor başbakanı olan Datuk Cafer’le evliliğinden 7 çocuğu daha olmuştu. Bu son evliliğinden dünyaya gelen çocuklarından 1895 doğumlu Dato Onn, “Türk Tipi” siyaset yapmayı savunan ve Malezya’nın en büyük siyasi partisi olan Birleşik Malaylar Ulusal Örgütü’nün kurucusuydu.

Malezya’nın en büyük siyasi partisiyle birlikte verdiği çabalara rağmen Malay birliğinin sağlanamaması üzerine Johor’un 7. başbakanı olan Dato Onn, 1948 yılında İngiliz hakimiyetindeki Malay bölgelerinin bir araya gelmesiyle kurulan “Malay Federasyonu”nun iç işleri bakanlığına atandı.

Politik anlaşmazlıklar nedeniyle ayrıldığı görevinden sonra aktif siyasete devam ederek Modern Malezya’nın siyasi tarihine katkılarını sürdüren ve Malay milliyetçiliğinin babası kabul edilen Dato Onn’un soyundan gelenler, Malezya’nın İngilizlere karşı verdiği özgürlük mücadelesinde öncü role sahip, tanınmış kimselerdi.

Dato Onn’un oğlu Tun Hüseyin, tarihin hayret veren ayrıntılarında kalan bir tesadüfle 1976-1981 yılları arasında Malezya’nın 3. başbakanı olmuştu. Onn sülalesinin Malezya siyasetindeki tesiri ondan sonra da devam etmiş, oğlu Datuk Seri Hişamüddin 2004-2009 yılları arasında sürdürdüğü Malezya Eğitim Bakanlığı görevinin ardından kısa süre önce İçişleri bakanlığına tayin edilmişti.
Malezya’daki derin Osmanlı tesirlerini kendisinden sonra derinleşen hayat hikâyesinden öğrendiğimiz Rukiye Hanım’ın hayatı, doğumundan yaklaşık 150 yıl sonra bile Malezya’nın ekonomi, siyaset, akademi ve entelektüel hayatında sözü geçen torunlarıyla devam ediyor. Malay asıllı olsalar da kendilerini Osmanlı torunu kabul eden çok sayıda Malay aydını ve siyasetçisinin büyükannesi olan ve torunları tarafından hâlâ hürmetle anılan Rukiye Hanım’ın kabri, Johor’da, sultanlığa ait aile kabristanında bulunuyor. Henüz genç bir kızken ayrıldıktan sonra bir daha hiç göremediği İstanbul’a ait fotoğraflar, mimarî motifler ve ülkedeki Osmanlı sempatisinin yansımaları olan çeşitli eşyalar, Malezya’da Osmanlı mimarisiyle inşa edilmiş onlarca cami ve ülkenin çeşitli yerlerinde bulunan müzelerde sergileniyor.

Bu makale Rukiye Hanım’ın bilinmeyen hikâyesini Malezya ve Osmanlı tarihindeki kronolojik hâdiselerin paralelinde ilk defa derinlemesine incelenerek bundan sonraki muhtemel ve zarurî araştırmalar için bir zemin hazırlamak üzere kaleme alındı. Makalenin yazımı sırasında konuyla ilgili sayıca az olsa da içerik olarak kronoloji ve basit matematik hesaplarını zorlayan, hatalarla dolu metinlere ulaşıldı. Bu metinlerde Rukiye Hanım’ın Johor’a gönderiliş tarihi 1866 olarak veriliyordu. Oysa Rukiye Hanım’ın 1864 doğumlu olduğu düşünüldüğünde henüz 2 yaşında bir bebeğin nasıl ve hangi sıfatla bir başka ülkeye gönderildiğine dair herhangi bir açıklama yapılmamıştı.

Rukiye Hanım’ın Johor Sultanı Ebu Bekir’e Avrupa ziyaretinden dönerken hediye edilmiş olduğuna dair bilgileri “derleyenler”, yaşanmış bir hayatın kurgusunu yaparken kronolojik hesap yapma gereği dahi duymamıştı. Evet, Sultan Ebu Bekir’in bir Avrupa seyahati dönüşünde İstanbul’u ziyaret ettiği doğruydu ancak Rukiye Hanım’ın kendisine hediye edilişi 1860’lı yıllarda başlayan Avrupa ziyaretlerinden çok sonra; 1879 yılında gerçekleşmişti. Bu kronolojik hesap bir başka hatayı; Rukiye Hanım’ın Johor’a gönderildiği sırada Osmanlı tahtında Sultan Abdülaziz’in olduğu iddiasını da çürütüyordu. Zira Rukiye’nin Johor’a gönderildiği yıllarda Osmanlı tahtında Güney Asya Müslümanlarıyla yakından ilgilenen İkinci Abdülhamid Han bulunuyordu. Rukiye Hanım ilk evliliğini Sultan Ebu Bekir’le yaptığı bilgisi de doğru değildi; tıpkı 11 değil 10 çocuğun annesi olduğu gibi.

Rukiye Hanım öznesinde Sultan İkinci Abdülhamid döneminde Güney Asya’daki Osmanlı imajı konusundaki araştırmalar daha tarafsız bir gözle yapılırsa, zaten herhangi bir övgüye ihtiyaç duymayan Osmanlı Medeniyeti’nin, kadim dünyanın bütün coğrafyalarına yayılan çok sayıda Rukiye Hanım yetiştirdiği ve onların soyundan gelen nesillerin hâlâ sorgusuz sualsiz tabi olacakları bir Osmanlı beklediği anlaşılacaktır.

Ekrem Saltık
(Yedikıta Dergisi, Sayı 41, Ocak 2012)

Kaynaklar: Andaya, Barbara Watson and Andaya, Leonard Y., A History of Malaysia, 2. Edition HI: University of Hawaii Press, Honolulu 2001; BOA, Y.PRK.BŞK, 5/105; BOA, Y.PRK.BŞK, 30/99; Braginsky, Vlademir and Murtagh, Ben, The Portrayal of Foreigners in Indonesian and Malay Literatures: Essays on the Ethnic “Other”, Edwin Mellen Press, Lewiston, New York 2007; Erdem, Y. Hakan, Osmanlıda Köleliğin Sonu;1800-1909, Kitap Yayınevi, İstanbul 2004; Fatma Aliye, “Türk-Osmanlı Ailesinde Cariye ve Hizmetçi”, sadeleştiren: Şevket Rado, Hayat Tarih Mecmuası, Yıl:13, Cilt:2, Sayı:12, Sıra:155, Aralık 1977, ss.10-14; Göksoy, İsmail Hakkı, Güneydoğu Asya’da Osmanlı-Türk Tesirleri, Fakülte Kitabevi, 2004 Isparta; Hooker, Virginia Matheson, A Short History of Malaysia: Linking East and West, Allen & Unwin, Australia 2003; Küçük, Yalçın, Sırlar, İthaki Yayınları, İstanbul 2004; Milner, A.C., “The Impact of the Turkish Revolution on Malaya”, Archipel, Volume 31, 1986. pp. 117-130; Mona, Abaza, Debates on Islam and Knowledge in Malaysia and Egypt: Shifting Worlds, Routledge Curzon, London 2002; Othman, Mohammad Redzuan, “Panislamcı Politika ve Siyasi Himaye: Malay Perspektifi Osmanlı Tepkisi, “Yayınlanmamış Makale Tercümesi; (“Pan-Islamic Appeal and Political Patronage: The Malay Perspective and the Ottoman Response”, Sejarah (Journal of the Department of History, University of Malaya), Kuala Lumpur, 1996, No:4, s.97-108. sayfalardan çeviren sayın Prof. Dr. İsmail Hakkı Göksoy’a teşekkürler; Ozay, Mehmet: Islamic Identity and Development: Studies of the Islamic Periphery, London and New York: Routledge, 1990; Özbaran, Salih, Bir Osmanlı Kimliği: 14.-17. Yüzyıllarda Rûm/Rûmi Aidiyet ve İmgeleri, Kitap Yayınevi, İstanbul 2004; Reid, Anthony “Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia”, JMBRAS, Vol. X, No. 3, December, 1969; Seljuk, Affan, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Malay-Endonezya Takımadalarındaki Müslüman Krallıklarla İlişkileri”, çev:İsmail Hakkı Göksoy, Türk Dünyası Araştırmaları, sayı: 94, İstanbul, Şubat 1995, ss.111-121; ŞEN, Ömer, “19. Yüzyılda Osmanlı Devletindeki Köle Ticaretinde Kafkasya Göçmenlerinin Rolü”, Dünü ve Bugünüyle Toplum ve Ekonomi, Sayı:6, İstanbul, Mayıs 1994, ss.171-183; Toledano, Ehud R., As if Silent and Absent: Bonds of Enslavement in the Islamic Middle East, Yale University Press, New Haven 2007; Uluçay, Çağatay, Harem II, TTK, Ankara 1992; Ünüvar, Safiye, Saray Hatıralarım, Timaş Yayınları, İstanbul 2009; Walch, Robert, “XVII. yüzyıl İstanbul’unda Harem”, çev. Aydın Filiz, Hayat Tarih Mecmuası, Kasım 1970, Yıl:6, Cilt:2, Sayı:10, Sıra:70, ss.46-49.

İdama mahkûm edilen Genelkurmay Başkanı



İlker Başbuğ'un mahkemece tutuklanması yazılı ve görsel basında 'İlk kez bir Genelkurmay Başkanı tutuklanıyor' yorumlarına yol açtı.

Ne var ki, 27 Mayıs darbesinde devrin Genelkurmay Başkanı yalnız tutuklanmakla kalmamış, idamla yargılanmış, hatta rütbesi orgenerallikten erliğe indirilerek bir askere yapılabilecek en ağır hakaretlerden birisine maruz bırakılmıştı.

26. Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'un "terör örgütü yöneticisi olmak ve darbeye teşebbüs" suçlamasıyla tutuklanması üzerine, yakın tarihimizin bu hicranlı sayfasını açmak ihtiyacını duydum.

Genelkurmay Başkanlığı'nın resmî internet sitesinde 10. Genelkurmay Başkanı olarak adı geçen Org. Rüştü Erdelhun hakkında her şey anlatılıyor da, nedense bir askeri darbeye muhatap olduğu es geçiliyor. "Genelkurmay Başkanlığı görevinden 3 Haziran 1960 tarihinde emekliye ayrılmıştır." Bu kadar. Bu kadar mı acaba?

Darbeye teşebbüsten tutuklanan İlker Başbuğ'un tam tersine, Rüştü Erdelhun'un suçu, darbeye katılmamak ve bütün gücüyle engellemeye çalışmaktı! 1960 yılında Genelkurmay Başkanı darbeye katılmadığı için tutuklanmıştı, bugün bir başka Genelkurmay Başkanı darbeye teşebbüsten tutuklanıyor. Yarım asırlık tarihimizin bundan daha çarpıcı bir tablosunu bulmak zordur.

Asker doğdum, Asker öleceğim

Rüştü Erdelhun 1894'te Edirne'de doğmuş, Nisan 1921'de İstiklal Savaşı'na katılmış, 23 Ağustos 1958'de atandığı Genelkurmay Başkanlığı görevine 27 Mayıs darbesine kadar devam etmiş. İngilizce, Fransızca ve Japonca bilen Erdelhun, başta İstiklal Madalyası olmak üzere çok sayıda nişan ve madalyayı göğsünde taşıyan bir asker. En dikkate değer özelliği (bir zamanlar en büyük suçuydu), askerin siyasete karışmaması gerektiğine olan inancıydı. Fevzi Çakmak ekolünden geliyordu. Buna göre asker askerliğini yapacak, siyaset sivillerin işi olacaktı. Siyasete soyunmak isteyen de üniformasını çıkaracaktı.

Org. Erdelhun 27 Mayıs'tan bir süre önce emrindeki askerlerin kaynaştığının farkına varmıştı varmasına ama bu denli kapsamlı bir hücre yapılanmasıyla kuşatıldığını öğrenememiş, var gücüyle yaklaşan darbenin önüne geçmeye uğraşmıştı. Nitekim Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nden Erdal Şen'in bulup "Yassıada'nın Karakutusu" adlı kitabında yayımladığı notlarında milletin manevî değerlerine olduğu kadar demokrasiye de saygı ve inancını vurgulayan satırlar şöyle:

"Parti mücadelesine ordu karışmamalı, tarafsız olmalı. Silahlı gruplar millet otoritesi ve esasına dayalı hükümet icraatlarına mani olmamalı. Silahlı Kuvvetler'in siyasete karıştırılmaması gerektiği bilinmelidir. Türkiye ve Türk milleti Müslüman'dır. Türk askerinin şiarı, devletin, hükümetin ve Genelkurmay'ın personeli olmasıdır. Ordunun görevleri hükümetin siyasetini temin ve ülkenin huzurunu temindir. Bir memlekette her şey kanun ve adaletle olacak. Ordu birkaç yüz mektep talebesinin veya sokak maiyetinin bir kahramanı olmayacaktır. Siyasete karışmayın. Ordu ancak hükümetin emrinde devletin nizamını korumaya memurdur."

İşte örnek bir Genelkurmay Başkanının tavrı. Garip olan, Erdelhun'un tam da bu bir askerin göstermesi gereken normal tavrı yüzünden darbecilerce hakaretlere uğramış ve idama mahkûm edilmiş olmasıdır.


Darbecilerden Sıtkı Ulay anılarında Erdelhun'la görüşmesinde beraberce Başbakan'a gidip onu istifaya davet etmeyi teklif ettiğini yazar. Genelkurmay Başkanı Erdelhun buna, "Ben asker olarak doğdum, asker olarak öleceğim. Politikadan anlamam ve karışmam. Bunu bana başka birisi söyleseydi tutuklardım." diye sert bir tepki göstermiştir.

Erdelhun aynı gün Ankara garnizonundaki bütün subay ve generalleri toplayıp sert bir dille uyarmış ve sokağa dökülenler olursa bunları kendi elleriyle öldüreceği tehdidinde bulunmuştu. Darbeden 10 gün önce yaptığı bu konuşmada subaylara Türk ordusunun demokrat bir rejimin ordusu olduğunu ve hükümette DP'nin mi, yoksa CHP'nin mi olduğunun kendilerini ilgilendirmediğini söylemiştir.

Ayak sesleri duyulan darbeyi engellemek için çırpınan bir Genelkurmay Başkanı vardır karşımızda. Nitekim Erdelhun bizzat İstanbul'a koşup Sıkıyönetim Komutanı'nı bir tarafa itmiş ve olaylara el koymuş, bu yüzden darbecilerin gözünde itibarını yitirmiştir. Beklenen sona hızla yaklaşılmaktadır.

Harp Okulu öğrencilerinin 21 Mayıs yürüyüşünü güç bela durduran Erdelhun, Başbakanlık'a çağrılır. Bayar, Menderes, Erdelhun ve Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes'in yaptıkları toplantıda Başbakan, öğrencilere sert davranılmaması gerektiği uyarısında bulunur.

26 Mayıs sabahı da boş durmaz Genelkurmay Başkanı. Ordusu için için kaynamakta ama o, bu seli durdurmak için çaresizce çırpınmaktadır. Generallerini toplayıp ihtilale katılmamaları konusunda uyarır. Hatta tehdit eder. Darbeden önceki son gün öğleden sonra da isyanı teskin çabalarına devam eder. Yüksek rütbeli subayları MSB Sinema salonunda toplayıp bir darbeye karşı olduğunu açıkça bildirir. Darbenin ülkeyi bir felakete sürükleyeceğini, kulağına böyle söylentiler geldiğini, buna teşebbüs edenler olursa çekinmeden vuracağını söyler. Hatta darbenin engellenmesi için civarda bulunan bazı birlikleri Ankara'ya kaydırmayı bile planlar.

Nereden nereye

Bu sırada da Menderes ve Bayar'a ordunun kontrol altında olduğunu, endişeye mahal bulunmadığını söylemektedir ama endişe etmesi gerekenlerden birinin de kendisi olduğunu ne yazık ki o sırada bilmemektedir. Darbeciler artık Genelkurmay başkanlarını da devirmeye karar vermişlerdir.

27 Mayıs günü ilk tutuklananlardan biri de Genelkurmay Başkanı olur. 3 Haziran günü orgenerallikten erliğe tenzil-i rütbe ettirilir ve Yassıada'ya postalanıp idamla yargılanacaklar arasına katılır. Nihayet 15 idam kararı çıkar ama aralarındaki tek Demokrat Partili olmayan isim, bir generaldir: Rüştü Erdelhun. O da diğerleri gibi elleri kelepçelenerek İmralı'ya götürülür ve ölüm hücresine konulur. Sessizce kaderini beklemektedir. İdamlar gerçekleştikten sonra affedildikleri bildirilir ve Kayseri Hapishanesi'ndeki çile günleri başlar. 9 Kasım 1983 günü vefat edene kadar da çekildiği köşesinden Türkiye'nin nereden nereye geldiğini izlemekle yetinmiştir.

Darbeye katılmamanın suç olduğu bir dönemden teşebbüs edenlerin yargılandığı günlere geldik. Türkiye bu dönüşümü iyi yorumlamalı.

Mustafa Armağan
(Zaman, 08.01.2012)

23 Aralık 2011 Cuma

Türkler ve İbadet


Bartholomaeus Georgievic 16 yaşlarında bir delikanlı iken Mohaç seferi (29 Ağustos 1526) esnasında Türkler tarafından esir alınmış ve 13 yıl Türklerin esaretinde kalmıştır. Kurtulduktan sonra Avrupa'da Türklerle ilgili yayınlar yapmıştır. Kitabından bir parça;

...Türklerin, büyük masraflarla inşa edilen muhteşem ibadethaneleri vardır. Türkler kendi dillerinde buna "Mescit" demektedirler. Bu ibadethanelerin içinde hiç resim yoktur, sadece Arapça olan şu yazıyı gördüm: "La illah ilellah, Mehemmet İrretsul Allah, tanre bir peygamber hak" Bunun karşılığı şudur; Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur, Mehemmed onun elçisidir, Yaratan tek ve peygamberler eşittir. (Yazar manaları birbirine karıştırmış ve bazı yazıları okuyamammıştır)....

İbadethanenin yanında şaşırtıcı yükseklikte bir kule vardır. İbadet vakti geldiğinde kuleye onların imamları çıkar ve parmaklarıyla kulaklarını tıkayarak yüksek sesle "Allah Hecber" sözünü üç defa tekrar eder. Bunun anlamı tanrı tektir, gerçektir. Bunu duyanlar, eşrafdan olsun, avare avare dolaşanlar olsun, ibadetten yükümlü olan herkes bir araya gelirler. İmam kuleden aşağa iner ve onlarla birlikte dua eder. Bunu, vazifesi gereği günde beş defa gündüz v gece boyunca yapması gerekir.

Dua etmesi gereken herkes ellerini ayaklarını ve ayıp yerlerini yıkar. Sonra da üç defa başlarınıa su sıçratırlar ve şu sözleri söylerler; "Elhemdulillahi". Anlamı; Allah'a hamd olsun. Sonra ayakkabılarını -buna paşmak derler - çıkarırlar ve ibadethanenin kapısının önünde bırakıp içeri girerler. Bazıları yalınayak bazıları da temiz ayakkabılarıyla girerler. Buna "mes" denilmektedir. Bunlarla (kirli) yere basmamaktadırlar.

Kadınlar hiçbir zaman erkeklerle biraraya gelmezler. Erkeklerin onları görüp duyamayacağı, kendilerine özel yerleri vardır. Kadınlar ibadethaneye çok ender giderler; mesela Paskalya (bayram) ve "Cuma günü"...

Kaynak; Bartholomaeus Georgievic'in Türkler Hakkındaki "De turcarum Ritu Et Cearmoniis" (1544) Adlı Yazısı ve Türkçe Tercümesi N. Melek AKSULU BELLETEN, 216, Cilt: LVI - Sayı: 216 - Yıl: 1992 Ağustos(a.s)

Dersim Katliamının Belgesi


"Resmî belge, henüz Başbakan açıklamadan iki yıl önce ilk kez NTV Tarih Aralık 2009 sayısında yayınlanmıştır. Aralık 2011 sayımızda da belgenin detayı tekrar kullanılmıştır. Detaylı bilgi bu sayımızdadır."

NTV Tarih

Bir paşa öldürdü, İstiklal Mahkemesi'ne başkan oldu!


(İskilipli Atıf Hoca'nın eşine idamından 40 gün kadar önce yazdığı
son mektup: "İnşaallah yakın zamanda kavuşuruz. Size bir sepet elma gönderdim." diyor.)

Gazetelerde bir haber: "Hatay'ı Fransızlardan 7 milyon franga satın aldık." Haydi bakalım gelsin yorumlar: "Vay canına, demek ki yakın tarih bilgilerimiz külliyen yalanmış. Biz de Hatay'ı bileğimizin hakkıyla kurtardığımızı zannediyorduk. Meğer neymiş?" Körlerin fili tarifinden farkı yok bunun. Eline 'belge' geçiren ortalığa fırlayıp basıyor manşeti. Gerçek kimin umurunda? Ama gerçeğin birilerinin umurunda olması lazım. Jose Saramago'nun "Körlük" adlı romanındaki gibi çoğunluğun kör olduğu bir yerde birilerinin gördüklerini söylemesi şart.. Hadi ben dahasını söyleyeyim: Fransızlara verdiğimiz para 7 milyon frank değil, tam 35 milyon franktı! Ancak kimse Fransa'ya verilen bu paranın mahiyetini sormuyor.

Ben sordum. 'Hatay uzmanı' denilince akla ilk gelen isim olan Mehmet Tekin, Fransa'ya üç taksitte ödenen 35 milyon frangın Hatay'ın satış bedeli olmadığını, bunun oradaki Fransız yatırım ve tesislerinin karşılığı olarak ödendiğini söyledi. Tekin'e göre ilk taksitte 3 milyon frank ödenmiş, arkasında 25 milyon franklık bir ödeme gerçekleştirilmiş. Son taksit 7 milyon franktır ki, gazetecimizin bulduğu belge de bununla ilgilidir.

Türkiye'de tarih neden bu kadar gazetelere düşüyor? Tarihçiler arasındaki teknik bir tartışma olarak kalması gerekirken, neredeyse bütün kamuoyunun tarihî konularla bu denli ilgili olması tuhaf gerçekten de.

Bunun açıklamasını ben tarihin yıllarca bastırılmasında görüyorum. Kemalist tarihin efendi anlatı olarak topluma dayatıldığı uzun bir tek eksenli tarih eğitiminden günün birinde nasıl olsa çıkacaktık. Bu çıkış, 1950'lerde ümit verici gelişmeler gösterdi. Yasak olan hatırat yayınlamak serbest hale geldi. Ali Fuat Cebesoy gibi Atatürk'ün en yakın arkadaşlarından biri bile "Milli Mücadele Hâtıraları"nı ancak Demokrat Parti döneminde yayınlatabildi. Turgut Özal döneminde beliren rahatlama ikinci adım oldu. 28 Şubat postmodern darbesi Kemalist (yoksa "Kamalist" mi demeliydik?) tarihi diriltmeye yönelik son çabalayıştı.

Artık Post-Kemalist dönem başlamıştır ve bu dönemin en çarpıcı simgesi, Dersim katliamının kamuoyunun önüne serilmesi ve gözlerin Tek Parti döneminin karanlıklarını daha iyi görmeye başlamasıdır.

Yaşadığımız olay, "bastırılanın geri dönüşü"dür ve bu sürecin henüz başlarında bulunuyoruz. Arkası gelecek. Birilerinin korkuları bundandır. Bu süreçte İstiklal Mahkemesi'nin başına cinayet işleyen birinin getirildiğini de tartışarak öğreneceğiz.

Meclis'te cümle alemin gözü önünde Deli Halid Paşa'yı vuran, bunu da mahkemede itiraf eden ama nasılsa beraat ettirilen Kel Ali, sadece bir yıl sonra İstiklal Mahkemesi'ne üstelik "Başkan" atanmıştı. Katillerin hakimlik yaptığı bir dönemdi o.

İşte o sözde hâkimin torunu Osman Paksüt tartışmalar üzerine bir açıklama yapmış: Güya İskilipli Atıf Hoca şapka kanununa muhalefetten değil de, vaktiyle Teali-i İslam Cemiyeti'nin yayınladığı Milli Mücadele aleyhtarı beyannameye imza attığı için idam edilmiş.

Hukuk, delil demektir. Açarsınız en önemli hukukî belgeler olan iddianame ve kararı, görürsünüz neden idam edildiğini. Diyeceksiniz ki, İstiklal Mahkemeleri'nin arşivi henüz açılmadı. Evet, henüz açılmadı ama bundan 18 yıl önce, 1993'te İşaret Yayınları İstiklal Mahkemesi tutanaklarını bastırdı. Hem de Osmanlıca orijinaliyle birlikte.
İskilipli Atıf Hoca mahkeme sırasında Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya (hani şu Afyon'da heykeli yapılan 'kahraman') ve diğer heyet üyelerinin yönelttiği suçlamaları sırasıyla çürütürken, laf dönüp dolaşıp Teali-i İslam Cemiyeti'nin bildirisine geliyor. Atıf Hoca bildiriyi imzalamadığını ve imzalayan arkadaşlarını ikna etmek için nasıl çaba sarf ettiğini anlatırken, kendisinden bunu ispat etmesi isteniyor. O da belgeyi sunuyor. "Vakit" gazetesinin 1034. sayısında yayınlanmış bir tekzibname, yani yalanlama haberi. İskilipli, bu kesin delille mahkeme heyetinin iddiasını çürütmüş oluyor.

Hoca'ya illa bir suç yakıştırmak isteyen mahkeme heyeti ne yapıyor biliyor musunuz? Onu salondan attırıyor! Başkanın şu sözleri gayet manidardır: "Sus! Bizi çileden çıkarma!"

İşte İstiklal Mahkemesi'nin adaleti... Bir de karar metnine bakmaya ne dersiniz?

Kararda Atıf Efendi'nin TC'nin yenilik ve ilerlemeye doğru attığı adımlara engel olmak ve halkı isyan ve irticaya teşvik etmek kastıyla 1924 sonlarında "Frenk Mukallitliği ve Şapka" adlı kitabı yayınladığı, 1925 tarihli Şapka kanunundan sonra isyan çıkan bölgelerdeki aramalarda kitabın bulunduğu ve eserin masum halkın fikirlerini iğfal ve isyanın çıkışında etkili olduğu belirtildikten, yani asıl suçlama şapka üzerinden yapıldıktan sonra buna 'zoraki bir yorum' ekleniyor.

Bu yorumda Hoca'nın daha 1909'dan itibaren karıştığı olaylar zikrediliyor ve inkâr etmesine rağmen bildiride imzası olduğu iddia ediliyor ama bundan dolayı suçlanmıyor. Bu husus, şapka hakkındaki kitabından dolayı suçlandıktan sonra onun zaten eskiden de bu işlere müsait bir şahıs olduğu iddiasını destekleyici bir yorum şeklinde karşımıza çıkıyor

Nitekim idam cezası, TCK'nun 55. maddesi gereğince anayasayı tamamen veya kısmen değiştirmeye cebren teşebbüsten veriliyor (s. 291). Anayasayı değiştirecek ne gibi bir eylemde bulunduğu meselesi bir yana (altı üstü bir kitap yazmıştır), kararda Atıf Hoca için vatana ihanetten bahsedilmemesi de idamın doğrudan doğruya kitabının şapkayı protesto edenleri, onların deyişiyle irticayı tahrik ettiğinden dolayı verildiğini ortaya koymakta. Asıl vatana ihanet suçlaması Babaeski Müftüsü Ali Rıza Hoca için yapılmıştır ve karar metni dikkatle okunmadığı için birbirine karıştırılmıştır.

Zaten beraber asıldıkları merhum Ali Rıza Hoca ile Atıf Efendi'yi kader adeta birbirine bağlamıştır. Mesela kendisi de aynı mahkemede yargılanan Tahirü'l-Mevlevi'nin tanıklığından anlıyoruz ki, rüyasında Peygamber Efendimiz'i (sav) gören ve savunmasını onun uyarısı üzerine yapmayan kişi Ali Rıza Hoca olduğu halde, bu tavır İskilipli Atıf Hoca'ya yakıştırılagelmiştir.

3 Şubat 1926 sabahı Ankara'da, Meclis'in önünden geçenler dilini yutmuş bir kalabalığa rastlayacak ve merak edip baktıklarında beyazlar içindeki iki cesedin sehpalarda sallandığını göreceklerdi. Uzun boylusunun Atıf Hoca olduğunu sadece bilenler bilecekti.

Mustafa Armağan
(Zaman, 11.12.2011)

Misyonerlerin Vakıf Avı


(Antep (Ayıntap) Protestan Okulu)

İkinci Meşrutiyet sonrası, İttihat ve Terakki hükümeti zamanında ortaya çıkan uygulamalardan birisi de misyonerlere mülk satışının ve devrinin serbest bırakılması idi. Bu satışlarla ilgili en çok infial uyandıran konuların başında da Amerikalı misyonerlerin bazı vakıf arazilerini satın almasına ya da uzun süreli kiralamasına karşı, Meşrutiyet sonrası yönetimin hiç ses çıkarmaması, hatta açıkça vakıf arazilerinin satışına ya da kiralanmasına bile bile izin vermesi gelir.

Bu hususta ilk örneklerden birisi İstanbul’da yaşanmıştı. İstanbul Rumelihisarı’nda Bebek Kayalar semtinde Robert Kolej’e bitişik Reisülküttap Mustafa Efendi Vakfı’na ait yirmi bin sekiz yüz yetmiş zira tarla; Amerikalı Dr. Caleb F. Gates tarafından satın alınarak, 23 Nisan 1911’de Robert Kolej’e verilmiş ve bu tapu İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından da tasdik edilmişti.

Reisülküttap Mustafa Efendi Vakfı; Sultan Birinci Mahmud devri reisülküttaplarından Mustafa Efendi’nin İstanbul Langa’da Hacı Ferhad Mahallesi’nde yaptırdığı Darü’l-Hadis ve muallim mektebini yaşatmak için kurduğu büyük ve önemli bir vakıftı.

Kitaba da çok düşkün olan Mustafa Efendi, bütün kitaplarını bu vakfa bağışlamış, hatta bir kütüphane açmaya niyetlendiyse de buna ömrü yetmemiş, 1749 yılında vefat etmişti.

Ancak Mustafa Efendi, ölmeden önce yaptırmayı düşündüğü bu kütüphanenin iki dersiam, bir şeyhü’l-kurra ve iki hafız-ı kütüpten oluşan kadrosunu hazırlamış, hatta bunları geçici olarak Valide ve Mahmud Paşa Camilerinde vazifeye bile başlatmıştı. Mustafa Efendi’nin oğlu, Sultan Üçüncü Selim devri şeyhülislâmlarından Mustafa Âşir Efendi; babasının bu arzusunu yerine getirmek için onun ölümünden tam 51 yıl sonra belirtilen yerde bir kütüphane binası yaptırmış ve kendi adıyla anılan “Mustafa Âşir Efendi Kütüphanesi”ni kurmuştu. Bu kütüphane sadece okuyucu ve araştırıcılara hizmet vermemiş, devrin önemli âlimlerinin hatt ve kıraat derslerine de ev sahipliği yapmıştı.

Vakfın, İstanbul ve Kastamonu’da Reisülküttap Mustafa Efendi ile zevcesi Emine Hanım, oğulları Abdürrezzak Paşa, Şeyhülislâm Mustafa Âşir Efendi, Hacı Mehmed Hafid Efendi ve kızı Hâfize Hanım ile aileden Mekke Kadısı Giridî Hacı Ahmed Efendi taraflarından vakfedilmiş çok miktarda geliri vardı.

1919 sonlarında, Mütareke döneminde vakfa ait bir dükkân karakol olarak kullanılmak üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğü 3. Şubesi tarafından kira bile verilmeden işgal edilmişti. Bunun üzerine hem Vakıflar Müdürlüğü, hem de vakfın mütevellisi Mustafa Kâmi Efendi bu konuda ya karakolu oradan çıkartmak ya da kira alabilmek için Hükümet nezdinde girişimlerde bulunmuşlardı. Hükümet ise ancak 25 Nisan 1921’de, yaklaşık iki yıl sonra karakolun kirasını ödemeye karar vermişti. Kısacası vakıf Amerikalılara satıldığında sahipsiz kalmıştı.

Merzifon’da Misyonerler
Vakıflarla ilgili benzer gelişmeler Merzifon, Konya, İzmit-Bahçecik ve Maraş’ta da yaşanmıştı. Merzifon’da 1855’te personelinin maaşını ödeyemediği gerekçesi ile Çelebi Sultan Mehmed Han Vakfı Mütevellisi vakfa ait üç hamamı satmıştı. Ardından Merzifon merkezde olan, Çelebi Mehmed eseri iki cami, bir medrese ve Devlet Hatun Zaviyesi’nin masraflarını karşılayan vakıf yeniden zor durumda kalmıştı. Bu kez de vakfın küçük bir kısmı komşu arsanın sahibi Ermeni Manil’e satılmış, ondan da kızı Serpohi’ye miras kalmıştı.

Ekim 1869’da Serpohi bu mülkü Amerikan Papaz Okulu yapmak üzere Merzifon’a gelen Amerikalı misyonerlere satmak istemişti. Ancak devlet burasının bir bölümünün vakıf olduğunu satış sırasında öğrenmiş ve buranın yıllık 300 kuruş kira ile American Board Misyonerlik Örgütü adına arsayı satın almaya gelen ve daha sonra Robert Kolej’in kurucusu olan Cyrus Hamlin’e -üzerine bir mektep yapmak üzere- uzun süreli olarak kiralanmasına karar verilmişti. Buraya yapılacak üç katlı kâgir okul binasının uzunluğu ve eni 31,5 metre ve yüksekliği de 15 metreyi geçmeyecekti.

Sultan İkinci Abdülhamid her zaman Merzifon’daki Amerikan misyonerlik faaliyetlerini engellemek istemiştir. Özellikle kolejin 1894-1896 Ermeni olaylarındaki önemli rolü sultanı daha çok kızdırmıştı. Kolej öğretmenlerinden Tomayan ve Kayayan tutuklanmış, kolej binası halk tarafından yakılmıştı. Sultan, 19 Nisan 1895 tarihli bir iradesinde hükümetten acilen “Merzifon’daki Amerikan Mektebi’nin hangi zatın zamanında ve kimin ruhsatıyla açılmış olduğunun, ne kadar öğrencisi bulunduğunun, okulda Müslüman talebe olup olmadığının, varsa miktarının ne kadar olduğunun” araştırılarak arzını istiyordu.

Sultan, kolejin özellikle Ermeni komitacılar yetiştirmekte olduğu konusundaki istihbaratları çok ciddiye almış, bunun için kolejin yanına bir karakol yapılmış ve maarif müfettişlerince kolej sürekli teftiş edilmişti. Bu arada gümrük görevlilerinden de Merzifon Amerikan Koleji’ne gelen eşya, yazı ve kitapların daha sıkı bir şekilde kontrol edilmesi talep edilmiş, kolejde olup bitenlerle ilgili, bazı öğrencilerden muhbir olarak yararlanılmak istenmiştir. Ayrıca 19 Temmuz 1904’te Merzifon’daki Amerikan Koleji’nin Merzifon ve çevresine yönelik zararlı etkilerini sınırlandırmak için Merzifon’da bir idadi mektebi (lise) açma kararı alınmıştı.

Bu arada kolejin mülk alma girişimleri İkinci Abdülhamid Han devrinde de devam etmiş, Temmuz 1893’te Merzifon’da okul öğretmenlerinden Papaz Dr. Malcome’un tasarrufunda bulunan arsanın Amerikan Misyonerleri Mektebi namına satış muamelesine, mahzurlarından dolayı izin verilmemişti. Aralık 1899 sonrasındaki bütün teşebbüslere rağmen Merzifon Amerikan Mektebi’ne bitişik, üç Müslüman kadına ait olan arazi, “bu arazinin sonradan mektebe satılarak genişletileceği endişesiyle” alıcısı olan Ermeni Katolik cemaatinden Bedrosyan Agop’a satılmamıştır.

Misyoner Dostu Meşrutiyet Devri
İkinci Meşrutiyet sonrası durum misyonerlerin lehine değişmişti. Merzifon’da Çelebi Sultan Mehmed Han Vakfı’na ait olarak misyonerlerce kullanılan arazinin büyük kısmı Amerikalı Misyoner Charles Johns tarafından kiralanarak hastane yapılmak üzere 18 Ocak 1911’de American Board’a verilmiş ve bu sözleşme İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından da hemen onaylanmıştı. Misyoner Charles Johns’un ilk olarak 5 Ocak 1911’de Merzifon Çelebi Sultan Mehmed Han Vakfı’nın mutasarrıf olduğu mahalde American Board Misyonerler Şirketi adına hastane inşası için ruhsat talebi olmuş, bu talep 13 gün sonra Bakanlar Kurulu’nun olur kararı ile hızlı bir şekilde neticelendirilmişti. Bundan sonra 18 Ocak 1911’de Bakanlar Kurulu tarafından ikinci bir ruhsat verilerek bu kez; Merzifon Çelebi Sultan Mehmed Han Vakfı’na ait 19 dönüm (11.472 metrekare) iki adet tarlanın kira ile Charles Johns’a tahsisi yapılmıştı. Misyonerler verdikleri dilekçede 19 dönümlük bu geniş arazinin 945 metrekaresini hastane inşası için kullanacaklarını, kalan yerlerin bir kısmının ihtiyaçlarına yetmeyen yetimhanenin, Kız Okulu’nun, Hayat Mektebi’nin ve hasta muayene odalarının yeniden yapımında kullanılacağını belirtmişlerdir.

Ayrıca artan araziyi de hastanenin bahçesi olarak kullanacaklarını ve arsanın etrafını da duvarla çevireceklerini vurgulamışlardır. Bir de kendilerinden emlak vergisi alınmamasını, buna karşılık 55.000 kuruş kıymetindeki 17 dönümlük bölümün binde onu (10/1000) oranında vakıf kirasını muntazaman ödeyeceklerini bildirmişlerdi. 18 Ocak 1911 tarihli Bakanlar Kurulu kararı; bir başka deyişle Sadrazamın mührünün, Şeyhülislam ile Adliye, Hariciye, Evkaf, Bahriye, Maarif ve Ticaret Nazırlarının imzalarının olduğu bir kararla bu ecdat yadigârı vakıf da Amerikalı misyonerlere kiralanmıştı. İşin acı yanı, devlet yöneticilerinin bu kararı, maalesef buranın vakıf olduğunu bile bile almış olmalarıdır. Ayrıca Merzifon Amerikan Koleji öğretmenleri için lojman yapılmasına izin verilen 62.000 kuruş değerindeki 13,5 dönümlük daha kıymetli kalan bölümden de vakfa 10/1000 nispetinde kira alınması söz konusu olmuş, ancak buradaki Amerikalı öğretmenlerden kurumun kira almaması sebebiyle, -eğitime destek için- hükümet bundan vazgeçmiştir.

Amasya’da valilik yapan Çelebi Sultan Mehmed, 1411 yılında Medrese Önü Camii diye bilinen, Selçuklu geleneğine uygun, ahşap sütunlu bir cami yaptırmış, yine aynı yıl onun emriyle caminin kuzeyine bir de medrese inşa edilmişti. Çelebi Mehmed, Merzifon’daki bazı büyük mülkleri de cami ve medresenin asırlarca hizmet vermesi için vakfetmişti.

Vakfın bir başka vazifesi de Merzifon ve Tokat’ta bulunan bağ ve bahçelerin sulanması idi. Vakıf asırlarca bu konuda hizmet vermiş, hatta Merzifon’daki Piri Baba Dergâhı’nın tarlalarına da bu vakfın hayratından su verilmişti. Ancak vakıf gittikçe çalışamaz hâle gelmişti. 1893’te Merzifon’da Ermeni isyanı sebebi ile 4. Redif Taburu burada tutulmuş ve bu askerler başta cami olmak üzere Çelebi Mehmed Han Vakfı’na yerleştirilmişlerdi. 1899’da bölgeyi teftişe gelen Şakir Paşa’nın 30 Mayıs 1899 tarihinde Mabeyne, Merzifon Kaymakamına, Amasya Mutasarrıfına, Evkaf Müdüriyetine yeniden ihyası için acil notu ile yazdığına göre bu sırada vakfın “bir bölümü askeriyenin işgalinde ve bir bölümü de harap vaziyette” idi. Şakir Paşa, vazifelilerden Merzifon’da asker işgalinde ve harap vaziyette bulunan Çelebi Mehmed Vakfı ile iki caminin bir an önce tamirini ve yenilenmesini talep etmişti. Misyonerler de bu harap durumdan istifade ederek burayı işgal etmeyi başarmışlardı.

Konya’da Mevlana Vakfı’nın Başına Gelenler
Konya’da ise Halep Mevlevihanesi eski şeyhi Amil Çelebi’nin oğlu Tahir Çelebi ve damadı Ferid Efendi, Hz. Mevlana sülalesine ait bir vakıf malını misyonerlere satmıştı. Osmanlı Devleti asırlarca Hz. Mevlana ve Mevlevîlikle ilgili kurulan vakıflar ve yapılan temliklere ayrıcalık tanıyarak, bu taşınmazların tamamına “Celâliye Vakıfları” adını vermişti. Altı asırlık Osmanlı devrinde dördü “guzât” ve dördü de “eizze” olmak üzere sadece sekiz mübarek şahsiyet adına kurulan vakıflardan biri de Hz. Mevlâna adına kurulmuştur. Müstesna evkaf olarak vasıflandırılan bu vakıflar; hükümetin ve evkaf idarelerinin müdahalesi olmadan, doğrudan doğruya hususî mütevellileri tarafından serbestçe idare ediliyorlardı.

Eizze vakıfları; manevi yönden toplum üzerinde geniş nüfuza sahip, yetişkinlerin eğitiminde tekke ve zaviyeler yoluyla müessir rol oynayan, Mevlâna Celâleddin-i Rumî gibi din ve tarikat büyüklerine tahsis edilmiş toprakların veya bu kişi ve ahfadının özel mülkleri olan gayrimenkullerin vakıflaştırılması suretiyle ortaya çıkıyordu. Bunlardan Abdulkadir-i Geylani Hazretlerinin Vakfı Bağdat ve Musul; Hz. Mevlâna Celâleddin Vakfı Konya ve çevresi; Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerinin Vakfı Ankara ve Kırşehir; Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin Vakfı ise Ankara-Konya arasında bulunuyordu.

İşte Çelebi ailesinin misyonerlere sattığı arazi böyle bir arazi idi. Meram Yeniyol’da Yüksek Mezarlık mevkiinde bulunan bu 10 dönümlük araziyi Mayıs 1911’de fiyatının nerede ise iki katına o günlerde Konya’da bir Amerikan Hastahanesi kurmuş olan Amerikalı misyoner D. William Dodd satın almıştı. Ancak başta Konya Babalık Gazetesi olmak üzere halkın tepkisi karşısında kendilerinin, arsalarını Kayserili Lazari Usta’ya, onun da Amerikalı misyonerlere sattığını ileri sürmüşlerdi. Ancak gariban Lazari Usta’nın bu çok pahalı -bedelinin iki katına- satılan arsaları alacak parayı nereden ve kimlerden bulduğunu bir türlü açıklayamamışlardı. Âmil Çelebi ailesi ise bu satışa gerekçe olarak, çektikleri “rızık sıkıntısını” göstermişti.
Halep Mevlevihanesi postnişini olarak refah içinde yaşayan Çelebi Efendi, “Mevlevihane’nin akarını çarçur ettiği ve kendi çıkarına kullandığı” suçlaması ile uzun araştırmalardan sonra 31 Ocak 1906’da pek de alışılagelmedik bir uygulama ve gerekçe ile görevinden azledilmişti. Sultan İkinci Abdülhamid onun “malî sıkıntı çektiği” gerekçesi ile görevine iade talebini de ısrarla reddetmişti.

İkinci Meşrutiyet sonrasında Çelebi, yeni iktidardan da benzer isteğini sürdürmüş, ancak Halep’ten gelen tepkiler ve önceki dosyası nedeni ile onun bu isteği birçok kez reddedilmişti. Daha sonra Konya’daki Postnişin Abdülhalim Efendi’nin azli ve yerine Veled Çelebi’nin tayini ile şartlar aniden değişmişti. Çünkü yeni postnişin Veled Çelebi; Konya’da kendine olan tepkileri azaltmak ve postnişinler arasında sevilen bir kişi olan Âmil Çelebi’nin desteğini alabilmek için -hakkındaki bütün delil ve iddiaları bir kenara bırakarak- İstanbul’a “Âmil Çelebi’nin güzel evsaf ve ahlakından bahisle Meclis-i A‘yan azalığına yahut münasip bir memuriyete tayini hakkında” Konya eşrafına ve bazı çelebilere de imzalattığı bir yazı göndermişti. Bunun üzerine Nisan 1911’de tekrar eski görevine tayin edilmiş, ancak Halep’teki postnişin Şeyh Sadeddin Efendi ona bu görevi Veled Çelebi’nin çektiği sert bir telgraftan sonra devretmişti.

İzmit-Bahçecik’te Kanadalı olduğu için İngiliz vatandaşı da olan American Board temsilcisi ve “Bardezag High School” adlı meşhur okulun müdürü, Y. M. C. A.’nın Türkiye’deki ilk genel sekreteri Lawson P. Chambers’in babası Robert Chambers, Bahçecik kasabasında Halil Paşa Vakfı’ndan daha önce gayrı resmi olarak satın aldığı dut bahçesini 18 Haziran 1907’de ipek üretimi için “böcekhaneye” çevirmek istemiş, kendisine bu izin verilmemiş, konunun araştırılacağı söylenmişti. Böylece iş sürüncemeye bırakılmıştı. Ancak diğer vakıflarla ilgili bu gelişmeleri duyan Chambers 9 Nisan 1913’te konu ile ilgili yeniden Osmanlı Hükümeti’ne müracaat etmişti. Bu kez cevap jet hızı ile gelmişti. 20 Nisan 1913’te Osmanlı Hükümeti, ipekhanenin çalışma düzeni ile ilgili bazı özel şartlar koyarak Chambers’in isteğini olumlu karşılamıştı. Böylece Bahçecik’teki Halil Paşa Vakfı da resmen Amerikalı misyonerler tarafından ele geçirilmişti.

Vezir-i Azam Halil Paşa adına yapılan ve daha sonra Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdai Vakfı’na ilhak edilen bu vakfın Bahçecik’teki bağları 1857’de aynı köyde yaşayan Atinos oğlu Ohannes adlı gayrimüslime geçmiş , muhtemelen de onun varislerinden gayrı resmî olarak misyoner Chambers tarafından satın alınmıştı.

Maraş’ta da Dulkadiroğulları hükümdarlarından Alâeddin Devle Bey adına yaptırılan ve Alaüddevle Cami-i Kebiri , Beğtuniye Camii ve Medresesi , İklime Hatun Mescidi , Taş Medrese , Nebeviye İmareti ve Medresesi, Mektûbe Medresesi Seyyid Mazlum Zaviyesi gibi Kahramanmaraş’ın kültür tarihi açısından temel taşı olan birçok cami, medrese ve zaviyenin bânîsi Alâeddin Devle Vakfı’na ait ve Maraş Amerikan Kız Mektebi’ne bitişik büyük bir vakıf arazisi ve konak önce Maraş Amerikan Kız Koleji’nin İngiliz Müdürü Misyoner Mekalim tarafından eski Maraş Mutasarrıfı Dede Paşa’dan satın alınmıştı. Dede Paşa Konağı Eylül 1899’larda bir süre Maraş Amerikan Mektebi’nin yetim öğrencileri için yurt olarak kullanılmış, Sultan İkinci Abdülhamid kolejin akıbetini yakından izlemişti.

Fakat İkinci Meşrutiyet sonrası durum değişmiş, konak ve geniş arazisi 2 Aralık 1913’te üzerinde Amerikan Kız Koleji için “bir musiki binası inşası” izni ile birlikte American Board Misyonerlik Örgütü’ne devredilmişti. Böylece asırlar önce Dulkadiroğulları hükümdarlarından Alâeddin Devle Bey adına yaptırılan çok önemli bir vakıf American Board Misyonerlik Örgütü’ne peşkeş çekilmişti.

Ahmet Uçar
(Yedikıta Dergisi, 40. Sayı, Aralık 2011)

Kaynaklar: BOA, BEO. 1240/ 92933, 3885/291358; 2378/178348; 1624/121750, 2753/206453, 3856/289178, 3875/ 290578, 3080/230965, 4163/312185; İ.HR. 425/ 1329/R-08; C.MF. 6/281, 35/1279, 140/6966, 150/7494, 180/8959, 253/12863; EV.HMH.d. 8532; EV.HMH.d. 8144, 8225, 8273, 8274, 8532, 8725; HAT. 1414/ 57765; DH.HMŞ. 32/13; 31/38, 4/1-22; DH.İ.UM. 6/2- 35; İ.DUİT. 113/60; İ.HUS. 36/ 1312/L-066; Y.PRK.BŞK. 60/121; A.MKT.MHM. 22/50, 662/34; DH.TMIK.M. 79/19, 101/50, 113/63; 123/17, 128/37; MF.MKT. 465/6, 105/29; ŞD. 86/19, 380/1, 461/24, 1806/24; İ.MMS. 135/ 1329/M-16, 172/ 1331/Z-13; DH.İD. 123/3, 160- 2/4, 163/33, 43-2/ 27; A. MKT. UM. 377/54; Y.EE. 134/18; C.EV. 52/2586, 142/7054, 281/14322, 10/470, 107/5313; HR. MKT. 217/86; İE. EV. 31/3616, 48/5296; İ. ML. 93/ 1331//Ca-07; DH.MUİ. 119/46; Y.MTV. 289/185; Gülbadi Alan, Amerikan Board’ın Merzifon’daki Faaliyetleri ve Anadolu Koleji, Ankara 2008; Sadi Bayram “ Merzifon Çelebi Mehmed Vakfı Üzerine Bazı Belgeler”, Prof. Dr. Hatice Örcün Barışta’ya Armağan, Ankara 2009; Nazif Öztürk, Menşe’i ve Tarihî Gelişimi Açısından Vakıflar, Ankara 1983; Sadi Bayram “Çelebi Mehmed Vakfı Arazisi Üzerine Kurulan Merzifon Anatolian Koleji ve Hastaneye Ait Bazı Belgeler”; “Yine Protestan Hastahanesi”, Babalık Gazetesi, No: 44, 2 Haziran 1327; İsmail Erünsal “Âşir Efendi Kütüphanesi”, DİA, 4, s.8; İstanbul 1991.